22 Ekim 2018 Pazartesi Saat:
19:38
11-04-2018
  

İlâhî Müjde Geleneği: Bi’set Bayramı

“Ey Muhammed! Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez.”

Facebook da Paylaş

 

 

 

Yüce Allah'ın hikmeti ve rahmeti insanlığı hidayet yoluna taşıyan peygamberlerin gönderilmesini gerekli kıldı. Öyle ki, bu peygamberlerin ilkelerini taşıdıkları hidayet yolu insanlığı içgüdü döneminden akıl dönemine, içgüdülere ve kaba-kuvvete dayanan çatışma mantığından dayanağı kanun olan düzen dönemine çıkardı... Böylece insanlık, peygamberlikler sayesinde biyolojik bir hayvanî yapıdan çıkarak aklî ve ruhî bir aşamaya yükseldi. Peygamberlikler, insan için kan bağına dayalı biyolojik birlikten daha üst düzeyli bir birlik projesi gerçekleştirdi. Bu proje inanç esasına dayalı birlik projesidir. Bu yolla insanlar arası ilişkiler maddî ilişkiler düzeyini aşarak manevî ilişkiler düzeyine yükseldi.

 

Peygamberlik döneminin güneşi doğduktan sonra, insan türü arasında çıkan anlaşmazlıklar mânâ nitelikli, din ve inanç kaynaklı anlaşmazlıklara dönüştü. Başka bir deyişle peygamberler vasıtasıyla getirilen dinin gelmesi ile insanlar arasındaki çatışma sebepleri ortadan kalkmadı. Tersine devam edip çeşitlendi. Fakat dinin gelmesinden sonra bu alandaki kaynak içgüdü olmaktan çıkıp onun yerini kanun aldı. Dinin içerdiği kanun ise insanlar arası birliğin, dayanışmanın ve gelişmenin değişmez nitelikli temelini oluşturur.

 

İmam Ali (s.a) Nehcü'l Belâğa'daki hutbelerinin birincisinde âlemin ve Hz. Âdem'in yaratılışını ve yeryüzüne yerleştirilmesini gözden geçirdikten sonra, peygamberlik güneşinin doğuşunun yüzyıllar boyunca nur halkaları hâlinde insan tarihinde ve kemale doğru hareketinde eksen olduğunu belirtmiştir. Kur'ân-ı Kerim de tarihe bakış yöntemini açıklarken bu noktayı açıkça vurguluyor.

 

İmam Ali (s.a) sözünü ettiğimiz hutbesinde şöyle buyuruyor:

 

“...Ta ki münezzeh olan Allah vaadini yerine getirmek, nübüvvetini tamamlamak ve peygamberlere verdiği sözü tutmak için, alâmetleri meşhur ve doğumu yüce olan Allah'ın Resulü Muhammed'i (s.a.a) gönderdi.

 

Yeryüzü ehli o gün çeşitli dinler, dağınık istekler ve farklı yollara yönelmişlerdi. Kimisi Allah'ı yaratıklarına benzetmiş, kimisi isminde ilhada düşmüş (müsemmanın hakikatinde yanılgıya düşmüş), kimisi de başkasına işaret etmişti (şirk koşmuştu).

 

Derken Allah onun vasıtasıyla onları hidayete erdirdi ve konumu bereketiyle onları cehaletten kurtardı.”

 

Bi’set Bayramı

 

Resulullah (s.a.a), 40 yaşındaReceb’in 27. günü yani M. 610’da peygamberliğe seçildi.[1]

 

Hz. İmam Hasan Askeri’den nakledilen rivayete göre, Hz. Peygamber’in ömründen 40 yıl geçtiğinde Allah Teala, O’nun kalbini herkesin kalbinden daha yumuşak, daha huşulu, daha itaatli ve daha büyük gördü. Bundan dolayı O’nun gözlerine diğer bir nur verdi, gökyüzünün kapılarının açılmasını emretti, melekler akın akın yeryüzüne geldiler. Hz. Peygamber (s.a.a) onlara bakıyor ve onları görüyordu.

 

Allah Teala kendi rahmetini arşından Hz. Peygamber’in başına kadar yaydı. Cebrail, aşağı inerek, yerle göklerin arasını kapladı. Hz. Peygamber’in mübarek omzundan tutarak şöyle dedi:

 

“Ey Muhammed, oku!”

 

Peygamber (s.a.a); “Ne okuyayım?” dedi.

 

Cebrail şöyle dedi:

 

 “اقرء باسم ربک الذی خلق ؛ خلق الانسان من علق

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.”[2]

 

Ondan sonra Cebrail ilahi vahiyleri Hz. Peygamber’e ulaştırdı...

 

Melekler gökyüzüne yükseldiklerinde, Peygamber (s.a.a) Mekke’yle üç mil mesafesi olan Hıra dağından aşağı indi. Yücelik nurları O’nu sarmıştı, kimsenin O’na bakmaya gücü yoktu. Her ağaç, ot ve taşın yanından geçtiğinde anlaşılır bir dille şöyle diyorlardı:

 

 “Selam olsun sana ey Allah’ın peygamberi! Selam olsun sana ey Allah’ın elçisi!”

 

Peygamber (s.a.a) Hatice-i Kubra’nın evine girdiğinde ev, yüzünün nurundan aydınlandı. Hatice; “Ya Muhammed! Sende gördüğüm bu nur nedir?” diye sordu.

 

Peygamber (s.a.a) cevabında şöyle buyurdular: “Bu peygamberlik nurudur; lâ ilâhe illellah Muhammed’un Resulullah de.”

 

Hatice hemen Allah’ın birliğine ve Peygamber’in Allah’ın elçisi olduğuna ikrar ederek O’na iman etti.

 

Hz. Muhammed’in Üstün Oluşu

 

Yüce Allah tüm varlıklar içerisinde en üstün insan olan Hz. Muhammedi peygamberliğe seçti. Acaba bunun nedeni ne idi?

 

Bu sorunun cevabını bizzat Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

 

Ey Ahmed! Niçin seni diğer peygamberlerden üstün kıldığımı biliyor musun?

 

Arz etti: Hayır Allah'ım.

 

Buyurdu: Yakînin, güzel ahlakın, cömertliğin ve insanlara karşı çok sevecen olman dolayısıyla üstün kıldım.”

 

Yüce Allah başka kimselerin, yaratılmışların en hayırlısı olan Hz. Muhammed’de bulunan en üstün özellikleri bilip onlarla amel etmesi için böyle bir soru sormaktadır. Hz. Peygamber de saygıdan dolayı ve bütün ilminin Allah’tan olduğunu göstermek için “bilmediğini” arz ediyor. Sonrasında Yüce Allah, Hz. Muhammed’i diğer bütün peygamberlerden üstün kılan özelliklerini şöyle sıralıyor:

 

1- Yakînin Çok Oluşu

 

Yakîn insandan insana değişmekte ve sayısız dereceleri bulunmaktadır. Bazılarının yakîni çok bazılarının ise azdır, ama sonuçta bütün peygamberler yakîne ulaşmış kimselerdir. Peygamberlerin içinde yakînde en üst derecede olanlar, imamet makamına ulaşan peygamberlerdir. Bu peygamberlerin içerisinde en mükemmel şekilde yakîne ulaşanı ise Hz. Muhammed’dir. Yakînin en üst derecesi O’nda bulunmaktadır, bu yüzden de diğer peygamberlerden daha üstündür.

 

2- Cömert Oluşu

 

Hiç kimseden hiçbir şeyini esirgemezdi, elinden geldiği kadar insanların yardımına koşardı.

 

3- Güzel Ahlaklı Oluşu

 

Hz. Peygamber, herkese karşı sevecen, güler yüzlü ve sevgi doluydu, hatta düşmanlarına karşı bile en güzel şekilde davranırdı.

 

4- Bütün İnsanları Çok Sevmesi

 

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, Peygamber’in bu özelliğini şu şekilde buyurmaktadır:

 

Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”[3]

 

Yüce Allah, Resûl-ü Ekrem (s.a.a.)’in diğer peygamberlerden niçin üstün olduğunu belirttikten sonra, şöyle buyurmaktadır:

 

İşte yeryüzünün sarsılmaz direkleri ancak bu sıfatlarla böyle oldular.

 

Bu büyük insanlar yeryüzünün direkleri, sağlam sütunlarıdırlar. Bunlar sayesinde dünya devamlılığını korumaktadır, eğer böyle insanlar olmasaydı, her şey yok olup giderdi. Hadisin orijinal metninde geçen “evtâd” kelimesinden de anlaşılan; peygamber olmayan bazı insanların da yeryüzünün direkleri olduğudur ve bu makama ulaşan kimseler mutlaka bu dört özelliğe sahiptirler.

 

 

Nûr dağı bir gece, nûra büründü

Ufukta yüce bir melek göründü

Rûh-ul Emîn "Oku" emriyle indi

Artık ilim, artık hikmet vaktidir

 

Geldi maveradan mukaddes nida

Örtüye bürünmüş, Emîn-i Hüdâ!

Durma kalk ayağa, kalk ey Mustafâ

Artık halkı Hakk'a, davet vaktidir

 

İnsanlar susamış insanlığına

Adaletin hatta bir anlığına

Bir gece fazîlet mihmanlığına

Ey rahmet madeni, imdât vaktidir

 

Zayıflar, köleler, zulümden sızlar

Topraklar altında, inliyor kızlar

Yollara hâkim hep bütün yolsuzlar

Yeter artık, hakkın devlet vaktidir

 

Her yeri bürümüş, karanlık, vahşet

Üstünlük ölçüsü, servet, aşîret

Mazlûmlar zincirde, bekliyor himmet

Artık âlemlere rahmet vaktidir

 

Tevhit merkezinde, putlar ayakta

Değerler yok olmuş, insan batakta

Aydınlığa karşı, Şeytân atakta

Kalk ayağa, nura hicret vaktidir

 

Kalk ayağa, âlem nur ile dolsun

Karanlık son bulsun, diken gül olsun

Küfrün şirkin benzi sararıp solsun

Seninle âleme minnet vaktidir

 

Kalk seninle mazlum ümidvâr olsun

Zâlime, kâfire, âlem dar olsun

Bi'setinle canlar, hep bahar olsun

Cehennem son bulsun, cennet vaktidir

 

Gam yeme başında Hakk'ın eli var

Firavunlar boğan, nice nîli var

Yanında Şir-i Hak olan Ali var

Geçit yok zillete, izzet vaktidir

 

O günlerden geçmiş, bin dört yüz sene

Döndü câhilliğe, insanlar yine

Hak geride, bâtıl çıkmıştır öne

Yine hakikatın, uzlet vaktidir

 

Bak, ya Resûlallâh, dinin gurbette

Yoktur bir nişâne, senden ümmette

Muminler cephesi, bin bir mihnette

Bugün, yeniden bir bi'set vaktidir

 

Hani buyurmuştun bize: "Ey ümmet!

Kur'ân ve Ehl-iBeyt size emanet"

Kur'ân'dan uzağız, Sünnet'e hasret

Saâdet devrine, avdet vaktidir

 

Musa Aydın

 

 

Ayet ve Hadisler

 

Muhammed (s.a.a) Allah’ın Elçisidir.

 

Kur’an:

 

“Muhammed Allah’ın elçisidir.”[4]

 

“And olsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, iman edenlere şefkatli ve merhametli bir elçi gelmiştir.”[5]

 

“De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım; ancak bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Rabbine kavuşmayı uman kimse salih amel işlesin ve Rabbine kullukta hiç kimseyi ortak koşmasın.”[6]

 

“Biz seni şâhid, müjdeci, uyarıcı; Allah’ın izniyle O’na çağıran, nurlandıran bir ışık olarak göndermişizdir.”[7]

 

Resulullah (s.a.a), kendisinin, neden Muhammed, Ahmet, Ebu’l-Kasım, Beşir, Nezir ve Dai olarak adlandırıldığını soran Yahudi’ye şöyle buyurmuştur: “Muhammed (övülmüş) olarak adlandırılmamın sebebi, şüphesiz yeryüzünde övüldüğüm içindir. Ebu’l-Kasım (bölenin babası) olarak adlandırılmamın sebebi  aziz ve celil olan Allah’ın kıyamet günü ateşin bir bölümünü ayırması, ilk ve son insanlardan bana küfredenleri ateşe koyması ve cenneti de bir bölüme ayrıması ve bana iman edenleri ve nübuvvetimi ikrarda bulunanları cennete koyması hasebiyledir. Dai (davet eden) olarak adlandırılmamın sebebi ise şüphesiz ben insanları aziz ve celil olan Rabbimin dinine davet ettiğimden dolayıdır. Nezir (uyaran) olarak adlandırılmamın sebebi ise, şüphesiz bana isyan edenleri ateş ile uyarmam sebebiyledir. Beşir (müjdeleyen)  olarak adlandırılmamın sebebi de şüphesiz bana itaat edenleri cennetle müjdelemem sebebiyledir.”[8]

 

 

Ali’nin (a.s) Diliyle Muhammed (s.a.a)

 

 

İmam Ali (a.s), Kufe mescidinde kılıcını kuşandığı bir sırada kendisine Peygamberin (cismani) özelliklerini soran birisine şöyle buyurmuştur: “Allah Resulü’nün (s.a.a) beyaz ve kırmızıya çalan bir yüzü, iri ve siyah gözleri, düz ve yumuşak saçları, gür sakalı, dolgun olmayan ve kemikli yanakları, kulak memesine kadar uzanan saçları, gümüş bir ibriği andıran boynu vardı ve boğazının altından karnına kadar ney gibi biten kıldan ince bir çizgi vardı. Ondan başka göğsünde ve karnında bir kıl yoktu. El ve ayakları kalın ve kemikli idi. Yol yürüdüğünde yokuştan aşağı iner gibi yürür, kalktığında da seri ve çabuk davranırdı. Bir yöne dönünce bütün bedeniyle dönerdi. Yüzündeki ter taneleri bir inci gibiydi. Bedeninin teri miskten daha güzel kokuyordu. Ne kısa boyluydu, ne de uzun. Ne güçsüz idi ne de düşük. Onun gibi birini ne ondan önce ve ne de ondan sonra gördüm.”[9]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah, sütten kesildiği andan itibaren meleklerin büyüklerinden birini ona (s.a.a) arkadaş etmişti. O melek, ona gece gündüz yüceliklerin yolunu, alemin güzel ahlakını öğretirdi… Her yıl Hira dağına çekilirdi, onu ben görürdüm, benden başkası da görmezdi. O gün İslam Resulullah ve Hatice’nin evinden başka hiç bir evde yoktu; ben de onların üçüncüsüydüm. Vahyin ve risaletin nurunu görür, nübüvvetinin kokusunu duyardım. Gerçekten de ona (s.a.a) vahiy geldiği zaman, şeytanın inlemesini duydum da “Ya Resulullah! Bu inleme nedir?” dedim. “Bu kendisine kulluk edilmesinden ümidini kesen şeytandır. Benim duyduğumu duyuyor, gördüğümü görüyorsun. Ancak sen nebi değilsin, vezirsin ve hayır üzeresin” dedi. Kureyş’in ileri gelenleri ona (s.a.a) geldiğinde onunla beraberdim. “Ya Muhammed! Sen atalarından ve ailenden hiç kimsenin bulunmadığı büyük bir iddiada bulunuyorsun, biz senden, nebi ve resul olduğunu bilmemizi sağlayacak bir şey göstermeni istiyoruz. Eğer yapmazsan, seni sihirbaz ve yalancı biliriz” dediler. Resulullah (s.a.a) “Ne istiyorsunuz?” dedi. “Bizim için şu ağacı çağır da köküyle beraber yerinden sökülüp yanına gelsin” dediler. O (s.a.a) , “Allah şüphesiz her şeye kadirdir; eğer Allah sizin için bunu yaparsa hakka iman ederek şahadet eder misiniz?” dedi. “Evet” dediler. “İstediğinizi size göstereceğim, hayra dönmeyeceğinizi de biliyorum. İçinizde (Bedir’de) kuyuya atılacak, (Hendek’te) hiziplere ayrılacak kimseler var” dedi. Sonra “Ey ağaç eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyor ve benim Allah’ın Resulü olduğumu biliyorsan, Allah’ın izniyle kökünle beraber sökül ve önümde dur” dedi. Onu hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki ağaç yerinden söküldü, şiddetli bir gürültü kopardı, kuşun kanatlarını çırpması gibi ses çıkararak yerinden sökülüp geldi, dalları kuşların kanatları gibi birbirine değerek Resulullah’ın (s.a.a) önünde durdu. En yüksek dalı Resulullah’ın (s.a.a) üzerine, bazı dalları da benim omuzlarıma geldi. Ben Resulullah’ın (s.a.a) sağındaydım. Onlar bunu gördükleri zaman kibirlenip böbürlenerek “Ona emret tekrar gelsin fakat yarısı orada kalsın” dediler. O da bunu emretti. O da daha şaşırtıcı bir şekilde daha şiddetli bir sesle yarım olarak geldi; neredeyse Resulullah’a (s.a.a) sarılacaktı. İnkar ve kibir dolu olarak “Tekrar bu yarısına emret de geldiği gibi öbür yarısına dönsün” dediler. Resulullah, o yarıya emretti ve o da döndü. “Allah’tan başka ilah yoktur; ben sana iman edenlerin ilkiyim ya Resulullah” dedim. “Sözünü yüceltmek, nübüvvetini tasdik etmek için Allah’ın emriyle bu ağacın emredileni yaptığını ikrar edenlerin de ilkiyim” dedim. Onların hepsi birden; “Hayır, sihirbaz ve yalancıdır. Sihrinin şaşırtıcılığı bu işi kolaylaştırdı. Bu işinde ancak bunun (beni kastediyorlardı) gibiler sana inanabilir” dediler. Ben, Allah yolunda olan, kınayıcının kınamasına aldırış etmeyen, simaları sıddıkların siması, sözleri iyilerin sözleri olan bir toplumdanım. Onlar geceyi (ibadetle) ihya ederler, gündüzün yol gösteren işaretleri olurlar. Onlar, Kur’an’a sımsıkı sarılmışlardır. Allah’ın ve Resulünün sünnetlerini diriltirler, kibirlenmezler, büyüklük taslamazlar, hıyanet etmezler, bozgunculuk yapmazlar. Kalpleri cennette, bedenleri ameldedir”[10]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ben Mekke’de Peygamber (s.a.a) ile birlikteydim. Onunla birlikte şehrin etrafındaki bölgelerden birine gittik. Peygamberin yolda gördüğü dağ, toprak ve ağaç kendisine şöyle sesleniyordu: “Selam olsun sana ey Allah’ın Resulü!”[11]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “(Halk dalalet içindeydi.) Derken Allah Muhammed'i (s.a.a) şahit, müjdeleyici ve korkutucu olarak ümmetine gönderdi. Çocukluğunda insanların en hayırlısı, olgunluğunda en seçkini idi. Ahlak bakımından temizlerin en temiz kılınmışıydı. Cömertlik bakımından kendisinden hayır umulanların en cömerti idi.”[12]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “O’nu nebiler soyundan, ışıklar saçan en yüce yerden, Mekke’nin göbeğinden, karanlıkları aydınlatan nurlardan, hikmet kaynaklarından seçmiştir.”[13]

 

İmam Ali (a.s) hakeza şöyle buyurmuştur: “O, görevini aşikar kıldı, rabbinin mesajlarını iletti. Böylece Allah onun vesilesiyle insanlar arasında barışı hakim kıldı. Yolları güvenli kıldı, kan dökülmesini önledi. Kinli kalpleri yakin (ölüm) gelip çatıncaya kadar birbirine ısındırdı.”[14]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sonunda şanı yüce olan Allah’ın lütfü Muhammed’e (s.a.a) ulaştı. Onu en yüce kaynaktan, en değerli ekin toprakla­rından; enbiyasını açığa çıkardığı ve eminlerini seçtiği ağaçtan çıkarmıştır. Soyu soyların, ailesi ailelerin, şece­resi şecerecilerin en hayırlısıdır. Yolu itidal, sünneti rüşt (olgunluk), sözü furkan (hakla batılı ayıran), hükmü adil olandır.”[15]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “O (Peygamber), dertlerine deva bulmak için tıp bilgisiyle hastalarını dolaşan bir hekimdir. İlaçlarını hazırlamış, tıp malzemelerini ısıtmıştır ve ihtiyaç duyulduğunda onlarla kör gönülleri, sağır kulakları, söylemez dilleri iyileştirir. Gaflet ve şaşkınlık içinde olanları ilaçlarıyla iyileştirmek için arar bulur. Ama (Ümeyyeoğulları) hikmet nuruyla nurlanmamış, nurlu ilimlerin ışığıyla aydınlanmamış kimselerdir. Onlar bu durumda otlayan dört ayaklı hayvanlara benzemekte; katılıklar, kayaları taşları andırmaktadır.”[16]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah, emrini bildirmek, uyarısını söylemek için onu gönder­miştir. O da emin olarak eda etmiş, kamil olarak geçip gitmiş ve aramıza hak bayrağını bırakıp gitmiştir.”[17]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hakeza şahadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Onu meşhur bir din, aktarılmış bir ilim, yazılmış bir kitap, parıldayan bir nur, ışıldayan bir ışık ve insanlar arasında hükmeden bir emirle şüpheleri gidermek, apaçık delillerle delillendirmek, mucizeleriyle sakındırmak ve cezalarla korkutmak için gönderdi. O zaman in­sanlar din ipini koparan fitnelere düşmüştü.”[18]

 

 

Bi’set Anında Dünyanın Durumu

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah onu insanlar şaşkınlık içinde delalete düşmüş­ken gönderdi. Fitneye dalmışlar, heva ve hevesleri onları azdır­mıştı. Kibirleri ayaklarını kaydırmıştı.”[19]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dalalet karanlığından sonra ülkeleri onunla aydınlattı. Her şeye galip gelip kuşatan cehaleti, sınır tanımayan zulmü, cefayı onunla giderdi. İnsanlar haramları helal sayıyor, alimlerini hor görüyor, ilahi şeriatten habersiz yaşayıp küfür üzere ölüyorlardı.”[20]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah, onu hiç bir dikili işaretin kalmadığı, hiç bir aydınlatıcı meşalenin olmadığı ve apaçık bir yolun bulunmadığı bir zamanda göndermiştir.”[21]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah onu, insanların fitne kargaşalığı içerisinde bulunduğu, şaşkınlık dalgalarının dalgalandığı, helaket gemlerinin kendilerini yönlendirdiği ve kalplerini sapıklık kilitlerinin kilitlediği bir dönemde gönderdi.”[22]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Onu hidayet nişanelerinin yıprandığı, dinin yollarının yok olduğu bir dönemde gön­dermiştir. O da, hakkı aşikar kılmış, halka nasihat etmiştir.”[23]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah Muhammed’i (s.a.a) gönder­diği vakit Araplar içinde ne bir kitap okuyan vardı, ne bir peygam­berlik iddia eden. (Daha sonra) Peygamber onlara kıla­vuzluk etti. Onları yurtlarına yerleştirdi ve onları kurtuluş yerlerine ulaştırdı.”[24]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Muhammed’i (s.a.a) gönderdiğinde, Araplar arasında ne bir kitap okuyan, ne nübüvvet iddiasında bulunan ve ne de vahiy geldiğini söyleyen vardı. O, kendisine itaat eden­lerle beraber, isyan edenlere karşı savaştı ve onları ölüm gelip çatmadan kurtuluşlarının olduğu yere sevk etti.”[25]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Yeryüzü ehli o gün çeşitli dinler, dağınık istekler ve farklı yollara yönelmişlerdi. Kimisi Allah’ı yara­tıklarına benzetmiş, kimisi isminde ilhada düşmüş (mü­semmanın hakikatinde yanılgıya düşmüş) kimisi de başka­sına işaret etmişti. (şirk koşmuştu.) Böylece Allah Pey­gamber vasıtasıyla onları hidayete erdirdi ve onları ceha­letten kurtardı.”[26]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Onu, (Hz. Muhammed’i) resullerin yollanmasına ara verildiği, ümmetle­rin uzun gaflet uykusuna dalıp gittiği, sağlamlığın çözüldüğü bir zamanda gönderdi.”[27]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Onu, peygamberlerin arasının kesildiği bir zamanda; ümmetlerin cehalete düştüğü, amellerinde büyük yanılgılar içinde oldukları bir dönemde gönderdi.”[28]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah onu (Muhammed’i,) Peygamberlerin gönderilmediği bir dönemde ve farklı söylemlerin çatıştığı bir zamanda göndermiş­tir. Kendisini peygamberlerin peşinden göndermiş ve onunla vahyini sona erdirmiştir.”[29]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Onu, elçilerini gönderdikten bir zaman sonra, ümmetlerin uzun uykular ve büyük fitneler içinde, işlerin darmadağın, savaş ateşinin tutuşmuş, dünya nurunun kararmış, aldatışların apaçık olduğu bir çağda gönderdi. Dünyanın yaprağı sararmış, meyvesinden ümit kesilmişti.”[30]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala Muhammed’i alemleri uyarmak ve indirdiği hükümleri emin bir halde ko­rumak için gönderdi. Siz Arap toplumu en kötü bir din üzereydi­niz ve en kötü bir yeri yurt/ev edinmiştiniz. Sarp taş­lar/kayalar ve (seslerden ürkmeyen) zehirli yı­lanlar vardı çevrenizde/yörenizde. Bulanık/pis sular içi­yor, (kerten­kele, hurma çekirdeğinden yapılan un gibi) sert şeyler yiyor, birbirinizin kanını döküyor, yakınlık hakkını gözet­miyordunuz. Putlarınız aranızda dikilmişti.”[31]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sonra münezzeh olan Allah dünyanın yok olmaya yaklaştığı, ahiretin doğmak üzere olduğu bir zamanda Muhammed’i (s.a.a) hak ile gönderdi. Dünya, aydınlıktan sonra karanlığa bürünmüş, ehline zorluk diz boyu yükselmiş, güvenliği şiddete dönmüş, viran oluşu yaklaşmış, ömrü sona ermiş, yok oluş nişaneleri aşikar olmuştu.”[32]

 

 

Muhammed’in (s.a.a) Risaletinin Evrenselliği

 

Kur’an:

 

“Şahit olarak hangi şey daha büyüktür” de.” Allah benimle sizin aranızda şahittir. Bu Kur’an bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu; Allah’la berâber başka ilahlar bulunduğuna siz mi şahitlik ediyorsunuz?” de.”Ben şahadet etmem” de.”O ancak tek ilahtır, doğrusu ben ortak koştuğunuz şeylerden uzağım” de.”[33]

 

“Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez.” [34]

 

“De ki: “Ey insanlar! Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, O’ndan başka ilah bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın, hepiniz için gönderdiği Peygamber’iyim. Allah’a ve okula gitmeyen haber getiren Peygamber’ine iman edin; ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” [35]

 

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” [36]

 

“Şirk koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamber’ini doğru yol ve hak dinle gönderen Allah’tır.”[37]

 

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:“Herkime Kur’an ulaşırsa ben onun vesilesiyle onunla yüz yüze konuşmuş gibiyim. Peygamber daha sonra şu ayeti tilavet buyurdu: “Bu Kur’an bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu.[38]

 

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben, beni hayattayken gören ve benden sonra doğan kimselerin Peygamberiyim.”[39]

 

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben bütün insanlara gönderildim. Peygamberler silsilesi benimle sona erdi.”[40]

 

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Benden önce her Peygamber kavminin diliyle ümmetine gönderilmiştir. Ama Allah beni Arapça dille, siyah ve beyaz herkese göndermiştir.”[41]

 

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Önceki Peygamberlerden hiç birine verilmeyen beş şey bana verilmiştir… Ben siyah, beyaz ve kızıl insanlara gönderildim.”[42]

 

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah Tebareke ve Teala, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa’nın (a.s) şeriatlerini Muhammed’e (s.a.a) vermiştir ve onu siyah, beyaz insanlara ve cinlere göndermiştir.”[43]



[1] - Kafi, c.4,s.149.

[2] - Alak/1-2

[3]  Tövbe, 128.

[4]Fetih, 29

[5]Tevbe, 128

[6]Kehf, 110

[7]Ahzab, 45, 46

[8]Mean’il-Ahbar, 52/2

[9]et-Tabakat’il-Kubra, 1/410

[10]Nehc'ül-Belağa, 192. hutbe

[11]Kenz'ul-Ummal, 35370

[12]Nehc'ül-Belağa, 105. hutbe; Şerh-i Nehc'ül-Belağa-i İbn-i Ebi'l-Hadid, 7/117

[13]Nehc'ül-Belağa, 108. hutbe; Şerh-i Nehc'ül-Belağa-i İbn-i Ebi'l-Hadid, 7/182

[14]Şerh-i Nehc'ül-Belağa-i İbn-i Ebi'l-Hadid, 1/309

[15]a.g.e. 94

[16]a.g.e. 108

[17]a.g.e. 100

[18]a.g.e. 2

[19]Nehc'ül-Belağa, 95. hutbe; Şerh-i Nehc'ül-Belağa-i İbn-i Ebi'l-Hadid, 7/66

[20]Nehc'ül-Belağa, 151. hutbe; Şerh-i Nehc'ül-Belağa-i İbn-i Ebi'l-Hadid, 9/137

[21]Nehc'ül-Belağa, 196. hutbe; Şerh-i Nehc'ül-Belağa-i İbn-i Ebi'l-Hadid, 10/176

[22]Nehc'ül-Belağa, a.g.e.191. hutbe; Şerh-i Nehc'ül-Belağa-i İbn-i Ebi'l-Hadid, 13/115

[23]Nehc'ül-Belağa, 195. hutbe

[24]a.g.e. 33

[25]a.g.e. 104

[26]a.g.e. 1

[27]Nehc'ül-Belağa, 158. hutbe; Şerh-i Nehc'ül-Belağa-i İbn-i Ebi'l-Hadid, 9/217

[28]Nehc'ül-Belağa, 94. hutbe; Şerh-i Nehc'ül-Belağa-i İbn-i Ebi'l-Hadid, 7/62

[29]Nehc'ül-Belağa, 133. hutbe; Şerh-i Nehc'ül-Belağa-i İbn-i Ebi'l-Hadid, 8/274

[30]Nehc'ül-Belağa, 89. hutbe

[31]Nehc'ül-Belağa, 26. hutbe

[32]a.g.e. 198

[33]En’am, 19

[34]Sebe, 28

[35]A’raf, 158

[36]Enbiya, 107

[37]Tevbe, 33

[38]Dur’ul-Mensur, 3/257

[39]et-Tabakat’il-Kubra, 1/191

[40]a.g.e. s. 192

[41]Bihar, 16/316/6

[42]Emali’et-Tusi, 484/1059

[43]el-Mehasin, 1/448/1035

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler