27 Ocak 2020 Pazartesi Saat:
18:55
25-09-2019
  

Hz. Hüseyin'in Başı ve Rahip

"Peki, bu baş kime ait?" diye sordu, "Ali’nin oğlu Hüseyin’in başıdır." dediler. Rahip dedi ki: "Andolsun ki siz, çok kötü bir kavimsiniz. Eğer İsa’nın bir evladı olsaydı, ona en güzel makamı verirdik."

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Kerbela’da yaşanan elim verici olayın ardından Hz. Peygamber’in (saa) geride kalan aile fertleri Müslümanlarca esir edilmiş ve şehitlerin mübarek başları da esirlerle beraber Şam sarayında bulunan Yezid’e götürülürken şehir şehir dolaştırılmıştır.

 

Tarih kaynakları bu güzergâh üzerinde askerler ve esirlerin konaklama yerlerinden birisini de bir manastır olarak not düşer.

 

Peki, bu manastırda ne olmuştur? Rahip gördüğü bu sahne karşısında nasıl bir tepki vermiştir. İsterseniz bunu farklı birkaç anlatımdan okuyalım.

 

İbn-i Hacer-i Heytemî şöyle naklediyor:

 

"Kerbela esirleri ile şehitlerin kesik başlarını Şam'a götürmekle görevlendirilen Yezid'in askerleri, vardıkları her menzil ve konaklama yerinde Hz. Hüseyin'in mübarek başını bir mızrağa saplayarak koruyorlardı. (Bir gün konaklamak için menzil bulamayınca, sahrada bir manastır gördüler ve geceyi geçirmek için o manastıra yüz tuttular.) Manastırda ibadetle meşgul olan rahip, onları yanlarındaki mızrak ve süngülerin ucuna dizilmiş kesik başlarla görünce, hayretle esirlerin ve başların kime ait olduğunu onlara sordu. Esirlerin ve kesik başların kimler olduğunu anlattıklarında, rahip onlara "Ne kadar da kötü insanlarmışsınız sizler, size on bin dinar para verirsem, o başın bu gece benim yanımda kalmasına izin verir misiniz?" dediğinde "Evet, niçin olmasın?" dediler.

 

Rahip Hz. Hüseyin'in (a.s) başını alıp yıkadı, temizledi ve bağrına basarak sabaha kadar ağladı. O gece Hz. Hüseyin'in başından gökyüzüne saçan nurları görünce de Müslüman oldu. Sabah olduğunda, askerler toparlanıp gitmek istediklerinde, o da manastırından çıkarak Ehl-i Beyt'e katıldı ve ömrünün sonuna kadar o hanedanın hizmetçisi oldu."     

 

Bu konuyla alakalı bir diğer menkıbe de Fazlullah Rahimi’nin, Gülizar-ı Hasaneyn adlı eserinde geçer ve burada Hz. Hüseyin'in kesik başının konuştuğunu duyan bir Hristiyan rahibin Müslüman oluşunu anlatmaktadır:

 

Rivayete göre, Hz. Hüseyin'in başını ve ailesini getiren asker kafilesi Şam'a iki günlük mesafeye geldiği zaman, baskına uğrayacakları haberi ulaşır. Askerler hemen yakınlardaki bir manastıra sığınmak isterler. Başrahip kim olduklarını, yanlarındaki esirlerin ve kesik başların kimlere ait bulunduğunu sorar. Kafile başkanı Şimr soruları cevaplar ve sığınmak, için izin ister. Rahip, yalnız esirleri ve başları içeri alabileceğini, askerlerin manastıra sığmayacağını söyleyince Şimr razı olmak zorunda kalır. Kesik başları büyük bir sandık içine koyup manastıra yollar. Başrahip esirleri yerleştirir; sandığı da bir odaya koyar. O gece bir ara uyanır ve oda tarafına baktığında, nurlar saçıldığını görür. Derhal merak ve şaşkınlıkla odaya gider. O sırada odanın içine semadan nurdan bir taht iner. Üstünde Hz. İbrahim, eşleri Sare ve Hacer, Hz. Hatice, Hz. Meryem ve Hz. Asiye ile Hz. Fatıma oturmaktadır. Bu mukaddes kadınlar sandığın etrafında mersiyeler okuyarak gözyaşı dökerler; sonra da geldikleri gibi semaya çekilirler. Rahip hayretle olanları gözlemektedir. Aklı başına gelince sandığı açar; içinden Hz. Hüseyin'in başını tanıyıp çıkarır. Başı gül suyu ile yıkayarak bir tabağa koyar ve saygı dolu sözler söyler.. Bunun üzerine nurlar saçan baş ağzını açıp konuşmaya başlar. Zulüm eseri olarak öldürüldüğünü, Hz. Muhammed'in torunu, Hz. Ali'nin oğlu olduğunu söyler. Bu hayret verici olayı gören rahip hemen manastırdakileri toplar ve gördüklerini bir bir anlatır. Hep birlikte Müslüman olurlar.[1]

 

İmam Hüseyin’in mübarek başı ve Hristiyan Rahib'e dair daha kapsamlı bir menkıbe de şu şekildedir:



Peygamber’in Ehl-i Beyt’inden olan esir hanımlar ve çocuklar kervanı, develere bindirilmiş, perişan bir hâlde idiler. Her hangi bir menzile ulaştıkları zaman sandıktan mübarek başı çıkarıyorlar, sonra bir mızrağa takıp, tekrar yola koyuluyorlardı. Yoldaki bir menzilde konakladıklarında, Hristiyan bir rahiple karşılaştılar. Önceki menzillerdeki gibi mübarek başı sandıktan çıkarıp bir mızrağa taktılar. Sonra mızrağı kilisenin duvarına dayadılar.

Gece olunca, kilisenin rahibi, kiliseden göğe doğru uzanan bir nur gördü. Sonra kervana dönerek: “Siz kimsiniz?” diye sordu. “Bizler Şamlıyız.” dediler. “Peki, ya bu baş kime ait.” diye sorunca, “Ali’nin oğlu Hüseyin’in başıdır.” dediler. Rahip dedi ki: “Andolsun ki siz, çok kötü bir kavimsiniz. Eğer İsa’nın bir evladı olsaydı, ona en güzel makamı verirdik.”

Sonra dedi ki: “Ey askerler! Babamdan miras kalan ve ona da babasından kalan on bin dinarım var. Bu parayı size, bu başı bir geceliğine benimle kalmasına izin vermeniz şartıyla vermemi ister misiniz?” “Hemen parayı ver.” deyip kabul ettiler. Sonra başı ona uzattılar.

Rahip, başı alarak yıkadı ve kucağına aldı. Gece boyunca ağladı. Sabah olunca dedi ki: “Ey başın sahibi! Kendi canımdan başka hiçbir şeyim yoktur ve ben şahadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve senin ceddin Muhammed, Allah’ın elçisidir.” Rahip Müslüman oldu ve İmam Hüseyin’e hizmetkâr olduğunu ilan etti.

Sonra onlar başı alıp tekrar sandığa koydular. Şam’a yaklaştıklarında dediler ki: “En iyisi bu paraları bölüşelim. Çünkü eğer Yezid parayı görürse elimizden alacaktır.” Parayı koydukları keseyi açınca, hepsinin taş parçalarına dönüştüğünü gördüler. Taş parçalarının iki tarafında şunlar yazıyordu:


“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Onları gözlerin açık kalacağı güne ertelemektedir.”[2]


Diğer tarafına ise şöyle yazıyordu:


“Zulmedenler, hangi dönüşe döndürüleceklerini (hangi akıbete uğrayacaklarını) çok yakında bilecekler.”[3]


Dediler ki: “Vallahi rezil olduk.” Sonra bütün taşları yakındaki bir nehre döktüler.

Bunu gören bazıları pişman olup tövbe ettiler. Bazıları ise, ısrarla suçlarına devam ettiler. İnatçıların başında İmam Hüseyin’in katillerinden Sinan b. Enes de vardı. Sonra Resulullah’ın evlatlarını ve esirleri çıplak develere bindirip kızgın güneş altında Şam’a doğru götürdüler. Mübarek başı Yezid’in önüne koyduklarında elindeki çubukla dişlerine vurarak, “Dişleri ne de güzelmiş.” diyordu.[4]

 

 


[1]Fazlullah Rahimi, Gülzar-ı Hasaneyn, nşr. A. Adil Atalay, İstanbul 1987, s. 188. Bu eser, XIX. yüzyılda yazılmış olmakla beraber, Fuzuli'nin Hadikatiu's-Süada'sından sonra Muharrem matem ayinlerinde en çok okunan eser hüviyetini kazanmış ve itibar görmüştür.

[2]İbrahim Suresi, 42. ayet.

[3]Şuarâ Suresi, 227. ayet.

[4]Sıkât-ı İbn Habbân, c.2, s.312-313.

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler