07 Nisan 2020 Salı Saat:
16:15
23-12-2019
  

İhtiyacımız Olan Şey: Ahlak

Müminlerin Emiri (a.s) buyurmaktadır ki: “Rızkın hazineleri ahlaki genişlikte gizlidir.”

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Toplumda ahlakın işlevlerinden biri de iyi toplumsal ilişkiler için uygun zemin hazırlamaktır. Bu mesele, görünüşte bireyler arasındaki ilişkilerle pek o kadar bağı bulunmayan ahlaki sıfatlar ve davranışlar konusunda bile doğrudur. Mesela kendini üstün görme, hırs, açgözlülük ve haset gibi ahlaki rezilliklerin toplumda bireyler arasındaki ilişkileri düzeltmeyle pek ilgisi bulunmadığı düşünülebilir. Fakat güzel huy sahibi olmanın ve iyi iletişim kurmanın uygun zemin istediğine ve tevazu, cömertlik, insanların iyiliğini istemek gibi güzel ahlaki özelliklerin bu güzel huyun zeminini hazırladığına dikkat etmek gerekir. Bu deruni sıfatlar olmaksızın başkalarıyla iyi iletişim kurulamaz. Kalbi diğerlerine karşı kin ve hasetle dolu olan, kendisini onlardan üstün gören ve onlar için fedakârlık yapmaya hazır olmayan kimse, onlarla nasıl münasip ve takdire değer ilişkiler kurabilir? Davranışlarımızın kökü, ahlaki sıfat ve özelliklerimizdedir. Bireyin varlığının derinliklerindeki iyimserlik sıfatı, başkalarına karşı uygun ve takdire değer davranışın ortaya çıkışı sağlar.

 

Güzel Huy

 

Güzel huyun önemi hakkındaki rivayetler o kadar çoktur ki benzeri pek az ahlaki sıfat konusunda görülebilir. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:

 

“Müminin amel defterinin başlığın onun güzel huyudur.”[1]

 

Güzel huy, mümin insanın diğer ahlaki faziletlerinin, en önemli ve en güzel amellerinin özetidir ve Allah’ın huzurunda daha fazla tecelli ve zuhur edecektir. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur:

 

“Kemale ermiş müminler, huyları en güzel olanlardır.”[2]

 

Rasulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır:

 

“Bir kimsenin amel terazisinde güzel huydan daha ağırı ve daha değerlisi bulunmaz.”[3]

 

Ruhsal hijyen yönünden önem taşıyan güzel huyun bazı sonuçları şunlardır:

 

Güzel huy toplumda bireyi sevilen insan haline getirir.

 

Rasulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Güzel ahlak, şefkat ve sevgiyi sağlamlaştırır.”[4]İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Söz söylerken yumuşak ve mülayim olan kişilere sevgi duyulması kesindir.”[5]

 

Güzel ahlak, hayatı lezzetli hale getirir.

 

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Güzel ahlakla içiçe olan hayattan daha haz vereni yoktur.”[6]

 

Güzel huy şehirlerin abad olmasını ve ömürlerin uzatmasını sağlar.

 

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır: “İyi işler yapmak ve güzel huyluluk şehirleri eder ve ömürleri uzatır.”[7]

 

Toplumların yok oluşu, adaptasyon yoksunluğu ve keşmekeş nedeniyledir. Eğer bu saldırganlıklar yerini güler yüzlülük ve güzel huya bırakmazsa her türlü bayındırlık ve bereketin kökü olan dostluk ve ahenk ortaya çıkmayacaktır. Buna ilaveten, sevgiyle muamele etmenin doğrudan sonuçlarından biri olan ruhun dinginliği de ömrün uzamasının sebebidir.[8]

 

Güzel ahlak, maddi refaha ve insanın rızkının artmasına vesile olur.

 

Müminlerin Emiri (a.s) buyurmaktadır ki: “Rızkın hazineleri ahlaki genişlikte gizlidir.”[9]

 

Bir tüccar, esnaf, sanatkâr ve tabip onlara başvuranların güvenini kazandığı takdirde işinde başarılı olabilir. Güven kazanmanın etkenlerinden biri de güzel ahlaktır.

 

Tevazu

 

Din açısından sağlıklı insanın özelliklerinden biri tevazudur. Dindar insan kendisini başkalarından üstün görmez ve bu deruni sıfat onun davranışlarında da görünür. Bu bâtıni sıfatı elde etmek güç olabilir ve zamana ihtiyaç duyurabilir. Ama tevazuyu ifade eden davranışları sergilemek zor değildir. Mütevazı davranışlardan fayda sağlanabilir, hatta sonunda bu değerli sıfat elde edilebilmek için ihtiyaç durumunda onları kendine dayatmak mümkündür. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur: “Tevazu, mecliste hakettiğin konumdan daha aşağısına kanaat etmen, ne zaman birisiyle karşılaşsan selam vermede ondan önce davranman ve -haklı bile olsan- tartışma ve çekişmeyi bırakmandır.”[10]

 

Kibir, başkaları karşısında kendini büyük görme halidir. Eğer bu bâtıni hal, kibirli kibirli yürüme veya konuşma ya da diğerlerini aşağılama gibi davranışlar şeklinde ortaya çıkarsa bu davranışlara tekebbür adı verilir. Kendini odağa koyma, üstünlük taslama, kendiyle övünme gibi hallerin tamamı kökleri tekebbürde olan kavramlardır. Toplumsal meselelerde, özellikle de sorunlar doğduğunda sadece kendi menfaatini kollamaya çalışan ve başkalarının çıkarına değer vermeyen kişi bencildir. Başkaları üzerindeki sultasını sağlamlaştırmaya ve onları kendi hâkimiyeti altına almaya uğraşan kişi üstünlük taslama duygusuna yakalanmış demektir. Nihayet, malını, gücünü veya makamını başkalarının yüzüne vuran da kendisiyle övünen kimsedir. Dolayısıyla muhtelif çehreleri olsa da bütün bu sıfatların ortak bir kökü vardır: Tekebbür.[11]

 

Bazen tevazu, diğerleri karşısında küçülme ve aşağılık duygusuyla aynı şey sanılır. İslami öğretiler açısından başkaları önünde özsaygının korunması gereklidir. Bu sebeple tevazu eğer aşağılık duygusuna varıyorsa istenen bu değildir. Bu bakımdan Allah Rasülü (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

 

“Ümmetimin mütevazılerini her gördüğünüzde onlara tevazu gösterin. Mütekebbirleri her gördüğünüzde de onlara tekebbür edin. Çünkü bu onlarda zillete yol açar ve küçültücüdür.”[12]

 

Tevazu ile zillete boyun eğmeyi birbirinden ayıran diğer bir kriter, bireyin niyeti ve motivasyonudur. Şu anlamda: Bir başkası karşısında sevgi ve küçüklük belirtirken eğer bireyin motivasyonu servet, konum ve makam gibi bir maddi çıkara ulaşmak ise bu davranışı zillete boyun eğmenin göstergesi saymak gerekecektir. Dolayısıyla alçakgönüllülüğün mü, yoksa zillete boyun eğmenin mi göstergesi bir davranış olduğunu ayırdetmek için davranışın motivasyonlarına bakmak gerekir.

 

Burada kendini büyük görmenin olumsuz sonuçlarına da değineceğiz:

 

Deruni zillet ve bayağılık. Mütekebbir insan genellikle küçük ve aşağılık biri olması nedeniyle bu tür bir davranışa başvurur. İmam Sadık’tan (a.s) iki rivayette bu durum açıklığa kavuşturulmuştur:

 

“Kendi iç dünyasında zillet taşımadıkça hiçkimse tekebbür veya zulme başvurmaz.”[13]

 

Diğer bir ifadeyle, tekebbür, nefsin aşağılık ve bayağı olmasından doğar.

 

Tekebbür genellikle gerçek anlamda kemale ermemiş kimselerde görülür. Kemale erdiklerini sergilemek ve kendilerini göstermek için tekebbür yolunu seçerler.

 

Sevilmeme ve yalnızlık hali. İnsanlar kendilerine erdem taslayan ve kibirli davranışlar sergileyen kimseden nefret eder, onlardan uzak dururlar. Kendilerini üstün gören bireylerin toplumsal irtibatları en aşağı seviyeye iner, yalnızlaşır ve tek başlarına kalırlar. Bu yüzden ruh sağlıkları zarar görür.

 

Tekebbür, hayatın imkânlarını kaybetme sebebidir. Çünkü kişi, başkalarının işbirliğini harekete geçiremez.

 

Tekebbür; uyumsuzluk, ihtilaf ve sonunda da saldırganlığa yolaçar.

İyilikseverlik

 

Dindar ve sağlıklı insanın özelliklerinden biri iyiliksever olmasıdır. Buna mukabil kalbi hasta olan kişi, kendisi ve başkaları için iyilik ve güzellik istemek yerine, kıskançlığından onların elindeki nimetin yok olmasını arzu eder.

 

İyilikseverliğin kriteri, kendisi için istediğini başkası için de istemesi; kendisinin hoşlanmadığı şeyi başkaları için de beğenmemesidir.[14]

 

Hasedin yol açtığı bazı sonuçlar şunlardır:

 

Sürekli huzursuzluk ve kaygı. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hasetçinin iç dünyasında kendisi için huzur beklentisi olmamalıdır.”[15]“Haset, insanın vücudunda zarar ve öfkeden başka hiçbir şey üretmez. Haset insan ruhunun takatten düşmesine ve bedenin hastalanmasına sebep olur. İnsanın yüreğine yerleşen en kötü şey hasettir.”[16]

 

Bedensel hastalık. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Haset sahiplerinin beden sağlığından nasıl gafil oldukları şaşılacak şeydir.”[17]Hazret’ten rivayet edilen başka bir konuşmada şöyle demiştir: “Haset ne kadar az olursa, beden o kadar sağlıklı olur.”

 

İmkânlarından gaflet. Haset sahibi sürekli başkalarına dikkat etmekten Allah’ın ona lütfettiği kendi yetenek ve imkânlarını göremez hale gelir. Bu durum onun özsaygısına zarar verebilir.

 

Başkalarının sevgisini kaybetmek. İnsanlar hasetten nefret ederler ve onunla iyi ilişkiler kurmayla ilgilenmezler. Müminlerin Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Hasetçinin dostu yoktur.”[18]İnsanların hasetçiden uzaklaşması onun yalnızlaşmasına ve bir kenara atılmasına sebep olmaktadır ve sonuç itibariyle de ruh sağlığını bozar.

 

Kanaat ve Muhtaç Olmama

 

Sağlıklı insan elindeki şeylere dikkat eder, daha fazlasını istemek ve tamahkârlıktan uzak durur. Bu duruma kanaat etmektedir. Buna karşılık daha fazlasını istemek ve hırs, insanı dünyevi hayatında kaygı ve huzursuzluğa sürükler.

 

Hırs ve tamahkârlığın sonuçları şunlardır:

 

Sürekli huzursuzluk. Haris insan sürekli kaygıya müptela olur. Çünkü hayatında sahip olduğu şeye kanaat etmez ve ondan fazlasını ele geçirmenin peşinden koşar. Her zaman bireyin sahip olduğu imkanların ötesinde imkanlar mevcut bulunduğundan kişi hep huzursuzdur ve depresyondadır. Ali (a.s) şöyle buyurur: “Fazlasını istemek, daimi çilenin mayasıdır.”[19]Buna mukabil kanaat de huzur ve sükunetin mayasıdır. İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kanaat, bedenin huzurunu sağlar.”[20]

 

Zillet ve hakirlik. Açgözlülük ve tamah, insanı hakir biri yapar. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Açgözlülük rızkı arttırmaz, bilakis ferdin kadrini ve konumunu aşağı çeker.”[21]Yine şöyle buyurur: “Tamahkâr, zillet urganıyla bağlı esirdir.”[22]

 

 

 

 


[1]    “عنوان صحیفة المؤمن حسن خلقه” (Meclisi, Biharu’l-Envar, c. 68, s. 392).

[2]    “ان اکمل المؤمنین ایمانا أحسنهم خلقا” (A.g.e., s. 373).

[3]    “ما یوضع فی میزان امرئ یوم القیامة أفضل من حسن الخلق” (A.g.e., 374).

[4]    “حسن الخلق یثبت المودة” (A.g.e., c. 74, s. 148).

[5]    “من لانت کلمته وجبت محبته” (A.g.e., c. 68, s. 396).

[6]    “لاعیش اهنا من حسن اخلاق” (A.g.e., c. 66, s. 400).

[7]    “ان البر و حسن الخلق یعمران الدیار و یزیدان فی الاعمار” (A.g.e., c. 68, s. 395).

[8]    Mekarim Şirazi, Ahlak der Kur’an, c. 3, s. 148.

[9]    “فی سعه الاخلاق کنوز الارزاق” (A.g.e., c. 75, s. 53).

[10]  

التواضع الرضا بالمجلس دون شرفه و ان تسلم علی من لقیت و ان تترک المراء و ان کنت محقا(Meclisi, Biharu’l-Envar, c. 75, s. 176)

[11]   Mekarim Şirazi, Ahlak der Kur’an, c. 2, s. 44 ve 45.

[12]   Neraki, İlm-i Ahlak-i İslami, c. 1, s. 442.

[13]   “ما من أحد یتیه الا من ذلة یجدها فی نفسه”, diğer bir hadiste de şöyle denmiştir:
ما من رجل تکبر او تجبر الا لذلة وجدها فی نفسه” (A.g.e., c. 70, s. 225).

[14]   Neraki, İlm-i Ahlak-i İslami, c. 2, s. 284.

[15]   “لا یطمعن الحسود فی راحة القلب” (Meclisi, Biharu’l-Envar, c. 70, s. 252).

[16]  

قال أمیر المؤمنین علیه السلام الحسد لا یجلب الا مضرة و غیظا یوهن قلبک و یمرض جسمک و شر ما استشعر قلب المرء الحسد(A.g.e., s. 256)

[17]   “العجب لغفلة الحساد عن سلامة الاجساد” (Nehcu’l-Belaga, hikmet 225).

[18]   “الحسود لا خلة له” (Nuri, Müstedreku’l-Vesail, c. 2, s. 328).

[19]   “الحرص عناء مؤید” (Muhammedi Reyşehri, Müntehab-i Mizanu’l-Hikme, bölüm 18, açgözlülük maddesi).

[20]   “القنوع راحه الابدان” (A.g.e., bölüm 47, kanaat maddesi).

[21]   “الحرص لا یزید فی الرزق و لکن یذل الفدر” (A.g.e., bölüm 18, açgözlülük maddesi).

[22]   “الطامع فی وثاق الذل” (Nehcu’l-Belaga, hikmet 226).

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler