22 Ocak 2020 Çarşamba Saat:
23:30
01-12-2016
  

İmam Hasan'ın Barışı ve Sebepleri

Küfür ve gizli münafıklık ile güçlü biçimde mücadele etmenin uygun şartlarını hazırlamak...

Facebook da Paylaş

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Barış Etkenleri İle İlgili İki Analiz

Birinci Analiz

Muaviye kendini barış adamı, barışa ve savaşsızlığı çağıran biri olarak tanıtmaya özen gösterdi. Bu gayretini de, İmam Hasan'a (a.s) gönderdiği mektuplarda ortaya koydu. Bu mektuplarda, İmam Hasan'ın (a.s) şartları ne olursa olsun onu barışa çağırdı. Araştırmacılar, Muaviye'nin seslendirdiği barış çağrısını, onun İmam Hasan'ın (a.s) belini büken en önemli hilesi saymışlardır.

Öyle bir hile ki, İmam'ın (a.s) içinde bulunduğu ortamı krize sürükleyip, ona barış kabul etmekten başka bir seçenek bırakmadı.

Şeyh Muhammed Hüseyin Âl-i Kâşifu'l Gıta bu konuda şöyle diyor:

“İmam Hasan (a.s) eğer barışı reddedip savaşmakta ısrar etseydi, şu iki şıkla karşı karşıya kalacağını anlamıştı: Ya kendisi galip gelip Muaviye yenilecekti. O gün içinde bulunan şartlar ve ortam her ne kadar da bu şıkkı neredeyse imkânsız kılıyor idi ise de, varsayalım ki, bu şık gerçekleşti; o takdirde bunun akıbeti, insanların Emevî Oğulları'na acımasından ve onların uğruna başkaldırıya geçmekten başka bir şey olmayacaktı. Çünkü Emevîler mazlum düşürülmelerini en dokunaklı, en acıklı görüntüler ile ortaya koyacaklardı. Bu durumda, galip gelen tarafın İmam Hasan (a.s) olduğunu farz ettiğimiz takdirde, acaba İmam'ın tutumu ne olacaktı?

Buna karşı eğer İmam Hasan (a.s) mağlup olsaydı, ağzını açan herkesin söyleyeceği ilk sözler:

"Kendini tehlikeye atan kimse Hasan'dır. Çünkü Muaviye ondan kan akmamasını sağlayacak bir barış istediği hâlde o bu isteği reddederek haddi aştı. Haddi aşanların başına belâ gelmesi normaldir." şeklinde olurdu. O takdirde Muaviye ile Ebu Süfyan'ın amaçladığı İslâm'a yönelik tuzak niteliğindeki plân gerçekleşmiş, halkın eski cahiliye dönemine döndürülerek Lât ve Uzza adlı putlara tapmalarının zemini hazırlanmış olurdu. Ayrıca Muaviye, Ehlibeyt'e mensup tek bir kişiyi bile sağ bırakmazdı.

Aslında İmam Hasan (a.s) barışı kabul ederek bunlardan daha incelikli bir amaç gütmüştü. O galip gelmek veya yenilmekten önce insanları savaş sıkıntısına sokmadan, onları hoşlarına gitmeyen kan dökümü akıbeti ile karşı karşıya bırakmadan büyük bir cesaretle Muaviye'nin içyüzünün ve nefsinin kuytu köşelerinde gizlediği kötü mahiyetinin açığa çıkmasını istiyordu.

Görünüşte Müslüman, fakat aslında ve gerçekte İslâm'a düşman olan Muaviye, ince bir din perdesi arkasına saklanarak insanları aldatıyordu. İnsanlar İmam Hasan'a (a.s) ve daha önce babasına yönelmesinler diye bu ikiyüzlülüğü sergiliyordu. Bu yüzden gizli tuttuğu mahiyetini açığa vurması için

İmam Hasan (a.s) önündeki meydanı boşaltmak istedi ve o da böyle yaptı.
Çünkü barışın dayatılmasının hemen arkasından minbere çıkan Muaviye, büyük bir kalabalığa hitaben şöyle dedi:

"Ben ne oruç tutasınız ve ne namaz kılasınız diye sizinle savaşmadım."

İmam Hasan'ın (a.s) imzaladığı barış ile Muaviye'ye ne yaptığını, bütün çabalarını nasıl boşa çıkardığını, kurduğu bütün yapıları nasıl yıktığını ve böylece nasıl hakkın üstün gelerek batılın perişan olduğunu ve batıl taraftarlarının nasıl hüsrana uğradıklarını görmek gerekir. Dolayısıyla İmam Hasan'ın (a.s) kardeşi İmam Hüseyin (a.s) için o günkü ortamda Yezid'e başkaldırması nasıl kesin bir gereklilik idi ise, İmam Hasan için de yaşadığı günlerin şartlarında barış yapmak o kadar kesin bir gereklilik idi.

Bu gerekliliklerin her ikisi, iki zaman diliminin değişik niteliğinden ve karşı taraftaki iki kişi, yani Muaviye ile oğlu Yezid arasındaki farklılıktan kaynaklanıyordu.

İmam Hasan'ın (a.s) Muaviye'nin içyüzünü ortaya çıkaran barışı ile İmam Hüseyin'in (a.s) Yezid'i çökerten ve Ebu Süfyan iktidarının kısa süre sonra yıkılmasını sağlayan şahadeti olmasaydı, bu iki İmam'ın dedelerinin çabaları göz açıp kapanıncaya kadar kaybolacak, İslâm dini Ebu Süfyanoğulları dinine dönüşecek; zulüm, fasıklık ve hıyanet dini hâline gelecek, iyi insanları ortadan kaldırıp yerlerine zalimlerin ve fasıkların konmasına zemin hazırlayan bir din olacaktı.

Denebilir ki: İmam Hasan (a.s) niçin İmam Hüseyin (a.s) gibi şahadet yolunu izlemedi? Zira İmam Hüseyin de Yezid'e karşı askerî bir zafer kazanamayacağını biliyordu.

Sorunun cevabı şudur:

1- Muaviye Müslüman görüntüsü sergilerken Yezid, fasıklığını ve facirliğini açığa vurmaktan çekinmiyordu. Üstelik Muaviye zeki, oğlu Yezid ise aptaldı.

2- Kûfelilerin ihaneti, İmam Hüseyin (a.s) bağlamında, tarihî heybet ve başarıya ulaşmanın bir adımı niteliğinde idi. Oysa aynı topluluğun İmam Hasan'a (a.s) yönelik Meskin ve Medayin'de gerçekleşen ihaneti, ölümcül bir darbe idi. Nitekim İmam Hasan'ın (a.s) ordusunun saflarının dağılmasına sebep olmuş ve onun cihat etme imkânını ortadan kaldırmıştı. Şöyle ki, Kûfelilerin İmam Hüseyin'e (a.s) verdikleri sözü tutmamaları, biati geçersiz saymaları, İmam'ın savaşa hazırlanmasından önce gerçekleşen bir olaydı. Bu yüzden İmam Hüseyin'in (a.s) küçük, ama yekvücut ordusu, o sırada savaşmaya moral açısından hazırdı. Bir ordunun saflarının çözülmesine sebep olacak bütün şaibelerden uzaktı.

Büyük hedefleri ve idealleri olan bir İmam'ın etrafında toplanmış, fedakâr bir ordunun somut örneğini oluşturuyordu.(1)

İkinci Analiz

Muaviye ikinci ve üçüncü halifeler dönemlerinde yirmi yıl süren Şam valiliği sebebi ile yükselişini kaydetti. Bu valiliği sayesinde devlet sistemi içinde ağırlık kazandı, halk ile yakın ilişkiler geliştirdi ve onları maddî bağışlarla doyurdu. Böylece Şam'ın bütün üst düzey yöneticileri ve şehrin eşrafı, onun adamları ve yakın destekçileri oldular. Bu yüzden İslâm'daki önemi arttı ve Şam dışındaki beldelerde Peygamberimizin (s.a.a) ailesi olan Kureyş kabilesinden ve onun sahabelerinden biri olarak tanındı.

Öyle ki Ebuzer, Ammar ve Mikdad gibi yüce Allah'ın kendilerinden hoşnut olduğu ve kendilerinin de O'ndan hoşnut oldukları Kur'ân'da bildirilen ilk dönemin öncü Müslümanlarının birçoğundan daha çok meşhur oldu.

Böylece Emevîlik tekrar hortladı. Haşimîlik adıyla Haşimîlere açıktan üstünlük kuruyor ve gizliden gizliye onlara tuzak kuruyordu. Zaman geçtikçe halk yığınlarını kurnazlığı ile aldatıyordu. Seçkinleri ise, cömertçe dağıttığı ümmetin malları ve yüce Allah'ın onlar gibi hainlere yasakladığı görevlere atamakla satın alıyordu. Fetih görüntülerini ve halifelerin hoşnutluğunu kazanmış olmayı kullanıyordu.

Sonunda Muaviye'nin kurnazlığı sayesinde Emevîliğin işleri yoluna girince, şeytan sızması gibi bir sızma ile dinin temellerine sızdı. Bu temeller üzerinde çeşitli entrikalar çevirdi. Onların saf yapısında bozulmalar meydana getirdi. Hayat düzenini, cahiliye dönemine döndürmeye koyuldu. Sapıklığı ve zındıklığı tekrar diriltti. Bunun için bilinen cahiliye yöntemlerini kullandı. Amacı, menfaatlerini en üst düzeyde tatmin etmek için Emevîliğin arzuladığı çıkarcı plânı hayata geçirmek, ayrıcalığını korumak için bu plânı yürürlükte tutmaktı.(2)

İnsanlar ise, genel olarak böyle şeylerin farkına varmıyorlardı. Çünkü bu konularda İslâm'da geçerli olan kural, yani "İslâm kendisinden öncesini siler" ilkesi, Emevî ailesinin rezillikleri üzerine gizleyici bir örtü atmıştı. Özellikle Resulullah (s.a.a) onları affettikten, halifeler onları kendilerine yaklaştırdıktan, onları Müslümanlar üzerine vali olarak seçtikten, kendilerine başka valilere vermedikleri yetkileri verdikten sonra bu aile Şam'da yirmi yıl boyunca eski bildiklerini uyguladılar; ne yaptıkları bir kötülükten kendilerini alıkoyan oldu, ne de başkalarını böyle şeylerden alıkoydular.

İkinci halife Ömer bazı valilerini sıkı sıkıya gözetler, inceden inceye hesaba çeker, fakat diğer bazıları üzerinde aynı titizliği göstermezdi. Bu titizliği göstermek istediğinde, asla hiçbir engeli gözü görmezdi.

Bu titizliğine örnek, onun Kınnesrîn valisi Halid b. Velid'i itip sarsmasıdır. Valinin Eş'as'a on bin dirhem verdiğini haber almıştı. Verdiği emir üzerine Bilal Habeşî onu sarığı ile bağlayarak halifenin karşısına getirdi. Adamı devlet yetkililerinden ve ileri gelen halk temsilcilerinden oluşan bir kalabalığın önünde Hıms şehrinin en büyük camiinde başı açık olarak tek ayağı üzerine dikilmeye mecbur etti ve on bin dirhem hakkında sorguya çekti: Bu para valinin kendi parası mı idi, yoksa ümmetin parasından mı alınmıştı? Eğer para kendinin idi ise, bunu vermesi israftı ve Allah müsrifleri sevmez. Yok, eğer verdiği parayı beytülmalden almış idiyse, bu yaptığı iş bir ihanet idi ve Allah ihanet edenleri sevmez. Halife bu yargılama sonucunda Halid b. Velid'i azletti ve ölünceye kadar bir daha onu vali yapmadı.

Ömer'in Halid b. Velid ve Ebu Hureyre'ye yönelik uygulamalarının benzerlerini bazı başka valilerine de uyguladığını gösteren örnekler, araştırmacılar tarafından bilinmektedir. Fakat Muaviye onun ayrıcalık tanıdığı, samimi davrandığı, yakın ve seçkin dostuydu. İkisinin davranış ve tutumları arasındaki çelişkiye rağmen halife, onun elini hiçbir şeyden çektirmedi ve hiçbir konuda onunla hesaplaşma tartışmasına girişmedi. Belki de ona: "Sana ne bir emir veririm ve ne bir şeyi yasaklarım" demişti. Onu kendi görüş ve iradesine göre hareket etmekte serbest bırakmıştı. Kısacası ikinci halifenin titiz denetleyiciliği ve ince hesaba çekici tavrı sadece bazı valileri için geçerli idi, hepsini eşit şekilde kapsamıyordu. Çünkü halifenin Şam'daki valisi olan Muaviye'nin elleri serbest ve açıktı, arzularının ve ihtiraslarının dilediği her şeyi rahatça yapabiliyordu.

Bu durum Muaviye'yi azdırdı ve Emevî çetesinin komplolarını uygulamaya yönelik azmini biledi. Böylece İmam Hasan ile İmam Hüseyin, onun kurnazlığı ve hilekârlığı sebebi ile büyük bir tehlike ile karşı karşıya kaldılar. Bu tehlike, İslâm adına İslâm'ı tehdit ediyor, hak adına sığınarak hak ışığını söndürmeye çalışıyordu. Bu iki İmam'ın bu tehlikeyi savmak için önlerinde üçüncüsü olmayan iki yol vardı: Ya direneceklerdi ya da barışçı bir çözüme razı olarak uzlaşacaklardı. Fakat ikisi de gördüler ki, İmam Hasan döneminde tercih edilecek olan bir direnme seçeneği, bu dini ve mensuplarını savunan, insanları Allah'a ve doğru yola ileten bu Ehlibeyt safını kesin bir yok oluşa götürür. Bundan dolayı İmam Hasan (a.s) Muaviye'nin azgınlığı ile baş başa bırakmayı ve kendisine sunduğu iktidar ile onu imtihan etmeyi uygun gördü.

 

Buna rağmen yine de yaptığı barış antlaşmasında Muaviye'den kendisinin, dostlarının ve takipçilerinin gidişatında Allah'ın kitabına ve Resulullah'ın (s.a.a) sünnetine aykırı hiçbir tutum sergilememesi, İmam'ın hiçbir taraftarını Emevî saltanatına karşı işledikleri bir suçtan dolayı kovuşturmaya tâbi tutmaması, diğer Müslümanlara tanınan hakların ve onur dokunulmazlığının onlara da aynen tanınması gibi Muaviye'nin uymayacağını ve aksine davranacağını bildiği birtakım şartlara uy-ması yolunda ondan söz aldı.

Bu barış, İmam Hasan'a (a.s) Emevîlerin çirkin çehresini örten maskeyi düşürmek ve Muaviye'nin sahte görüntüsü altındaki makyajı eritmek için hazırladığı bir zemindi. O zaman kendisi ve diğer Emevî ileri gelenleri, oldukları gibi cahiliyete mensup mahiyetleri ile ortaya çıkacaklardı. Böylece kalplerinin bir an bile İslâm ruhu ile titremediği görülecekti; İslâm'ın kendilerine sunduğu bağışların ve merhametlerin Bedir, Uhud ve Ahzab savaşlarından kalan kinlerinden hiçbir şeyi unutturamadığı, o kinlerin intikam hisleri ile dolu olduğu anlaşılacaktı.

Kısacası bu plân, barış içinde ortaya çıkan fırtınalı ve kaçınılmaz bir devrimdi. İmam Hasan'ın (a.s) içinde bulunduğu dönem ve şartlar bu plânı ona dayattı. Çünkü hak ile batıl birbirine karışmış, bu ortamda cirit atan kanlı bir silâhlı egemenlik hakka karşı azgınlık yapmaya zemin hazırlamıştı.

İmam Hasan (a.s) bu metodu icat eden ilk kişi olmadığı gibi, bu metodu uygulayan son kişi de değildi. O, bu metodu atalarından almış, sonra da onu kendisinden sonraki aşamalara miras bırakmıştır. Çünkü o da, kendisi dışındaki diğer Ehlibeyt İmamları (üzerlerine selam olsun) gibi, ileri ve geri adımlarında ilâhî risaletin rehberliği ile yol alıyordu. O, bu hareket metodu aracılığıyla imtihana tâbi tutuldu ve bu imtihana sabırla, metanetle teslim oldu ve ondan tertemiz, alnı açık ve büyük bir başarıyla çıktı.

Bu barış, İmam Hasan'a (a.s) Muaviye'nin yolu üzerinde kendinden bir tuzak kurma fırsatı hazırladı. Bu tuzak, hiç farkında olmadığı bir anda ayaklarını kapıp onu tökezletecekti. Yine bu barış ona, Emevî zaferini Emevî barutu ile havaya uçurma imkânını sağladı. Böylece onların zaferini su köpüğüne ve rüzgârlarını toz dalgasına dönüştürdü.

Çok geçmeden İmam Hasan (a.s) tarafından barış şartlarına yerleştirilen ilk bomba, zaferini kutladığı gün Muaviye'nin elinde patladı. Irak ordusu Nuhayle'de Muaviye'nin birliğine katılınca, Muaviye halkın karşısına geçerek şu konuşmayı yaptı:

 

"Ey Irak halkı! Allah'a yemin ederim ki, ben sizinle namaz, oruç, zekât ve hac için savaşmadım. Sizinle savaşım, sadece başınıza geçmek içindi ve siz hoşlanmasanız da, Allah bana bu iktidarı verdi. İyi bilin ki, Hasan b. Ali'ye verdiğim bütün sözler şimdiden ayaklarımın altındadır; ona bağlı kalmayacağım."(3)

Bundan sonra da Muaviye'nin yönetim tarzı sürekli olarak Kur'ân'a ve Sünnet'e aykırı işler yapmak ve dinin haram saydığı şeyleri işlemek şeklinde belirginleşmeye başladı. Salih ve saygın kişileri idam etmek, insanların namuslarına saldırmak, mallarını yağmalamak, özgür kişileri hapse atmak; onun İslâm'a aykırı hareketlerinden bazılarıdır.

Muaviye'nin işlediği son suç, hayâ ve haysiyetten yoksun oğlu Yezid'i Müslümanların sırtına bindirmesi, insanların dinleri ve dünyaları ile oynamakta onu serbest bırakmasıdır. Onun bu alçak ve arsız oğlu, Taff (Kerbelâ) olayı ile birlikte Hirre katliamı ve Kâbe'nin sabanlar ve mancınıklar ile taş yağmuruna tutulması gibi cinayetleri de işlemiştir.

Her ne olursa olsun önemli olan, sonraki olayların İmam Hasan'ın (a.s) hareket metodunu açıklayıcı ve aydınlatıcı tarzda gelişmesidir. İmam Hasan'ın (a.s) en önemli amacı, bu zorbaların yüzündeki maskeyi düşürmek, böylece onlar ile dedesinin risaleti önüne kurdukları tuzak arasına girerek risaletin etkisiz hâle gelmesi yönündeki niyetlerinin gerçekleşmesini önlemekti. İşte İmam (a.s) bu yönde istediği her amaca ulaştı, böylece yüzlerdeki maske düştü ve Emevîlerin ipliği bütün çıplaklığı ile pazara çıktı. Bu nimetinden dolayı âlemlerin Rabbi yüce Allah'a hamdolsun!

İşte bu tedbir sayesinde, kardeşi ve şehitlerin önderi İmam Hüseyin (a.s), Kur'ân'ın açıklanmasına vesile olan ve kendisinin akıl sahiplerine örnek olmasını sağlayan devrimini gerçekleştirdi.

Bu iki İmam aynı risaletin iki yüzü idiler. Bu iki yüzden her biri ortak risaletin bir noktasında ve aşamalarından birinde sorumluluklarını yerine getirmekte diğerini tamamlıyordu ve bu risalet uğrunda fedakârlık ve kendini feda etme açısından her ikisi de eşit ve eş değerdeydiler. Buna göre, ne İmam Hasan (a.s) canını feda etmekten çekiniyordu, ne de İmam Hüseyin (a.s) Allah yolunda ondan daha cömert davranıyordu. İmam Hasan barış yaparak sessiz ve suskun bir cihat için kendini bekletti. Vakti geldiğinde Kerbelâ şahadeti, Hüseyin'in olmadan önce Hasan'ın damgasını taşıyordu; Kerbelâ'daki şahadet Hüseynî olmadan, Hasanî idi.

Olayların derinliklerine inen akıl sahiplerine göre Sabat günü (barışın imzaladığı gün), Taff (Aşura) gününden daha derin fedakârlık anlamları ile yüklü idi. Çünkü o gün İmam Hasan (a.s) yerinde oturan, suskun bir şekilde hoşa gitmeyen şeylere tahammül eden sabırlı bir kişi rolünün kahramanlığını gösterdi. İşte bu nedenle Aşura şahadeti birinci derecede Hasan'a ve ikinci derecede Hüseyin'e aitti.

Çünkü İmam Hasan (a.s) onun temelini atmış ve onun için zemin hazırlamıştı. İnsanlar, Sabat ve Taff olaylarından sonra olayların derinliklerine inmeye ve bu Emevîlerde İslâm'la bağlaşmayan bir cahiliye taassubunun çöreklenmiş bulunduğunu görmeye başladılar. Öyle ki, onlar dışında kalan bütün gaddar, pespaye ve fosilleşmiş taassuplar hortlayıp bir araya gelselerdi, İslâm'a ve Müslümanlara tehlike oluşturma açısından onlardan daha az zararlı olurlardı...(4)

Barışın Sebepleri İle İlgili Sözün Özü

Buna göre barışın sebepleri şöyle özetlenebilir:

1- Muaviye'nin entrikalarının İmam'ın taraftarlarını etkilemesinden sonra bu taraftarların zaafa uğramaları, savaşmaktan kaçınmaları ve İmam'ın emirlerini dinlememeleri. Bu durumda direniş faydalı olmayacak, tersine Muaviye'nin hileleri karşısında ilâhî risalet çizgisinin inişe geçmesi kesinleşecekti. Oysa Muaviye'nin hilelerinin ve aldatmalarının egemen olduğu bir toplumda bu çizginin varlığını ve yükselişini korumak İmam'ın (a.s) görevi idi.

2- İmam Hasan'ın (a.s) ordusunun çökmesi şu sonuçlara yol açacaktı: İmam Hasan en sadık Ehlibeyt mensupları ve dostları ile birlikte ya şehit edilecek ya esir alınarak Muaviye'nin zindanlarında yaşamak zorunda kalacak veya Muaviye'nin bağışı olacak olan bir özgürlüğün ezikliği altında süre gidecek bir zayıflık konumunda serbest bırakılacaklardı ki, bütün bu sonuçlar, istenecek şey değildi. Çünkü şehit olmak, kısa veya uzun vadede meşru bir sonuç getirmediği takdirde gerekçesiz kalır. Özellikle beraberinde İmamet/İmamlık çizgisinin tasfiyesini veya yaygın şekilde yok edilişini getirdiği zaman hiç kabul edilemez.

3- Ehlibeyt'in haklılığına inanan kesimi korumak, Haşimoğulları ile onların izinden gidenlere yönelik Emevî kininin kalıcı bir nitelik kazandığını gördükten sonra bu kitleyi Emevî tasfiyesinden veya yaygın yok edişinden korumak. Nitekim İslâm tarihinin kanlı olayları bu kalıcı kini ispat etmiştir.

4- Haddini aşmış azgın bir kitle ile savaşmanın hiçbir yarar getirmediği bir dönemde Müslümanların kanlarının akmasını önlemek.

5- Cahiliye karakterli Emevî plânının mahiyetini açığa çıkarmak ve İslâm ümmetini bunlara karşı koruma altına almak. Çünkü halifelik Emevî sülâlesinin İslâm ümmetinin iktidar dizginlerine el koymalarının, bu hanedanın İslâm varlığının kaderi ile oynamasının ve Peygamber'in (s.a.a) kutsal inkılâbına el koymasının zeminini hazırlamıştı.

6- Küfür ve gizli münafıklık ile güçlü biçimde mücadele etmek için uygun şartları hazırlamak.

İmam Hasan'ın (a.s) benimsediği ilâhî tutumun arkasında duran gerçek sebepler, olayın cereyan ettiği dönemde yaşayan birçok kişi tarafından olduğu gibi, sonradan gelen bazı sığ görüşlüler ile gerçeklerin çarpıtılmasının etkisi altında kalan şaşkınlar tarafından da fark edilmemiş, kavranamamıştır.

Fakat barış anlaşmasını izleyen olaylar ile Muaviye ve diğer Emevî hükümdarları tarafından uygulanan düşmanca siyasetler, yine İslâm'a ve Müslümanlara verdikleri ağır zararlar, İmam Hasan'ın (a.s) tutumunun bazı sırlarını ortaya koymuştur.

________

1-Sulhu'l-Hasan, Üstad Razi Âl-i Yasin, 371–372 (Türkçe çevrisi, s.450–451, Kevser Yayınları)
2- Muaviye'nin ilâhî hadleri değiştirmekle, şeriatın hükümlerini çarpıtmakla, insanların dinlerini ve vicdanlarını menfaat karşılığında satın almakla, hayâsızlığı ile edepsizliği ile, hadis uydurmaları ile ve diğer çirkin kötülükleri ilgili daha fazla bilgi edinmek için bk. Hayâ-tu'l-İmami'l-Hasan, 2/145- 210
3- Sulhu'l-İmam Hasan, 285; Nehcu'l-Belâğa, 4/16; Tarih-i Yakubî, 2/192
4-Sulhu'l-İmami'l-Hasan Mukaddimesi, Şeyh Razi Âl-i Yasin

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler