16 Ocak 2018 Salı Saat:
19:21

İmam Humeyni Yaşıyor

29-06-2016 10:38



 

Bundan bir kaç sene evvel, bir İran sikkesi geçmişti elime; çok da eski değil ama oldukça etli ve heybetli idi. Maddi olarak fazlaca bir değeri yoktu lakin, üzerine hakkedilmiş tasvir ve yazılar neyin ne olduğunu çok güzel anlatıyordu.

 

    Bir Aslan vardı elinde kılıcıyla, ardınca ihtişamla doğan bir revnak güneş ve hepsini kuşatan bir de taç.
 

    Bir yüzü böyle idi sikkenin ve bir de bunun diğer yüzü var idi, her şeyde olduğu gibi.
 

Orada ise egonun doruklara ulaştığı bir unvan yazmakta idi: "Muhammed Rıza Şah-i Pehlevi Şahenşahi İran”Kralların Kralı lakabı ile anılmak istenen bir insan tasviri ve hemen altında Şemsi Takvim ile düşülmüş "2537" tarihi göze çarpıyor idi.

    Demek "Şahlık Rejimi" dedikleri şey öyle iki yüz-üç yüzyıllık mazisi olan bir sistem değil idi. Dile kolay evet, evet gerçekten dile söylemesi pek kolay; tam tamına 2537 yıllık bir düzen idi bu. 
 

    Polonyalı gazeteci yazar Ryszard Kapuscinski "Szachinszach/Kralların Kralı" adlı eserinde İslam Devrimi öncesini çok da güzel tahlil etmekte ve şöyle bir noktaya değinmekteydi: “'Şah Gitmeli! Evet, evet Şah gitmeli!’ diyordu Humeyni ve bu aynı bir çılgının yakarışı, bir delinin feryadı gibi geldi kulaklara."
 

    Eh ne de olsa yüzlerce yıldır bu halk, bu topraklarda Şahlık düzeni ile hep övünmüş, onu gökten ihsan edilmiş bir sistem olarak görmüştü.
 

    Tarihin tekerrürü gibi, atadan mirasmış gibi, Baba Şah, Rıza Han Pehlevi'nin ettikleri yetmemiş gibi; yerine gelen Oğul Şah da zulme ve baskıya doymuyordu. 
 

    Halk bu sisteme karşı koymayı olanaksız gibi görüyordu ama denemekten ne çıkardı ki? Zillet ile yaşamaktansa İzzet ile ölmek… En iyisi bu değil miydi?
 

    Ülke öyle bir hal almıştı ki; yerli halkın karşısında Amerika’nın süslü köpeği dahi, ondan daha üstün idi.
 

    Yabancıların diplomatik dokunulmazlıkları vardı ve hatta daha fazlası.
 

    Şöyle dermiş Edip:
 

"Azmedince insan, neler yapabiliyor bir an;
 

Ne top, tüfeng engel olabiliyor, ne de zorba Kağan.
 

Samimi ise kişi kendine,  elbet varacaktır menzile;
 

Yok, lakayt ise eğer, binse de Burak'a gidemez bir yere"
 

    Hayatı bir an olsun sakin geçmemiş İmam Humeyni’den zaten geçemezdi de açıkçası.
 

    Zulüm karşısında susmak, yürek işi değil idi. Yürekli kişi de mutlaka ses vermeliydi. Hiç şüphesiz elimizde bulunan bu kitap İmam-i Rahil'in hayatı ve şahsiyetine dair bizlere ışık tutacak güzel bir eserdir.
 

    Humeyn şehrinde başlayan ama alelade olmayan bir yolculuğun Kum, Tahran, Bursa, Necef, Paris ve tekrar Tahran ile harmanlanmış; kâh insanı silkeleyen, kâh derin düşüncelere sevk eden bir hayat hikâyesine değinmektedir bu kitap.
 

    Yaşın gözde durmamasını isteyenler için çok güzel nükteler var burada,
 

    Hayata dair kesin ve keskin kararlar vermek isteyenlere de kılavuz olacaktır mutlaka.
 

    Öte yandan elimizdeki bu eser, bizlere öğle yemeği için özel uçakla Paris'e giden bir Şah'ın hatta bu iş rutin ve sıkıcı bir hal aldıktan sonra öğle yemeğini dahi yine Paris'ten getirten bir Şah'ın yaşamı ile, halkının en alt düzeyinde yaşayan bir büyük insanın mukayesesini de gözler önüne sermektedir.
 

    Elbette mukayese sözü tamamen cümlenin kurulması için kullanılmıştır. Yoksa bu iki zıt kutup arasında mukayesenin imkânı mı vardır?
 

    Not: Bu makale aslında Merhum İmam Humeyni'nin hayatına dair birçok gizli kalmış noktayı aydınlatan ve şahsiyeti hakkında okuyucuya ışık tutan el-Mustafa Üniversitesi tarafından yakın zamanda baskısı yapılacak olan "İmam ve Hatıralar" adlı eserin “Mütercimin Önsözü” bölümüne aittir.

 

İlahiyatçı Hasan Bedel

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !