22 Ekim 2018 Pazartesi Saat:
15:13

İki Hadis ve Açıklaması

01-12-2016 14:59


 

1) İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:

 

            "Allah yaratıklarını yaratmadan önce mutluluğu ve mutsuzluğu yaratmıştır. O halde Allah her kimi mutlu yaratırsa asla ona düşman olmaz. Eğer o kötü bir iş yaparsa işine düşman olur, ama ona düşman olmaz. Allah her kimi de mutsuz yaratırsa onu asla sevmez. İyi bir iş yapacak olursa işini sever ama ona kendisine doğru gitmekte olduğu akıbet sebebiyle düşman kesilir."

 

2) İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

 

            "Her dış görünüşün ona benzer bir iç yüzü olduğunu bil; dışı temiz olanın, içi de temizdir, dışı pis olanın içi de pistir. Sadık olan elçi (s.a.a) şöyle buyurdu: Allah bazen bir kulu sever, amelini sevmez; bazen de amelini sever, ama kendisini sevmez."

 

Açıklama:

 

            Üzerinde iyice düşünüldüğündebu iki hadisin sanki Tıynet hadislerine yakın bir içeriğe sahip olduğu izlenimi oluşuyor. Bir bakıma da Peygamberimizin (s.a.a) şu sözüne yakın bir anlam geliyor akla: "Mutlu kimse anne rahminde mutludur. Mutsuz kimse de anne rahminde mutsuzdur."

Şimdi açıklamaya geçelim:

 

Mukaddime:

a) Kur'ân-ı Kerim'de "صلح=s l h" kelimesiyle ilgili iki türlü tabir kullanılmıştır:

 

1- İman edip salih/iyi ameller işleyen kimseler

 

2- Salih kimseler

 

            Salih amel işleyen insanla Salih olan insan arasında anlamsal fark vardır. Şöyle ki salih amel işleyen kimse karakter olarak zatı salih olmamış, arada bir salih olmayan işler de yapabilir. Ancak salih kimse zatı ve karakteri tamamen salih olmuş ve ondan artık salih olmayan bir amelin sadır olması imkânsızdır. Salihlik makamı da öyle büyük bir makamdır ki bütün ilahî makamları elde eden Hz. İbrahim (a.s) bile Allah-u Teâlâ'ya dua ederken; "Rabbim beni de Salihlerin arasına kat." diyor.

 

            b) Mutluluk/Saadet ve mutsuzluk/şekavet sözcükleri dinî bir terim olarak insanın ilahî rızaya muvafık ve muhalif işler yapması neticesinde oluşan iki duygu ve oluşumdan ibarettirler. Bu iki kelime de aynen birinci mukaddimede arz ettiğim gibi iki şekilde olabilir:

 

            1- Mutluluğu veya mutsuzluğu karakter hâline dönüşen mutlu ve mutsuz kimse,

 

            2- Karakter hâline dönüşmemiş, dolayısıyla bazen mutlu, bazen de mutsuz olan, yani bazen mutluluğa yol açan işler yapan, bazen de mutsuzluğa neden olan işler yapan kimse.

 

            Mutlu kimse (kâmil manada) mutluluğu karakteri olan, yani sürekli ilahî rıza doğrultusunda hareket eden ve asla saadete/mutluluğa aykırı bir fiil işlemeyen kimse iken, (tam) mutsuz da sürekli nefsine ve insanlara zulmeden, masiyet işleyen ve isyanı/günahı karakteri hâline dönüşen, yani zatı mutsuz olan kimse demektir.Şöyle ki zatı mutlu olan kimse mutluluğun kemaline erişmiş, zatı mutsuz olan kimse de mutsuzluğun kemaline ulaşmıştır. Diğer bir ifadeyle mutluluk ve mutsuzlukta varılabilecek nihaî noktaya, zirveye varmışlardır.

 

            c) "Salih" ve "kâmil mutlu" insan ancak masum olur.

 

            d) İnsanların sadece bir kısmı masum olup, hepsi masum olmadığına göre amel ve itikat olarak ya mutluluğa muvafık işleri mutsuzluk menşei işlerden daha fazladır; yine işledikleri salih amel salih olmayan amellerinden çoktur; dolayısıyla çoğunlukla mutludur ve salih amel işleyendirler. Ya da mutsuzluk sebebi amelleri fazladır; yine salih olmayan işleri yaptıkları salih amellerden çoktur; dolayısıyla genelde mutsuzdurlar veya kötü işler işleyen kimsedirler.

 

            e) İnsan iyi veya kötü şeyleri tekrar tekrar yaparak meleke hâline getirir ve böylece karakteri ya iyi olur ya da kötü. Salih amel işleyen eğer bunu sürekli yapar ve iyi iş yapmayı meleke hâline getirirse bu adamın zatı da salih ve mutlu kimselere yakınlaşır. Kötü işleri tekrar tekrar işleyen adam da bunları meleke hâline getirmekle zalim/günahkâr ve mutsuz kimseler kategorisine yakınlaşır. O nedenle melekelerimiz ve alışkanlıklarımızdır ki, biz insanoğullarını tamamen etkisi altına almış ve her zaman bizi yönlendirmekte, dış görünüşümüzün ötesinde bize gerçek şekil ve sûretimizi vermektedir. Dolayısıyla eğer insanın batınî huyu ve derunî melekesi insanî olursa, melekutîsûreti de insanî bir sûret olacaktır. Ama eğer melekeleri insanî olmazsa, [melekutîsûreti de] insanî olmaz ve derunî melekeye tâbi olur.

 

            f) Salih amel işlemek ve bunu süreklilik hâline getirmek, insanın "Salihler" kategorisine yaklaşmasına ve hatta onların arasına katılmasına, böylece mutlu kimse olmasına sebep olurken; sürekli kötü amel işlemek de insanın "Zalimler" kategorisine yaklaşmasına ve zamanla onların arasına katılmasına, böylece mutsuz kimse olmasına sebep olur.

 

Sonuç:

 

            Bu açıklamalara binaen, Masumlar hariç, yüce Allah'ın ilminde (yani "tıynet âlemi" diye tabir edilen yaratılmadan önceki ilahî bilgi âleminde) -insanların dünya hayatındaki yaşam tarzını ve tercihlerini sonsuz ilme sahip olan Âlim Allah bildiğinden, kimin Salihlere ve mutlulara meyilli ve yakın, kimin de mutsuzlara ve günahkârlara meyilli ve yakın olacağına agâh olduğundan; diğer bir ifadeyle kimin karakterinin ve zatının mutluluk, kiminkisinin de mutsuzluk olduğunu bildiğinden dolayı-kimin mutlu ve kimin mutsuz olduğu bilinmektedir. Yüce Allah ise zatı ve karakteri mutluolan insanı sever, karakteri mutsuz olanı ise sevmez. Yine çirkinlikler ve pis işleri sevmez, güzel ve salih amelleri sever.

 

            Ne var ki, mutlu kimse masum olmadığı için arada bir mutluluğa aykırı işler yapabildiği gibi, mutsuz insan da hayır işler yapabilir. Bu durumda alışkanlık/meleke neticesinde karakteri mutluluk olan/zaten mutlu kimse kötü bir iş yaparsa Allah-u Teâlâ onun zatını severken, işlediği yanlış ameli sevmez. Yine alışkanlık/meleke neticesinde karakteri mutsuzluk olan/zaten mutsuz olan kimse de arada bir salih işler yaptığında ve mutluluğa sebep amel işlediğinde, Allah-u Teâlâ onun zatını sevmese de amelini sever.

 

            Buna göre zatı mutlu olan (meleke sonucu mutluluk o şahsın karakteri hâline dönüşen) kimseden sadır olan kötü ameli sevmezken, kendisini sever. Çünkü zat ve karakter iyi ve mutlu olduğundan sevginin mazharıdır, o zattan sadır olan amel ise kötü ve mutsuzluk sebebi olduğundan nefretin mazharıdır. Yine zatı mutsuz olan (meleke sonucu mutsuzluk o şahsın karakteri hâline dönüşen) kimseden sadır olan iyi ameli severken, kendisini sevmez. Çünkü zat ve karakter kötü ve mutsuz olduğundannefretin mazharıdır, o zattan sadır olan amel ise iyi olduğundan sevginin mazharıdır.

 

            Nudbe Duasının ilk kısmında geçen kısa parçayı gözden geçirmekte yarar vardır.

 

Şöyle diyor:

 

            "Ey Allah'ım!... Sen kendi katında olan zevalsiz, kalıcı nimetlerini onlara (veli kullarına) ayırdın (onlara buna layık gördün). Ama bu nimetleri vermenin karşılığında, alçak dünyanın rütbe ve makamlarına, yaldız ve süslerine aldırış etmeyip züht edecekleri hususunda onlardan söz aldın, onlar da bu hususta sana söz verdiler ve SEN ONLARIN VEFALI OLACAKLARINI BİLDİĞİN İÇİN KABUL ETTİN, KENDİNE YAKINLAŞTIRDIN... İLMİNLE ONLARI ÜSTÜN KILDIN... BAZILARINI CENNETİNE YERLEŞTRİDİN (ÂDEM)... BAZINISI DOST EDİNDİN (İBRAHİM)... BAZILARIYLA (MUSA) AĞAÇ VESİLESİYLE KONUŞTUN...

 

            Dolayısıyla Allah'ın daha dünyaya gelmeden bunları seçmesinin anlamı bu duada açıklandığı gibidir. Dolayısıyla bizim de bu dünyada nasıl yol çizeceğimizi bildiği için kaderimizde mutlular veya mutsuzlar zümresinde yazmıştır. Biz böyle olacağımız için öyle yazmıştır, yoksa öyle yazdığı için bu kategorilerden birine zorunlu olarak girmiyoruz. Tıpkı insanın aynaya bakması ve aynın gösterdiği suret gibi. Ayna ilahî takdirdir, sen nasıl süslemişsen kendini, aynada da öyle gözükürsün.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !