05 Mart 2021 Cuma Saat:
20:50
07-12-2020
  

İmam Cafer Sadık (a.s) ve Kâhin

Şimdiye kadar yüce Allah senin emeklerinin karşılığını bu dünyada sana veriyordu. Zira bâtıl bir inanç üzereydin ve âhirette herhangi bir nasibin yoktu..

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Keramet Nedir?

 

Kerâmet konusuna gelince, bu konunun mûkaşefe konusuyla birçok yönde ortak olduğunu baştan söylemek isterim. Olağanüstü işler yapabilmek de aynen olağanüstü bilgilere ulaşmak gibi birçok yolla yapılabiliyor. Olağanüstü işlerin bir bölümü tamamen tabii sebeplere dayalıdır ve kişinin fazladan bir çaba harcamasını gerektirmiyor. Bazı insanlar genetik sebeplerden dolayı tamamen tabii olarak diğer insanların yapamayacağı işleri yapabilme kabiliyetine sahiptirler. Az önce söylediğimiz Rus bayan örneğinde olduğu gibi. Bu tür insanların sayısı çok azdır ve bunun örnekleri nadiren görülüyor.

 

Olağanüstü işler yapabilen insanların bir bölümü ise bu yeteneği uzun riyazetler sonucu elde etmişlerdir. Olağanüstü işler, tür olarak ise sihir, ruh çağırmak, cin çağırmak, cinleri elde etmek ve Hint cuki ve saduların yaptıkları işler gibi kendi içinde birçok türe sahiptir. Örneğin cam ve çivi gibi kesici ve delici nesneler üzerinde uzanmak ve vücuda hiçbir zarar gelmemesi, görünürde herhangi bir araç kullanmaksızın nesnelerin yerini değiştirmek, tren ve arabaları yalnızca bakmak suretiyle ve odaklanma gücüyle durdurmak. Bu olağanüstü işler bu insanların yapabildiği işlerin bir bölümüdür.

 

Ancak birtakım olağanüstü işler kulluk sonucu ve dine bağlılık sonucu, yani meşru riyazetler sonucu yapılabiliyor.

 

Kısaca insanoğlu birtakım sıkıntılara göğüs gererek ve birtakım riyazetlere katlanarak olağanüstü birtakım işler yapabilir. Bu gerçek kendi yerinde kanıtlanmıştır ve birçok bilim heyeti bu tür olayları yakından inceleyip gerçek olduğunu onaylamıştır. Defalarca tabiplerden oluşan araştırma heyetleri, birçok bilimsel araştırma heyeti, başta Amerika ve Avrupa ülkeleri olmak üzere farklı ülkelerden bu konuyu araştırmak üzere bilim heyetleri saduların üzerinde araştırma yapmışlardır ve uzun dönemler bu insanlarla birlikte yaşamışlardır. Bütün bu araştırma heyetlerin söylediği ortak söz saduların yaptığı olağanüstü işlerin bilinen tabii kurallarla açıklanamamasıdır. Diğer bir tabirle bütün bu bilim adamları tabii kurallar çerçevesinde bu işlerin gerçekleşmemesi gerektiğini söylüyorlar. “Bu olayların tabii açıklaması olmadığı ve tabii sebeplere dayandığına dair herhangi bir bulguya rastlanmadığı” bilim adamlarının söylediği sözdür.

 

Burada bahsettiğimiz sonuç, bir veya iki araştırmanın sonucundan ibaret değildir, aksine bu yönde yapılan birçok araştırma aynı sonucu göstermiştir. Bu araştırmaların sonucu yazılı olarak birçok bilimsel makalede, kitapta veya ansiklopedide yerini almıştır. Bu araştırmaları gerçekleştiren bilim adamları büyük emekler ve büyük maddî harcamalar yaptıktan sonra araştırmanın sonunda saduların yaptığı işlerin olağanüstü olduğunu, fiziki kurallarla açıklanamadığını ve tabii kuralların üstünde olduğunu açıklamışlardır. Ancak sadu veya cukilerin yaptığı ve ‘olağanüstü’ diye tabir ettiğimiz işler gerçekte bilimsel fizikî kurallar çerçevesinde açıklanabilir konumda olabilir; ama en azından kesin olan şu ki bugünün insanı bu kurallara ulaşmış değildir.

 

Örneğin bazı sadu veya cukiler yüz kilometre hızla ilerleyen treni bir el işaretiyle durdurabiliyorlar ve ellerini çekmedikçe tren hareket edemiyor. Bu olay defalarca yaşanmıştır ve teknisyen ve mühendislerin treni harekete geçirmek için harcadığı tüm çabalar yetersiz kalmıştır. Benzer olaylar kalkmak için pistte bekleyen uçaklar için de defalarca yaşanmıştır ve yine mühendislerin tüm çabaları sonuçsuz kalmıştır. Bu olayların tümünde ancak cukinin ikna edilmesiyle sorun çözülmüştür.

 

Benzer olaylar defalarca yaşanmıştır ve birçok güvenilir kişi tarafından tutanak haline getirilmiştir. Bütün bunlar Allah’ın insana bahşetmiş olduğu ruhun gücünü gösteriyor. Doğru bir şekilde eğitildiğinde tüm maddî etkenleri alt edebilen insan ruhu.

 

Ancak acaba bütün bunlar pislik içindeki cuki ve saduların Allah’ın birer veli kulu olduğu anlamında mıdır? Kesinlikle böyle değildir ve bu tür bir düşünce kesinlikle yanlıştır. Hiçbir din ve peygamberi tanımayan, anladığı tek şey içinde olduğu riyazetler olan bu cuki nasıl Allah’ın seçkin kullarından birisi olabilir? Cukinin yaptığı iş, bir haltercinin uzun antrenmanlar sonucu normalde diğer insanların kaldıramadığı ağırlıkları kaldırmasına benzer. Bir halterci diğer insanların kaldıramadığı ağırlıkları kaldırabiliyorsa bunu ancak uzun ve yorucu antrenmanlar sonucu yapabiliyor. Cuki de aynı şeyi yapıyor. Aradaki fark haltercinin yaptığı işin vücutla cukinin yaptığı işin ise ruhla ilgili olmasıdır. Cuki, nefesini uzun süre tutarak, günlerce ve aylarca tüm isteklerini ayağının altına alarak ve büyük sıkıntılara katlanarak birtakım ruhî yeteneklere ulaşıyor. Bu onların fark etmiş olduğu vücutla ruh arasındaki bir bağ türüdür. İnsanoğlu iradî olarak kendi isteğiyle vücudunu aç bıraktığı zaman, vücudun isteklerini yerine getirmediği zaman, az uyuduğu zaman ve vücuda birtakım sıkıntılar yüklediği zaman ruhî olarak belirli bir güce kavuşuyor ve bunun sayesinde tabii güçleri saf dışı bırakabiliyor. Bu kural uyarınca vücudunu daha çok sıkıntılara maruz bırakıp da daha büyük bir ruhî güce ulaşanlar aynı oranda maddî güçler üzerinde daha büyük bir etkinliğe sahip olabiliyorlar.

 

Sihir ve Kerâmet Farklı Şeylerdir

 

Olağanüstü işler yapabilmek bir yalan değildir ve gerçektir. Ancak bütün olağanüstü işler ‘kerâmet’ değildir ve kişinin Allah nezdinde yüce bir makam ve mevkie sahip olduğunu göstermez. Örneğin olağanüstü işlerin bir bölümü sihirdir ve sihirle keramet farklı şeylerdir. Sihrin gerçek olduğunda şüphe yoktur. Sihir ile birtakım olağanüstü işler yapılabiliyor. Örneğin eşleri birbirinden ayırmak için kullanılabiliyor ve Kur’an-ı Kerim’in ayetleri bu gerçeğin varlığını onaylıyor.

 

Kur’an-ı Kerim sihir gerçeğini şöyle açıklıyor:

 

 وَاتَّبَعُوا ما تَتْلُوا الشَّياطِينُ عَلى مُلْكِ سُلَيْمانَ وَما كَفَرَ سُلَيْمانُ وَلكِنَّ الشَّياطِينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النّاسَ السِّحْرَ وَما أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبابِلَ هارُوتَ وَمارُوتَ وَما يُعَلِّمانِ مِنْ أَحَد حَتّى يَقُولا إِنَّما نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلا تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُما ما يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ وَما هُمْ بِضارِّينَ بِهِ مِنْ أَحَد إِلاّ بِإِذْنِ اللّٰه 

 

“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil’de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekten, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların (ona para verenlerin) ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!”[1]

 

Sihrin gerçekte ne olduğu, nasıl elde edildiği, türleri ve sihirle ilgili diğer sorular konumuza yabancıdır. Ayrıca ben büyücü değilim ve sihir de bilmem. Konuyla ilgili yazılmış birkaç kitap var ve ben de bu kitapların bir kısmını okumuşumdur; ancak bu konu amatörce açıklamalarla anlatılabilen bir konu değildir ve kendine has uzmanca açıklamalar gerektiriyor. Yer yer sihri bozmak için sihir ilmini öğrenmek bu konumdaki insanlara farz haline gelebilir.

 

Kısaca sihir ve büyü adında olağanüstü işler yapılabilen bir ilim vardır ve sihir bir gerçektir. Kur’an-ı Kerim ve hadislerimiz ise bu gerçeğin varlığını onaylıyor. Ancak acaba birisinin sihir öğrenip de olağanüstü işler yapabilmesi bu insanın Allah’ın veli kullarından birisi olduğunu mu gösteriyor? Sihir, tabiatı avucunun içine alıp da tabiatın kurallarıyla oynamak anlamındadır. Sihir, kalpler üzerine egemenlik kurup da eşleri veya çok yakın arkadaşları birbirinden nefret eder duruma düşürebilmek demektir. Ancak bunların hiçbirisi sihir yapan kişinin manevî yüceliğini ve Allah nezdinde sevilen bir kul olduğunu gösteremez.

 

Ayrıca bütün bunlar gerçek büyücüler için geçerlidir. İnsanları kandırarak para kazanmaya çalışan ve paradan başka bir şey düşünmeyen sahte büyücüler az değildir. Büyü bozucu olarak bilinen ve karı kocayı barıştırma adı altında, kayıp şeyleri bulma adı altında ve benzeri adlar altında insanları kandırıp da büyük gelirler elde eden sahtekâr insanların sayısı az değildir. Daha önce söylediğimiz gibi sihir ve büyünün gerçekten var olduğunda kuşku yok. Ancak bu, her gece yanımızda bir cin uyuduğu düşüncesine kapılmamızı gerektirmez veya büyücülük iddiası taşıyan tüm insanları büyücü gözüyle görmemizi gerektirmez. Genellikle yüzlerce büyücü diye bilinen insanın içinde nadiren gerçek bir büyücüye rastlanılabilir.

 

Hindistan’a gidenler saduların yaptığı bu tür olağanüstü işlerin örneklerini yakından görebilirler. Üstü başı dağınık, pislik içindeki bu insanların yaptığı bu olağanüstü işler bazen insanı “acaba ben uyanık mıyım, uykuda mıyım?” dedirtecek kadar şaşırtıyor. Ancak bütün bunlara rağmen bunların hiçbiri bu insanların Allah nezdinde sevilen birer kul olduğunu göstermez. Bu insanlar sadece emeklerinin karşılığını alıyorlar, o kadar. Konunun daha da açığa kavuşması için konuyla ilgili bir hadisi burada nakletmek istiyorum.

 

İmam Cafer Sadık (a.s) ve Kâhin

 

Bir hadiste şöyle bir olay anlatılmıştır: İmam Cafer Sadık (a.s) döneminde adamın biri Mescid-i Nebevi’ye girdi ve “kim, avucuna ne saklarsa ben onu bilirim!” şeklinde bir iddiada bulundu. İnsanlar bu adamın etrafını sardı ve herkes avucunda bir şey saklayıp “avucumda ne var?” diye soruyordu. Bu şahıs ise tümünü doğru bir şekilde yanıtlıyordu ve bir defa bile yanılmadı. Camide bir gürültü başladı ve meraklı insanlar “bir defa da ben bu insanı test edeyim” diye âdeta birbirini ezercesine kâhine yaklaşmaya çalışıyorlardı. Bu esnada İmam Cafer Sadık (a.s) camiye girdi ve bu kalabalığı görünce nedenini sordu. Oradakilerden birisi “şöyle birisi camiye geldi ve şimdiye kadar tüm soruları doğru yanıtladı” dedi.

 

İmam Cafer Sadık (a.s) bu şahsa yaklaştı ve “elimdeki nedir?” diye sordu. Kâhin, biraz düşündükten sonra çok şaşkın bir şekilde İmam Cafer Sadık’a (a.s) bakmaya başladı. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurdu: "Neden şaşırdın? Elimdekinin ne olduğunu bilmiyor musun yoksa?" Kâhin şöyle dedi: "Evet, biliyorum; ama bunu nasıl yaptığınıza şaşırdım." İmam Cafer Sadık (a.s) “elimdeki nedir?” diye tekrar sorduğunda kâhin şöyle dedi: "Şimdi göz gezdirdiğimde dünyada herhangi bir değişiklik yoktu sadece uzak bir adadaki kuş yuvasındaki iki yumurtanın biri kayıp. O yumurtaların biri sizin elinizde olması lazım." Bunun üzerine İmam Cafer Sadık (a.s) “Evet, doğru bildin” diyerek elini açtı ve oradaki herkes imamın elindeki kuş yumurtasını gördü.

 

Ardından İmam Cafer Sadık (a.s) bu şahsa “bu yeteneği nasıl kazandığını” sordu. Kâhin ise “nefsimle mücadele ettim ve canımın istediğinin tersini yaptım” şeklinde yanıt verdi. İmam Cafer Sadık (a.s) bu şahsa hitaben “Müslüman olmak ister misin?” diye sorduğunda kâhin ‘asla!’ yanıtını verdi. Bunun üzerine İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurdular: "Sen şimdi demedin mi; istediklerimin tam tersini yapıyorum”. Cevapsız kalan kâhin biraz sessiz kaldıktan sonra Müslüman olmayı kabul etti ve Müslüman oldu. Ancak Müslüman olduktan sonra artık oradakilerin “elimde ne var?” şeklindeki meraklı sorularının hiçbirini yanıtlayamadığını fark etti. Oradakiler ve bu şahsın kendisi de bu duruma çok şaşırdılar ve şöyle bir fısıltı yayılmaya başladı: “Galiba önceki inancı daha doğruydu, Müslüman olur olmaz adamın tüm olağanüstü gücü yok olup gitti”.

 

Bunun üzerine İmam Cafer Sadık (a.s) bu şahsa şöyle buyurdu: "Şimdiye kadar yüce Allah senin emeklerinin karşılığını bu dünyada sana veriyordu. Zira bâtıl bir inanç üzereydin ve âhirette herhangi bir nasibin yoktu. Ancak şimdi Müslüman olarak en büyük mükâfatları hak ettin ve bu nedenle önceki değersiz mükâfatlar senden alındı. Bundan sonra Allah yolunda harcadığın çabaların karşılığında hak ettiğin mükâfatlar senin âhiretin için toplanacaktır."

 

Kerameti, Benzer Durumlardan Nasıl Ayırt Edebiliriz?

 

Doğa ve tabiat üzerinde etkin olmak ve olağanüstü işler yapabilmek kişinin Allah nezdinde yüce bir makama sahip olduğu anlamında değildir. Ancak bu, olağanüstü işler başaran kişinin Allah nezdinde değerli bir insan olamadığı anlamında değildir. Yüce Allah birtakım olağanüstü işleri sevdiği kullarının eliyle gerçekleştirebilir. Geçmişte yaşayan bazı yakından tanıdığımız çok değerli insanlar Allah nezdinde sahip oldukları değerden ötürü tüm duaları kabul ediliyordu. Hastalara şifa veren geçmiş âlimler, sâlih kullar biliyoruz. Bu tür durumlar da yaşanabilir; ancak bunu genellemek doğru değildir ve tüm olağanüstü işleri Allah nezdindeki değerle eşitlemek yanlıştır. Bu tür işler Allah’ın kulu olmakla yapılabildiği gibi, şeytanın yardımıyla ve yanlış yollarla da yapılabiliyor.[2]

 

Daha önce söylendiği gibi cinlerle irtibata geçmek suretiyle ve birtakım diğer güçler sayesinde bu tür işler yapılabiliyor. Olağanüstü işlerin bir bölümü yıllar süren egzersizler sonucu, gece gündüz demeden yapılan çalışmalarla elde edilmiş olabilir. Yani “emek sarf eden, karşılığını da alır” kuralı çerçevesinde gerçekleşmiş olabilir. Ancak gerçekten Allah’ın sâlih bir kulu olmak sonucu bunu yapabilenler de var. Yani Allah’a kul olmakla da kerâmet sahibi olanlar vardır.

 

Burada önümüze şöyle bir soru çıkıyor: Karşılaştığımız olağanüstü işlerin ilahî bir kerâmet mi yoksa diğer türden olağanüstü işler mi olduğunu nasıl anlayabiliriz? Cevap şudur: Bunu ancak o şahsı iyi tanıyarak anlayabiliriz. Ancak bu, bazen çok çetin bir iş haline gelebilir; ama genel olarak çok zor veya imkânsız bir iş değildir. Araştırarak bu şahsın inançları ve hayat tarzı ortaya çıkarılabilir, bu şahsın dinî kurallara bağlılığı anlaşılabilir ve dinle uyuşmayan bâtıl riyazetler yapan bir insan olup olmadığı anlaşılabilir.

 

 

 

 

I. Bölümü okumak için aşağıdaki linki ziyaret edebilirsiniz:

http://ehlibeytalimleri.com/kesif-ve-kermet-gercek-midir-hayal-midir-_d14098.html

 

 

 


[1]     Bakara, 102.

[2]     Büyük arif Şeyh Muhemmed Cevad Ensari Hemedani’nin oğlu Ahmed Ensari, babasının keşif ve kerametle ilgili şöyle buyurduğunu naklediyor: Size destur verilmediği sürece Kerametler ve Mükaşefelere kesinlikle itina etmeyin. İnsan, Allah’ın veli kulu olmadığı halde ayı ortadan ikiye de ayırabilir. (Sukhte, sayfa:214)

Ayrıca Merhum Ensari’nin damadı, saygıdeğer İslamîye, üstadın şöyle buyurduğunu naklediyor: Mukaşefe, sâlik için iki yönden tehlikelidir: Birincisi ilahi mi şeytani mi olduğunu anlamak yönüyle. Zira insan nefsi yaratıcı bir güce sahiptir ve bu iki mukaşefeyi ayırt etmek çok çetindir. Diğeri ise sâliki durdurması ve bu tür şeylerle meşgul etmesidir. (Sukhte, sayfa:224)

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler