10 Ağustos 2022 Çarşamba Saat:
02:56
19-06-2015
  

İlahiname

Kendini unutan kimse, neyi hatırlamanın sevinci içindedir...

Facebook da Paylaş




 

Büyük Filozof Allame Hasanzade Amuli

 


- Kendisini tanımayan başkasını nasıl tanıyabilir?!


- Kendi nefsinin sayfasından haberdar olmayan kimse hangi kitap ve risaleden istifade edebilir?!


- Öz benliğini yitiren kimse, hayattan ne nasip almıştır?!


- Kendini unutan kimse, neyi hatırlamanın sevinci içindedir?!


- Kendini ve Allah'ı tanımaktan daha üstün bir iş olduğunu sanan kimseye sorarım: "O iş nedir?"


- Kendisini ebediyet için ıslah etmemiş olan, insan, ne işle uğraşıp durmuştur?


- Enfüsi seyirden afaki seyre ulaşmamış insan, ne tatmış ve ne görmüştür?!


- İmkan aleminde insandan daha büyük bir varlık olduğunu sanan kimseye sorarım; "O Varlık nedir"?!


- Vücuduna temiz bakıp, ruhunu kirleten kimsenin ne kısmeti olabilir?!


- Maddi gelirini, manevi makamlar için kullanmayan ve vesile kılmayan insan büyük bir yanlışlık içindedir.


- Ölümden korkan insan, kendisinden korkuyor demektir.


- Allah'ı inkâr eden, kendi varlığını da inkâr eder.


- Her insanın değeri, onun ülkü ve idealiyle ölçülür.


- Filozof, gerçekten nefsini tanımakla rızıklandırılmış insandır. Zira felsefe, insanın nefsini tanımasıdır. "Nefsi tanımak, hikmetin anasıdır."


- Kendine dalmamış, melekut denizinde yüzmemiş ve ceberut alemine varmamış bir insan, seyahat ve yüzmeye ne değer vermiştir?!


- Kendisini sonsuz varlık okyanusunun küçük bir ırmağı olarak görmeyen kimse, nasıl ilim ve marifet tahsil edip yükselebilir?!


- "Ben kimim?" mukaddes vadisine ayak basmamış insanın hiçbir değeri yoktur.


- Muhammedi hitabı (Kur'an-ı Kerim'i) anlamayan ve bu hitaptan yüz çevrin insan, kendisini hiçe satmıştır.


- Tabiatını aklına hâkim kılan insan, her akıllının mahkemesinde mahkûmdur.    

     
- Yaratılışının geçirdiği evreler üzerinde düşünmeyen insa­nın, ticareti baştan zarardadır.


- Kendini bir ekinci, ekilen tohum ve ekin tarlası görmeyen kimse saadet ve mutluluğu tadamaz.


- Kendi ruhuna uygun bir gıda bulmayan insan, boş şeylerden beslenir. Boş şeylerden beslenen ise, boş konuşur ve boş şeylerle uğraşır.


-Tarlasını ayrık otlardan temizlemeyen kişi, bu otlardan za­rar görür.


- "Nefsini tanıyan Rabbini tanır" hadisini doğru anlayan ki­şi; felsefenin temel meselelerini, hikmet-i mütealinin sağlam konularını ve irfani gerçekleri istinbat edebilir (çıkarabilir) bu nedenledir ki, nefsi tanımanın, melekût hazinelerinin anahtarı oldu­ğunu söylemişlerdir. O halde ruhun varlığına, "Nefsini tanıyan Rabb'ini tanır" hadisi en yüce delildir.


- "(Çünkü) O salih olmayan bir iştir", "Her nefsin (hayır ve şerden) yaptıklarını hazır bulduğu o gün...", "Derler ki "Eyvahlar bize, bu kitap nasıl bir şey ki küçük-büyük bırakmayıp her şeyi saymıştır.", "Ve yapıp ettikleri her şeyi önlerinde hazır olarak bulurlar." gibi ayetlere dikkat ve basiretle bakan kimse; insanın, gece-gündüz bütün davranış ve amelleriyle, kendi zatının (öz benliğinin) düzenleyicisi olduğunu ve bu dünyadan, kendisini düzenlediği şekliyle diğer âleme göçeceğini anlar.


- Bir sanat, meslek veya ilim tahsili hususunun içeriğini dü­şünen insan, görür ki, o işlerin bir zahirî ve bir de batım yönü vardır. Bu işlerin kabuk hükmünde olan zahirleri zamanla kaybolur; fakat batını, insanın melekesi olur ve kalıcıdır. Bu meleke sayesinde insan, bir melik veya sultan olarak madde âlemine etki yapıp kendi işlerini yürütmeye muktedir olur. Daha sonra, ilim ve amelin, insanı insan yapan bir cevher olduğunu anlar.


- İlim, amelin önderi ve icat edenidir. İlim erkek, amel ise dişidir. Şairin deyişiyle "Akla göre gökyüzü erkek, yeryüzüyse dişidir, göğün attığı her şeyi, yer yetiştirir." Erkek gökyüzü, kadınsa yeryüzüdür. Zira "Erkekler kadınlar üzerinde sorumlu yöneticilerdir." (Nisa/35)


Bunları düşünen insan, insanın ruhunu ilim; gövdesini (berzah âlemindeki cismini) ise amelinin belirlediğini anlar. Ruhsuz! Gövde gövdesiz ruh olmaz. Ruh gövdeyle, gövde de ruhla vardır.


- Kamil bir şekilde Muhammedi bir keşifle Kadir suresinin sırrına eren insan, insanın soyu üstü bir makama sahip olduğunu anlar. Zira sonsuz bir kitap olan Kur'an-ı Kerim, mükemmel kalp temizliği ve gönül genişliğine sahip olan Peygamber'in (s.a.a) mübarek bünyesine bu gecede (Kadir gecesinde) nazil olmuştur.


- Kur'an ve insanı tanımak hususunda derinleşen insan, Kur'an'ın, kâmil insanın yazılı sureti (şekli) olduğunu ve varlık âleminin de kâmil insanın objektif bir sureti olduğunu anlar.


- Nefsin, kuvveden fiile (güçten pratiğe) yükselirken bilgi edindikçe daha çok bilgi edinmeye hazırlıklı hale geldiğini düşünen insan, nefsin soyutluktan daha üst makamı olduğunu, yani soyut olduğu halde ilerlemesi için hiçbir sınırlama olmadığını anlar.


- İnsanların manevi gıda almak için davet edildikleri ilahi sofra olan şu Muhammedi Hitabı (Kur'an-ı Kerim'i) doğru anlayan kişi, kendi kıymet ve makamını bilir ve kemale ermek yolunda yılmadan çalışır.


- Bilginin hakikatini doğru bir şekilde düşünen ve onun nefsin gözü olduğunu ve nefsi, zulmetten aydınlığa cezp ettiğini bilen insan bilgi nurunu, onun nefis ve zatının özü olduğunu ve böylece de ilim, ,âlim ve malum'un (bilinen) varlık bakımından birleştiğinin sırrına erer.


- İnsanların ahlak ve sıfatlarının eserleriyle hayvanların hal ve fiilleri hususunda düşünen insan, hayvanları, insanları meleklerinin temessüllerini (canlı örnekleri) olduğunu anlar.


- Kendini ebedi bilen insan, ebediyetin fikrinde olur.


- Talep hakkında derince düşünen insan, talep ve matlup (istek ve istenilen şey) arasında bir bağlantı olduğunu; nefsin tevahhud ve temerküz (düşünceyi bir noktada toplamak) olmaksızın kemale ermeyeceğini ve bağlılığın taakkul (akıl etmek) ile bir araya gelmeyeceğini anlar. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

 

"Arif nefsini tanıyıp onu azat eden ve onu Allah'tan uzaklaşmasına sebep olan her şeyden uzak tutandır."


Nefsi tanımak hususunda derinleşen insan, kendisini farklı mertebelere sahip birisi olarak bilir. Bu mertebelerinin her birinin özel hükmü vardır. Aynı zamanda üst mertebe, alt mertebenin ha­kikati ve alt mertebe de üst mertebenin inceltilmiş halidir. Nitekim beden nefsin bir alt mertebesidir. Bununla birilikte mertebelerin gördükleri bütün işler bir tek hüviyetten kaynaklanır.


- Birkaç gün nefsini kontrol altına alıp, ithalat ve ihracatına (alıp verdiklerine) dikkat eden kimse, derdini anlar ve ilacını bulup tedavi eder.


- Ariflere göre kâmil insan, Esma'ül İlahi'nin (ilahi isimlerin) hakikatlerinin açıklayıcısıdır. Filozoflara göre ancak "İmam" kâmil filozoftur. Zira felsefe eşyanın hakikatlerini bilmektir. Eşya ise ob­jektif isimlerdir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyruluyor: "(Allah) Âdem'e bütün isimleri öğretti." (Bakara) ve "Biz her şeyi açıklayıcı olan bir imamda tespit ettik."


- O halde Kur'an, irfan ve burhanın (felsefenin) arasında hiçbir ayrılık yoktur.   

   
- Kendini bir ekin, ekinci, ekin tarlası ve tohum bilen kim­se, her şeyden daha çok ekin ve tarlasıyla uğraşır.


- Nefsini basit (bileşik olmayan ve soyut) bilen kimse, onun ebedi olduğunu anlar. Zira yalnızca bileşik olan şey, yok olur ve fena bulur; bileşik olmayan bir cevher, hem akıl, hem akıl eden ve hem makul'dür.


- Nefsin soyut olduğunun (ister akli, ister akıl üstü soyutluğunun) delilleri üzerinde düşünen kimse, bunların hepsinin tek bir sonuç verdiğini anlar. Bu sonuç da, nefsin bileşik olmayan bir cevher olduğudur.


- Kamil insanın kâinat maddesi üzerindeki tasarrufunu dik­katlice düşünen insan, mucize ve kerametlerin, Allah'ın izniyle onların Kutsileşmiş nefislerinde var olan kudretiyle meydana geldiğini anlar.


- Kendini birkaç gün boyunca boş yemek, boşuna çalış­mak, boş konuşmak veya fazla konuşmak gibi hayvani istek ve lezzetlerden uzak tutan bir insan görür ki, riyazet sonucu, nur ve sefa bulur, eserleri aydınlık ve değer kazanır. O halde riyazet; insanı insan yapan yöntem ve usul, yani vahiy mantığı olan "Şüphesiz ki, bu Kur'an en doğru yola iletir." ilkesi üzere olursa, nefis yaratılış gereği olarak (riyazet sonucu) ilahi kemale ulaşır.


- Batın ve zahirini düşünen insan, batının zahirden asla gaflet etmediğinin hakikatine ulaşır. Hatta uyuyanın uykusunda ve sarhoşun sarhoşluğunda da batın zahirden gaflet etmez. Bu nedenle onlara ulaşan en küçük bir elem ve eziyeti fark ederler. O halde nefsini, "Onu ne bir uyku ve ne de bir uyuklama tutmaz" ayetinin mazharı bulur, basireti açılır ve bilir ki, âlemin batını hayat, ilim ve şuurun özüdür ve batın zahirden asla gaflet etmez, ama zahir başka şeylerle de meşgul olduğundan batından gaflet eder.


- Rüşt ve gelişimini düşünen insan, iki çeşit yemeği oldu­ğunu görür; bir yemeği bedenin gelişmesine, diğer yemeği de ruhunun rüşte ermesine sebep olur. Her biri için de birer ağız vardır. Bedenin ağzı, ağızdır; ruhun ağzı ise kulaktır. Ne bedenin yemeğiyle ruh gelişir ve ne de ruhun yemeğiyle beden gelişir. Su, hayat ve ilmin gölgesi mazharıdır. Beden nefsin bir alt mertebesi ve gölgesidir. Susayan beden hayat gölgesi, olan sudan ister, susayan ruh ise hayatın aslı olan ilmi ister.


İmam Cafer-i Sadık (as), "İnsan yiyeceğine bakmalıdır." ayetinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "İnsan, kimden ilim aldığına bakmalıdır."


- Nefsin bilgisi hususunda derinleşen kimse, bir nazari ve bir de ameli kuvvesinin olduğunu anlar. Nazari kuvveye, "görüş ve bilgi edinme kuvvesi" derler. Ameli kuvveye ise "iş kuvvesi" derler. Bu iki kuvve nefsin iki kanadı mesabesindedir. Nefis bu kanatlarla gerçeklerin doruğuna uçmakta ve "Cennetime gir" ayetinde belirtilen lika (Allah'a ulaşma) cennetine ulaşmaktır.


Nazari kuvvede, kemalin başlangıcı Allah'ı tanımaktır. Ameli kuvvede ise kemalin başlangıcı Allah'a itaattir. İnsanın bu iki kuvvesinin fiiliyat (pratik) yönünden mertebeleri yardır. "Allah, sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir," (Mücadele/22)


"Yaptıkları ameller gereğince her biri için dereceler vardır" (En'am/132)


"Güzel kelimeler O'na (Allah'a) yükselir, salih amel de onu (güzel kelimenin sahibini) yükseltir." (Fatır/20)


Güzel kelimeler, müminlerin temiz ruhlarıdır, salih amel ise ruhu yükselten güzel iş ve akli bilgilerdir.


- Ruhu kemal ve terakki haddine ulaşan kimse, kabirleri, bedenin mezarı gördüğü gibi bedeni de ruhun mezarı görür.


"Sen kabirlerde olana işittirecek değilsin." (Fatır/22) ayetini düşünün.


- Nefis marifetinde  'uyanıklık' merhalesine ulaşan kimse, ilim ve bilginin çoğunun rüya ve hayal olduğunu görür. Nefsin nuru olan ilim, başka bir ilimdir Hadiste, "İlim nurdur. Allah onu istediğinin kalbine yerleştirir." buyrulmaktadır


- Kendi kıymetini bilen kimse; kuvvelerini, ilimleri algılama şebekesi, marifetleri avlama kemendi eder. Zira nefsin fiiliyatı, ilahi bilgiler, ilmi melekeler ve salih amellerdir.


- Nefis marifetini, Rabbini tanıma merdiveni eden kimse, nefsin kuvvelerinin nefse olan nispetini, aynen meleklerin Rabb'e olan nispeti gibi görür.


- İnsani surette varlık âlemi hususunda derinleşen kimse görür ki, eğer insani suret olmasaydı ne akli feyizler, ne nefsi isti­fadeler ve ne de şer'i siyasetler olurdu.


- Nefsin fıtratını bilen insan, sırrını (ruhunu) Kutsi Ceberrut'a (Allah'a) yöneltir. Zira bilir ki, insandaki akıl ve nefis oldukça latif olduğundan her neye yönelse onun şeklini alır.


- Şuurlu ve uyanık nefse sahip olan insan, kalbiyle Allah'a yönelir ve İmam Cafer-i Sadık'ın (a.s) "Kalp Allah'ın haremidir. Allah'ın hareminde Allah'tan başkasına yer vermeyin" buyurduğunu kulağına küpe yapar.


- Hikmeti olan ve nefsini bu maddi âlemden alıkoyan insan, bazen nefsinin levhasında birtakım tecelliler müşahede eder. Bazen de tecelli üstü hakikatleri kavrar. Böylece de anlar ki; in­sanda uyku, hipnotizma, bayılma, korku ve can çekişme gibi du­rumlarda baş gösteren madde üstü tecelliler ve görüntülerin meydana gelmesinde bu gibi hallerin hiçbirisinin özel bir gerekliliği yoktur. Bunların meydana gelmesinde yegâne şart, madde âleminden yüz çevirmek ve dünyevi ilgileri koparıp atmaktır.


- Nefsine ulaşan tecellilerin hakkında düşünen insan, bu tecellilerin sadece şahsı için hâsıl olan ve başkalarının bilmediği bir idrak çeşidi olduğunu anlar. "O da düzgün bir beşer kılığında ona görünmüştü." (Meryem/17) Bu hikmetli hükmünde adalet ölçüsü vardır. Bu da "ona" kelimesindeki sim kavramakla anlaşılır.
"Ve doğrusu insana, kendi çabasından başkası yoktur" ayetindeki "insana" kelimesini dikkatlice düşünmek gerekir.


İnsanın çeşitli âlemdeki durumu hakkında "göründü" vb. tabirlerle ifade edilen hakikatlerin hepsi de mezkûr beyandaki "ona" kelimesi ile ifade edilen gerçeğe dönmektedir.


- Görme, duyma, koklama, tatma, dokunma, hayal ve ve­him algılarından ibaret olan yedi duyusunu dikkatlice inceleyen bir insan, bu duygularının onun kazanma kapılan olduğunu anlar. O halde bu duygular, aklın emri ve tedbiri altında olmazsa, insanı cehenneme götüren yedi kapı olurlar. Ama aklın emri ve tedbiri altında olursa, (akılla birlikte) sekiz cennet kapısı olurlar. Bu nedenle "herkesin kendisi, kendisinin cennet ve cehennemidir."


- Murakabe (kendini gözetme) nimetiyle rızıklanan bir insan bilir ki, murakabe (nefsi kontrol) güçlü oldukça tecelliler, idrakler ve rüyalar daha berrak ve saf, berzahi haberler olan ibareler de daha beliğ ve fasih olur.


- İnsanları düşünen kimse, her iş ve her yerde üstünlüğün idrake ait olduğunu görür. İdrak ve ilimle güçlenir. Böylece idrak ve ilmi daha çok, daha yüce olan diğerlerinden önde olur.


- İlim nuru, salih amel nuruyla birlikte olunca "nur üstüne nur" şerefiyle şereflenir ve makamı kat kat yücelir.


- Cisim ve ruhu hakkında düşünen insan, cisim ve ruhunun İmam Ali (as)'in beyan ettiği şu altı durumun hükmü altında oldu­ğunu görür.


Hz. İmam Ali (as) buyuruyor ki:


 "Cismin, altı durumu vardır. Sıhhat, hastalık, hayat, ölüm, uyku ve uyanıklık. Ruhun da altı durumu vardır: Hayatı ilim, ölümü cehalet, hastalığı şüphe, sıhhati yakin, uykusu gaflet ve uyanıklığıysa hıfz'dır."


- Gaflet uykusundan uyanan kimse, uyuyanlardan ve ölü­lerden uzaklaşarak ebedi hayati arzular; gözü ağrıyan birisinin, göz doktorunu aradığından daha şiddetli bir şekilde hayat veren bir varlığı arar durur.


Ashaptan birisi, Rasulullah'a (s.a.a) bir gün şöyle sordu;"(Aynı zamanda) bir cenaze merasimi ve bir ilim meclisiyle karşılaştığımda hangisinde bulunmamı seversiniz.'" Rasulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:


"Eğer cenazeyi kefenleyip gömecek birileri varsa, âlimin meclisinde hazır bulunman bin cenaze merasimine katılmandan daha faziletlidir."


- İnsan sadece cismani bünyeden ibaret olmadığı gibi sadece ruhtan da ibaret değildir, inzimamı (mürekkep) bir şekilde ruh ve bedenden oluşan bir şey de değildir. Aksine, insan tek bir hakikattir ki, bedeni onun bir alt mertebesidir ve bir tek hüviyet ve şahsiyeti vardır. Hakikatte "ben" diye tabir edilen şeydir.


"O, yarattığı her şeyi en güzel yaratandır ve insanı yaratmaya da bir çamurdan başladı. Sonra onun soyunu bir özden, bayağı bir sudan yaratmıştır. "(Secde/7-8)


"Andolsun, insanı, kuru bir çamurdan şekillenmiş, bir balçık­tan yarattık" (Hicr/26)


"Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık... Sonra bir başka yaratılışla onu inşa ettik. Yaratıcılarn en güzeli olan Allah ne yücedir." (Müminun/14)


İşte bu bayağı bir sudan ve kuru bir çamurdan yaratılan in­san, yavaş yavaş bir makama ulaşır ki, onun hakkında "sonra bir başka yaratılışla onu inşa ettik." denir. İnşa; başka bir şeyi vücuda getirmek, yeni bir şey icad etmek demektir. Yani o dünyevi varlık, semavi varlık haline gelmiş ve o önceki maddi varlık, insan ol­muştur.


- Maddi yiyecekler hususunda düşünen kimse bilir ki, mi­deyi çok doldurmak aptallığa sebep olur ve zekâyı zayıflatır.


- Allah'ın zikriyle ünsiyet edinmeyen insan, insan değildir.


- Manevi seyrine dikkatlice bakan kimse bilir ki, saadet nurunun doğuşunu müşahede etmek "lika cenneti" ne yükselmek ve ilahi keşifler, himmet ve istikamet ehlinin özellikleridir. "Laftan başka bir nasibi olmayan geçici bir hal sahibinin özellikleri değildir.


- Arzu ve istekleri hakkında düşünen insan devamlı olarak kemale ulaşmak istediğini görür ve anlar ki, bir şey kâmil olmadıkça talibi olmaz. Bu nedenle kendisinin ham ve nakıs kalmasına razı olmaz.


- Duyu organları ve aklının faaliyetleri hakkında düşünen insan, onların, insanın beka ve muhafazası için birer bekçi olduklarını görür. Mesela, insan yemek yerken göz bir nöbetçi gibi yemeği diğer şeylerden ayırt eder ve göz izin verince yemeğe el uzanır, ama bu defa dokunma duyusu izin vermez, zira yemek sıcaktır; çok sıcak değilse bu defa burun devreye girer ve ağzına kadar götürdüğü yemeğin kokusunu denetler; eğer kötü kokuyor ise yemesine izin vermez, güzel kokuyorsa müsaade eder, bu de­fa tatma duyusu olan dil, devreye girerek yemeği denetler, tadı hoş ise yemesine izin verir.


Böylece her yemek dört bekçinin kontrolünden geçtikten sonra yenilmeye hazır vaziyete gelir. Bu kontrollerden sonra, insan dışındaki canlılar (hayvanlar) için bir bekleme söz konusu olmaz. Ama yemeği yemek isteyen insan ise, gaybi bir bekçi olan akıl, ona şöyle seslenir: O duyuların hepsi doğru söylediler. Bu yemek senin bedenin için iyidir. Ama sen in­sansın. Senin gerçeğin, ruh adındaki bir hakikattir; bu beden ise onun bir gölgesi, duyular da onun hizmetçileridir. Bu yemek şüphelidir, haramdır, yetim malıdır, sakın yeme! Ruhun için zararlıdır. Bu gibi yemeklerin ruha olan zararı, zehirli bir yemeğin bedene olan zararından çok daha fazladır.

- Kendini seven diğer yaratılmışları da sever. Çünkü hepsi onun için çalışıyor.


- Kırk gün nefsini kontrol eden kimsenin kalbinden diline hikmet çeşmeleri akar.


Rasulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:


"Her kim kırk gün Allah için ihlâslı olursa, kalbinden diline hikmet çeşmeleri dökülür."


- Kendini sonsuz varlık okyanusunun küçük bir kanalı gö­ren insan, tüm varlıkların birbiriyle bağlantılı olduğunu ve bu kanaldan onlara ulaşması gerektiğini anlar.


Vücut okyanusunun bir ırmağıyız hepimiz.


Gayb ve şühuttan bir defteriz hepimiz.


O, Vacib'ül Vücud'un mazharıyız hepimiz.


Kendi nefsinin cevheri hakkında bir saat düşünen insan anlar ki, nefis cevherini bizzat kendisi helak etmezse, başka hiç kimse onu helak edemez ve anlar ki, nefsi helak olmaktan kurtaran, bilinç ve ameldir.


- Derdi olmayan, insan değildir...


- Vücudunun belirginleşmesi hususunda düşünen insan, tüm kuvvet ve idrakinin, akim ışığı altında olduğunu anlar. Buna düşünsel idrak de denir. Zira insanın diğer varlıklardan üstünlüğünü, düşünen bir nefse sahip olmasıyladır. Nefis, tek başına bütün kuvvelerin birikimi ve akıl da kuvvelerin sultanıdır. Bu nedenle düşünce ve akıl bütün kuvvelerde mevcuttur.


O halde insanın dokunması düşünsel ve akli dokunmadır. Hakeza diğer kuvveler de, sultanları olan aklın niteliğini kazanmışlardır ve adeta her biri zayıflatılmış akıldırlar.Hayvanların kuvvelerinin sultanı ise vehimdir ve bu mertebe­nin üstüne çıkamazlar. Tüm idrakleri vehmidir. Dolayısıyla hay­vanların kuvvelerinin hepsi, vehmin zayıflatılmış şeklidir.


Bu nedenle insan, tümü akla bağlı olan organlarıyla bilinmezi keşfetmeye başlar. Zahirden, akıllar ve ilimlerin nurlu ve mukaddes âlemi, soyut varlıkların melekût diyarı ve hakikatlerin hazineleri olan batına sefer eder. Ama hayvan mahsusat âleminden dışına çıkamaz. Bu nedenle de vehmine esir olan ve vehmi galip gelen insanlar, duyu mertebesinde ve hayvani hükümde kalıp mahsusat âleminden çıkamamış kimselerdir.


Kendi yaşayışına bakan kimse, diğer insanların kendine hizmet ettiğini görür. O halde kendisinin de çalışkan bir toplum bireyi olmaması, topluma hizmet etmemesi insafsızlık olur. Zira böyle bir insan başkalarına yük olur. Bir hadiste "İnsanların en kötüsü başkalarına yük olanıdır." buyrulmaktadır.


Anne ve babanın evlatları hakkında yaptığı işler üzerinde düşünen insan görür ki, anne ve babanın evlatları hakkında yaptığı her şey rahmettir. Anne ve babanın gazaplanması, evladın küstahlığı ve itaatsizliği yüzündendir. Buradan da,"Ey rahmeti gazabından öne geçen Allah'ım!" duasının sırrına erer. Böylece kendini o yüce ismin mazharı görür. Cennetin asli, cehennemin ise fer'i olduğunu anlar.


- Kur'an ve insan hakkında düşünen kimse, Kur'an'ı, Allah'ın "rahim" isminden kaynaklanan rahmetinin nimetleriyle dolu ve insana özgü bir sofra olduğunu görür. Ve onu, Allah'ın kitabı olduğu için sonsuz bulur. "De ki: herkes kendi yaratılışına göre davranır." (İsra/83)


- Kur'an'ın harfleri muammalı, ayetleri hazineler, sureleri hikmet şehirleri, giriş kapısı da rahmet kapısı olan Bismillahirrahmanirrahim'dir. Bu kitap, en güzel şekilde yaratılana vakfedilmiştir. Vakfeden, Rahman, vakfedilense insandır.


- Ayrıca bilmek gerekir ki, insanı insan yapan, ilim ve ameldir. Amel mükâfatın özüdür. İnsanın ahiretteki sureti de dünyadaki amelinin sonucudur.


- Rabbi'yle olan niteliksiz ilişkisini doğru bir şekilde düşünen insan anlar ki, namaz müşahedenin nedenidir. Mahbubu müşahede etmek ise muhibbin göz nurudur. Bu yüzden Rasulullah (s.a.a), "Göz nurum, namazda karar kılınmıştır" buyurmaktadır ve namaz münacat olduğu için de Hakk'ın zikridir.


- İnsanın yaratılıştaki değerini düşünen kimse, insanın, her yaratılmışın ölçüsü, kıymeti ve değeri olduğunu anlar. Yani insan, ilim ve hislerin, malumat ve mahsusatın (hissedilen ve biline şeylerin) ölçüsü olduğunu fark eder. Her varlığın değeri, insanın varlı­ğıyla ilişkilidir; insanın ondan istifadesine bağlıdır.


- Tüm varlıklarda, âlemlerde ve mertebelerde ilmi seyirde bulunan varlık, sadece insandır. Onun hiçbir makamda durma zorunluluğu yoktur."

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler