16 Ocak 2018 Salı Saat:
13:19

İhvan'a Niyet Şeyh Nimr'e Kısmet

07-01-2016 09:50


Şeyh Nimr, Suudilerin Müslüman Kardeşler için çıkardığı bir yasa ile idam edildi.

Suudi Arabistan'ın 2 Ocak'ta Şii din alimlerinden Şeyh Nimr Bakır en-Nimr'i idam ettiğini açıklaması, 2011'de söz konusu ettiği 'demir yumruk' politikasının en sembolik adımı oldu.

Başta İran olmak üzere Şii dünyasının ve Şeyh Mahir Hammud ile Şeyh Bedreddin Hassun gibi Direniş eksenini destekleyen Sünni dini liderlerin gösterdikleri tepki, bu idamın bölgesel düzeyde ciddi sonuçlar yaratacağını düşündürüyor.

Şeyh Nimr'in idamını bir iç mesele olarak ortaya koyan Suudi Arabistan ise yaptığı resmi açıklamada dışarıdan kimin ne dediğinin değil "adaletin icra edilmesinin" önemli olduğunu belirterek doğacak uluslararası sonuçlara hazırlıklı olduğunun mesajını veriyor.

İdam kararı hukuksal mı siyasal mı?

İdama yönelik uluslararası tepkiler ve Suudi yönetiminin yaptığı açıklama, bu idamın şu başlıklar altında tartışılmasını kaçınılmaz kılıyor:

1- İdam kararı hukuki mi? Eğer hukuki ise bunun dayandığı yasal gerekçe ne?

2- İdam kararı siyasi mi? Eğer siyasi ise Suudi yönetimi bu idamla hangi siyasi kazanımı hedefliyor?

Suudi yönetiminin idamla ilgili tutumu, her iki soruya da olumlu cevap vermeyi mümkün kılıyor.

Çünkü Suudilerin bu idamla ilgili tutumunda hem uluslararası bağlamda siyasi mesaj, hem de iç mesele bağlamında hukuksal gerekçe var.

Yani Suudiler, bu idamla çatıştığı güçlere meydan okuyan bir siyasi mesaj verirken, uluslararası tepkileri kendi 'iç işlerine müdahale' olarak göstermeye yönelik hukuksal gerekçeleri de ihmal etmiyor.

Siyasal mesaj için hukuksal gerekçe

İdamın Suudi Arabistan'ın iç hukuk sistemiyle ilgili bir iç mesele olduğunu destekleyen veriler şunlar.

Şeyh Nimr, bir Suudi vatandaşı. 8 Şubat 2011'de ortaya konan 'demir yumruk' iradesi ve 2012'de kabul edilen yasa çerçevesinde yargılandı. 2012'de başlayan yargı süreci sonunda verilen idam hükmü, 2015 yılı sonlarında temyiz aşamasını da tamamladı ve hüküm 2016'ının ilk gününde infaz edildi.

Şeyh Nimr'in "Otoriteye karşı, silahlar yerine kelimelerin konuşmasını destekliyorum. Kelimenin silahı kurşunlardan daha güçlüdür, çünkü otoriteler silahların savaşından kazanır"diyen ve şiddeti reddeden bir muhalif olduğu doğruydu.

Ancak Şeyh Nimr, başka bir devletin değil, Suudi Arabistan'ın hukuk sistemine göre yargılandı. Bu hukuk sisteminin Şeyh Nimr davasını ilgilendiren birinci boyutu 8 Şubat 2011'deki 'demir yumruk' kararıydı.

Bu karara göre "içeride ve dışarıda binlerce kişinin ölümüne yol açsa bile 'Arap Baharı'na katılacak olanlara demir yumrukla müdahale edilecek"ti.

İkinci boyutu da 2012'deki terörle mücadele yasasındaki kapsam genişlemesiydi. Bu yasa düzenlemesiyle birlikte kralın şahsına ve kraliyet ailesine hakaret, terör suçu sayıldı. Bu suçu işleyen bireyler veya örgüt üyeleri için de idam cezası öngörüldü.

Dolayısıyla Şeyh Nimr, seçim ve reform talebi ve kraliyete yönelik eleştiri 'suçlarını işlerken' 2011'in 'demir yumruk' kararı ve 2012'nin terörle mücadele yasası çerçevesinde yargılanacağını biliyordu.

Öte yandan Suudi yönetimi, Şeyh Nimr'in mezhebi mensubiyetinin bu idamı bir iç mesele olmaktan çıkarıp uluslararası bir krize dönüştürmeye müsait niteliği konusunda da tedbir almayı ihmal etmedi.

Nitekim Suudiler; Şeyh Nimr, Ali Said er-Rabah, Muhammed Abdulkerim Suveylem ve Muhammed Faysal eş-Şuyuh adlı üç Şii'yi, el-Kaide liderlerinin de bulunduğu toplam 47 kişiyle birlikte idam ederek kararın ülkedeki Şii azınlığa değil, terörle mücadeleye yönelik olduğu görüntüsünü vermek istedi.

Suudilerin siyasi mesajı

Buraya kadar olan yanı ile Şeyh Nimr'in idamı, -hukuksal niteliği eleştirilebilir olsa da- Suudi Arabistan iç hukukunu ilgilendiren bir iç mesele olarak görülebilir ve başta İran olmak üzere Şii dünyasının tepkileri Suudi Arabistan'ın iç işlerine müdahale olarak nitelenebilir.

Ancak Şeyh Nimr'in idamının dayandırıldığı yasa ile o yasanın çıkarılma hedefi arasındaki farklılık, Suudilerin bu idamı yasanın hedefiyle ilgisi olmayan bir siyasi mesaj için infaz ettiğini düşündürüyor.

Çünkü gerek 2011'deki 'demir yumruk' kararı, gerek 2012'deki terörle mücadele yasası ve gerekse 2014'teki terörist örgütler listesi, Suudi yönetiminin ülkedeki Şii azınlığı değil, Müslüman Kardeşler (İhvan) örgütünü hedef alan adımlarıydı.

2011'de 6 bölge ülkesini etkisine alan 'Arap Baharı', Tunus ve Mısır'da Müslüman Kardeşler'i iktidara getirmişti ve bu dalganın yayılması halinde Suudi rejimini de tehdit edecek olan ülkedeki Şii azınlık değil, Müslüman Kardeşler olacaktı.

Hüsnü Mübarek'in devrilmesinden iki gün önce 'demir yumruk' kararı alan Suudi rejimi, Şii azınlığın kraliyet eleştirilerinden değil, Müslüman Kardeşler'in kraliyet eleştirisinden çekindiği için 2012'de terörle mücadeleye yasasının kapsamını genişletti.

2013 Haziran'ındaki Mısır darbesine en büyük mali desteği veren Suudi yönetimi 2014'te yayımladığı terör örgütleri listesinin başına da Müslüman Kardeşler'i koydu.

Elbette Şeyh Nimr'in Müslüman Kardeşler için çıkarılmış bir yasa ile idam edilmiş olması, bu kararı iç hukuku ilgilendiren bir iç mesele olmaktan çıkarmıyor.

Ancak Suudi rejimine en yakın ve öncelikli tehdit olarak görülen İhvan bile artık Mısır'da ve Tunus'ta tehdit olmaktan çıkmış; hatta Yemen'de Suudi koalisyonunun bir parçası haline gelmişken, Suudi rejimi için tehdit olmaktan uzak olan Şii azınlığın liderinin idam edilmesi hukuksal zorunluluktan çok siyasal bir tercih olarak gözüküyor.

2 Ocak'ta açıklanmış olsa da Şeyh Nimr'in infazının Saddam'ın idamının yıldönümünde yapılması, sembolik bir mesaj içeriyor.

Suriye krizinde adeta patlama yapmış olsa da bölgede kasten veya cehaleten adına'mezhep savaşı' denen facianın sebebini Suudi Arabistan'ın 2005 Irak'ından duyduğu rahatsızlık oluşturuyor.

2003'teki işgal sırasında topraklarını Amerika'ya kullandıran Suudi Arabistan, 30 Ocak 2005'te başlayan siyasi süreçler sonrasında ortaya çıkan Irak tablosunu, ABD'nin Irak'ı altın tepsinde İran'a sunması olarak niteledi.

İran'ın uzantıları olarak gördüğü için Lübnan ve Filistin direnişlerinin karşısında yer aldı. 2006'daki İsrail Hizbullah savaşında açıkça İsrail'in yanında durdu; 2008-2009'da Gazze 22 gün boyunca bombalanırken Arap Birliği'nin toplanmasını bile engelledi.

2011'de Tunus, Mısır, Bahreyn ve Yemen'deki isyanları tehdit olarak görürken, Suriye isyanını 2005'teki Irak'ın rövanşı olarak değerlendirmek istedi.

Ancak 2011'de askeri müdahale ile Bahreyn'i; 2013'te İhvan'ı devre dışı bırakarak Mısır ve Tunus'u kontrol altına almış olsa da Suriye'deki rövanşı, 2014'te Irak'ta kendisine de yönelen IŞİD tehdidine dönüştü.

2015'e gelindiğinde Viyana süreçleri ve 2254 sayılı BM kararı, artık Suudilere Suriye'de bir zafer vaat etmiyor.

Irak merkezi hükümeti, 2014 haziranının aksine artık IŞİD'in yıldırım harekatına karşı daha korunaklı.

23 Mart 2015'te başlattığı Yemen savaşı ise yarı yarıya kendi topraklarında devam ediyor.

Suudi Arabistan ve başta Türkiye olmak üzere bölgedeki müttefikleri, Suriye, Irak ve Yemen yenilgilerinden İran'ı sorumlu tutuyor; ancak kağıt sütünde kalan 'İslam Koalisyonundan' başka somut bir adım da atamıyor.

Suudi Arabistan, Şeyh Nimr'i idam ederek, açıkça İran ve müttefiklerine meydan okuduğunun mesajını veriyor.

Bu meydan okuma tarzı yenilgi hırçınlığından kaynaklanan duygusal bir adım gibi gözükse de bölge gerçekliği düşünüldüğünde aslında son derece rasyonel bir boyuta da sahip.

Yaşamadıkları mezhebin fanatikliğini yapan bölge halkları, bu fanatikliği politik çıkarları için kullanan bölge liderleri ve bölgedeki mezhep söylemli savaşlardan yarar sağlayan bölge dışı güçler ile İsrail Suudi yönetiminin en etkili araçları.

Bu araçların tamamını ortak bir hedefte buluşturmak, mezhep söylemli yeni çatışma zeminleri yaratabilmeye bağlı.

Suudilerin İsrail'le basın önünde[3] İran'dan ortak tehdit olarak söz etmesi ve "Türkiye'nin İsrail'e ihtiyacının olduğunu" keşfetmesi[4] zamanlama bakımından dikkat çekici.

Şeyh Nimr'in idamı İran'ı ve Şii dünyasını bu zemine çekmeye yönelik bir adım olarak gözüküyor.


Alptekin Dursunoğlu / YDH

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !