02 Aralık 2020 Çarşamba Saat:
16:43
04-08-2020
  

İlk Adımı İmam Humeynî Atardı.. VI. Bölüm

Ben bu evden çıkmıyorum! Ne zamana kadar böyle evsiz bir şekilde sürekli ev değiştirerek yaşayacaksın?

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Her zaman ilk adımı İmam Humeynî atardı...”

 

Bağışlayıcı olmak gerekir. Allah korusun taraflar arasında küslük oluştuğunda iki taraf da barış peşinde olmalıdır. İlk adımı atıp konuşmayı başlatan elbette kazanan taraf olacaktır.

 

Bizde her zaman ilk adımı İmam Humeynî atardı. Kendisi kadınların daha hassas, kırılgan ve latif bir ruha sahip olduklarını biliyordu. Bu sebeple konuşmak için ilk, o bahane buluyordu. Örneğin “Hanım, gömleğim nerede?” diye sorardı. İlk o benim gönlümü aldığı için konuşmaya başladığımızda “Niye tatsızlık yaşadık? Niye benimle konuşmuyordun? Benden özür dilemen gerekmiyor mu?” gibi şeyler söylemiyordum. İmam ilk adımı atar, ben de uzatmazdım. Burada erkekler için önemli bir ders var doğrusu...

 

Mahsus Hanım’ın Vefatı

 

Anneannem hayattayken bana çeşitli yardımlarda bulunuyordu. Ancak anneannem Mahsus Hanım vefat ettikten sonra annem borçlanarak yavaş yavaş evlerini satmak zorunda kaldı. Annemin beş evi vardı, annesinin vefatından sonra hepsini sattı ve geliri yarı yarıya düştü. Çocukları büyümüştü, onlar da çocuk sahibi olmuştu. Evine gelen giden çok fazlaydı. Ben de altıncı çocuğumu dünyaya getirene kadar her yaz üç ay ailecek Tahran’a annemin yanına giderdim. Sürekli Kum’a dönme vaktine bir iki gün kala annemin arkasından dolanıp ağlardım. Dört-beş çocuk annesiydim ama “Kum’a dönmek istemiyorum” diye sızlanırdım. Bir yandan ben ağlarken bir yandan annem nasihat verirdi. On bir-on iki yıllık evliyken bu duruma ancak alışabilmiştim. Artık yazları Tahran’a gelince dönüş vakti yaklaşınca ağlamıyordum.

 

Günlük 5 Qiran ile Geçim

 

Ruhullah Bey, oğlum Ahmet dünyaya geldikten birkaç ay sonra ev masraflarını karşılamam için bana günlük beş qiran[1] vermeye başladı.

 

Bazen çocuklarla sokaktan geçerken kendi çocukluğumu düşünürdüm. At arabasıyla caddelerde gezerdim. Yanımda yardımcılarımız olurdu. İyi bir mağaza gördüklerinde bana haber vermelerini söylerdim. Herhangi bir mağazadan bir şey beğendiğimde o an alınmaması imkansızdı! Fakat bugün kendi çocuklarım zorluk çekiyordu. Elbette tüm bu sıkıntılarıma rağmen birinden para istemekten ar ediyordum.

 

Neyse, konuya dönecek olursam İmam günlük bana beş qiran vermeye başlamıştı. Ahmet 1945 yılında dünyaya gelmişti. Bu tarih İkinci Dünya Savaşı zamanına denk geliyordu, dolayısıyla ciddi bir ekonomik kriz yaşanıyordu. Şunu da söylemeliyim ki, evin temel ihtiyaçlarını İmam alıyordu. Pirinç, yağ, küp şeker, toz şeker ve çayı her zaman İmam alırdı. İmam, ben, beş çocuğumuz, yardımcımız ve evimize gelen giden misafirler olmak üzere günlük ortalama evimizde on kişilik yemek pişmesi gerekiyordu. Beş qiran ile bunları karşılamak imkansızdı. Ancak sonuç itibariyle artık evin ihtiyaçlarını karşılama görevi bana verildiği için parayı ay sonuna kadar idareli bir şekilde kullanıyordum. Bu durum benim için daha iyiydi. Zira elimde artık az da olsa para oluyordu. Çocuğum para istediği zaman –Mustafa’yı kastediyordum- elimde verebilecek para vardı, önceden o da yoktu. 

 

Beşinci Evimiz

 

Sekiz yılın sonunda İmam ve ben bu kötü evden son derece sıkılmıştık. Gozer Ceda Mahallesi’nden bir ev kiraladık. Ev, Erbabî ailesinden bir kadına aitti. Evin bir bodrum katı, iki tane de kısmen büyük odası ve iki tane de çok küçük odası vardı. Küçük odalardan birini yardımcımıza verdik, diğerini de ambar olarak kullandık. Her zaman evin odaları bölüştürülürdü. Biri İmam’ın odası diğeri de benim odam olurdu. İki yıl bu evde oturduk. Ev sahibesi vefat ettikten sonra oğlu evi boşaltmamızı söyledi, biz de kabul etmek zorunda kaldık. Erk Mahallesi’nden bir ev tuttuk ve oraya taşındık.

 

Altıncı Evimiz

 

*** Hatice Hanım, hatıralarında bu evleriyle ilgili hiçbir şey yazmamıştır. Ancak kızı Feride Mustafavî şöyle söylüyor:

 

“Gozer Ceda’daki evimizden sonra Erk’te bir eve taşındık. Kardeşim Saide bu evde dünyaya geldi. Fakat yedi aylıkken hayatını kaybetti. Bu evin kısmen büyük bir bahçesi vardı. Bahçe ortadaydı ve etrafını odalar çevrelemişti. İki-üç yıl bu evde kaldık. Annem bizim okumamız konusuna çok önem verirdi. Bu yüzden bizi, ders çalıştırması için mahallemizin öğretmeni Sadatî Hanım’a emanet etmişti. Annem taşındığımız zaman önce o mahallenin kadın öğretmeninin kim olduğunu aramaya koyulurdu. Öğretmeni bulduktan sonra da beni ve diğer kız kardeşlerimi her gün o öğretmenin sınıfına götürürdü. Bu evimizde Eyyam-i Fatime[2] zamanlarında mersiyeler tertiplenirdi. Bahçeye halı sererlerdi. Mersiyehan[3] ve konuşmacı gelirdi. İnsanlar da hayatı doldururdu." ***

 

Yedinci Evimiz

 

Şu anki Hûccetiye Medresesi’nin yerinde bol ağaçlı bir park vardı. Bu evimiz o parkın içindeydi. Bu eve geleli altı ay olmuştu ki kıymetli oğlum Ahmet bu evde dünyaya gözlerini açmıştı. Sonra o evin de bize uygun olmamasından dolayı evden çıktık.

 

Sekizinci Evimiz

 

Altı ayın sonunda “Yekhçal Gazi” mahallesinden bir ev bulduk[4]. Muhit olarak iyi bir yer değildi. Zira şehrin en uç noktasındaydı. Bir tarafı şehrin etrafındaki yeşil alana bağlanıyordu bir tarafı ise büyük bir çukurun etrafına denk geliyordu. Yazları bu çukura bölge halkı çöplerini döküyordu, kışları ise çukurun içini suyla doldurup kullanmak üzere suyun buz tutmasını sağlıyorlardı.[5] Evimizin bulunduğu sokak ise bir bağa açılıyordu. Bu bağın sonunda fakir bir yer olan “Cuy Şûr” mahallesi başlıyordu. Tüm bunlara rağmen evin kendisi güzeldi. Özellikle önceki evlerimize kıyasladığımızda bu ev güzel bir evdi. Evi bir yıllığına kiraladık. Fakat ev sahibi bir yıl daha dolmadan evi satmaya karar verdi! Ruhullah Bey bu haberi bana verdiğinde son derece üzülmüştüm. Öncelikle kış ayıydı. İmam’a üzgün bir şekilde “Ben bu evden çıkmıyorum. Ne zamana kadar böyle evsiz bir şekilde sürekli ev değiştirerek yaşayacaksın?” sözlerim onu sarsmıştı. Zira beni çok seviyordu ve asla bu şekilde üzülmemi istemiyordu. Sonraları defalarca bana “Sana o haberi verdiğim zamanki yüz ifaden aklıma gelince çok üzülüyorum” diyordu. Allah lütfetti, ev sahibi evin fiyatı konusunda İmam ile anlaştı. Ev sahibinin ismi “Taherî” idi. Taherî Bey, ısrarla evi İmam’ın almasını istiyordu. Bu yüzden İmam hangi fiyatı uygun görürse o fiyata satmaya razıydı.

 

İmam Humeynî, abisi Pesendîde Bey’e mektup yazarak babasından kalan mirastan kendine düşen payı satmasını ve parasını yollamasını istedi. Ev için on altı bin tûmene anlaştılar. On iki bin tûmeni Humeyn’den geldi. Fakat kalanı için elimizde para yoktu lakin birden bir adam gelerek ısrarla beş bin tûmenini İmam’a emanet olarak verdi. Paranın sahibi Kerbela’ya ziyarete gideceği için parası İmam’da kalsın istiyordu. Kerbela’da kendisine lazım olmayacak fazla parasını çalmasınlar diye herkesin emanetini bıraktığı meşhur ve güvenilir birine bırakmak istiyordu; Bu kişi Hacı Ağa Ruhullah’tan başkası değildi...

 

Emaneti bırakan kişi birkaç ay sonra gelip emanetini alacağını söyledi. Ruhullah Bey emanetin sahibinden parayı kullanmak için izin istedi. Ziyaretten dönünce ise paranın hepsini teslim edeceğini söyledi. Adam da kabul etti. Böylece kalan para ayarlanmış oldu. Ertesi günü oturduğumuz evi satın aldık. Pesendîde Bey de birkaç ay için de yine kalan arsayı satıp para yollayacaktı.

 

 

 

Altıncı Bölümün Sonu

 

 

 


[1] Kuruş olarak İran’ın para birimi

[2] (Ar) Fatıma Günleri: Hz. Fatıma’nın şehadet günleri ile ilgili üç farklı rivayet olduğu için o günler kastedilmektedir. 

[3] Mersiye okuyan, ağıtçı.

[4] Şu anda “İmam’ın evi” olarak ziyarete açık olan ev.

[5] Bölgenin adında “Yekhçal” isminin geçmesinin sebebi buydu. Farsçada yekh: buz, yekhçal : buz kuyusu, buzdolabı anlamındadır.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler