12 Nisan 2021 Pazartesi Saat:
00:16
04-04-2021
  

İmam Sadık (a.s) ve Caferi Fıkhı

Caferî fıkıhla, resmi olarak tanınmış fıkıhlar arasındaki fark, sadece yüzeysel dini inanç farkı değil...

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

İlk halifelerden sonraki yöneticiler, dinî bilgilerinin az olması veya tümüyle bundan yoksun olmaları sonucu doğan boşluğu kendilerine bağlı din âlimleriyle doldurma gayreti içinde olmuşlardır. Satılmış fıkıh, tefsir ve hadis âlimlerini kendilerine bağlayarak mevcut boşluğu doldurmuşlardır.
 

Hükümetin emrine amade bu zümrenin, yöneticilere sağladığı bir başka yarar da, zalim yöneticilerin isteğine uygun olarak dinin hükümlerini "maslahatlar gereği" bahanesiyle değiştirmeleri olmuştur. İlahları uğruna, Allah'ın hükümlerini içtihat adı altında tahrif etmeleri işin ne denli vahim olduğunu göstermeğe yeter de artar bile.
 

Eski yazar ve tarihçiler, genellikle siyasî güçlerin isteğiyle gerçekleşen hadis uydurma ve re'ye göre tefsirin tüyler ürperten bazı örneklerine değinmişlerdir. Hicri birinci yüzyılın sonlarına kadar daha çok rivayet şeklinde gerçekleşen bu hizmet, yavaş yavaş fetva şekli de almıştı artık. Emevî dönemin sonlarında ve Abbasî dönemin de başlarında bir çok fakihin kıyas ve istihsan gibi bidat yöntemlerini kullanarak kendi görüşlerine göre (daha doğrusu egemen güçlerin isteğine göre) İslâm'ın hükümlerini yorumlaması bundan kaynaklanıyordu.
 

Kur'ân tefsiri alanında da aynı hiyanet gerçekleşiyordu. Müfessirin, kendi görüşüne göre Kur'ân'ı tefsir etmesi, insanlar nezdindeki ilâhî hükümleri rahatlıkla değiştirebilecek ve insanları egemen güçlerin isteğine inandıracak bir yöntemdi.
 

Fıkıh, hadis ve tefsirin iki temel akıma bölünmesi çok eski dönemlere dayanır. Bunlardan biri az bir para karşılığında bir çok gerçeği kendi çıkarları uğruna tahrif eden gasıp hükümetlerce yönetiliyordu; diğeri ise, ilâhî hükümleri doğru şekilde açıklama maslahatı üstünde maslahat görmeyen ve ister istemez her adımda egemen güçle ve de satılmış fakihleriyle karşılaşan asil ve emin bir akımdı.
 

İşte bu akım, o günden bu yana çoğunlukla gayr-i resmi ve illegal görülmüştür.
 

Bu bilgiler ışığında İmam Sadık (a.s) dönemine bakacak olsak, "Caferî fıkıhla" resmî ve legal tanınmış fakihlerin fıkhı arasındaki farkın, sadece yüzeysel dinî inanç farklılığı olmadığı daha belirginleşecektir.
 

Caferî fıkhı iki yönden ataktaydı: Birincisi ve önemlisi, egemen güçlerin dinî bilgilerden yoksun oluşu ve tabiatıyla da insanların fikrî işlerini yönetme alanındaki acizliğiydi; diğeri ise, yöneticilerin çıkarı uğruna oluşturulan resmî fıkıhtaki tahrif ve sapma konularını belirlemekti.
 

İmam Sadık (a.s) fıkıh, İslâmî öğretiler ve Kur'ân tefsiri gibi ilmî faaliyetiyle hükümete savaş açmıştı. Halifelerin hükümetinde önemli bir yeri olan dinî kurum ve resmî içtihat, İmam Sadık (a.s) tarafından suçlanıyor ve hükümet de dinî alanda fakir ilan ediliyordu. İmam tarafından sürdürülen mücadelenin bu boyutuna, Emevîlerin ne kadar dikkat ettikleri hususunda açık ve kesin bir belge mevcut değil. Ancak Abbasî halifelerin ve özellikle de yeterince zeki olan, ömrünü Emevîlere karşı mücadeleyle geçiren ve de Ehlibeyt taraftarlarının mücadele yöntemi hususunda önemli bilgilere sahip olan Mansur'un, İmam Sadık (a.s) tarafından yürütülen dolaylı mücadelenin etkin rolüne dikkat ettiği açıktır.
 

Bir çok rivayette de belirtildiği üzere, İmamın ilmî ve fıkhî faaliyetlerine dönük Mansur'un sınırsız baskı, tehdit ve sınırlamaları bu duyarlılıktan kaynaklanıyordu. Ayrıca Mansur'un, Hicaz ve Irak'ın meşhur müçtehitlerini kendi hükümetinin çatısı altında toplamaya dönük aşırı ısrarının da bu ihtiyaçtan kaynaklandığı bilinen bir gerçektir.
 

İmam Sadık (a.s), dostlarıyla olan konuşmalarında "halifelerin dinî bilgiden yoksun oluşlarını", İslâm açısından yönetim hakkına sahip olmadıklarına delil gösteriyordu.
 

Yani imamın fıkıh ve Kur'ân derslerinin ana mesajı gerektiğinde açık olarak da dile getiriliyordu. İmam Sadık (a.s) bir hadisinde şöyle buyuruyor:

 

"Biz itaat edilmesi Allah tarafından farz kılınan insanlarız. Oysa ki sizler, o insanlara itaat ediyorsunuz ki insanlar, onların cehaleti yüzünden Allah katında mazur olmayacaklardır." 1
 

İmam bu hadisinde şuna dikkat çekmektedir: Ehil olmayan yöneticilerin cahillikleri yüzünden yoldan sapmış ve Allah'ın yolu dışında başka bir yola koyulmuş olan insanlar, Allah katında "Biz kendi isteğimizle yanlış yola düşmedik, yöneticilerimizin cahilliği bizi bu yola itti" türünde bir mazeret getiremeyecekler. Çünkü böyle önderlere uymanın kendisi ilk hatadır ve sonraki hatalara mazeret olamaz.
 

İslâmî toplum önderliğinin siyasî, fikrî ve ideolojik boyutları içermesi gerektiği hususu, hem İmam Sadık'tan (a.s) önceki, hem de sonraki imamların eğitsel faaliyetlerinde açıkça görülen bir gerçektir.
 

Bir rivayette, İmam Ali b. Musa Rıza (a.s) ceddi İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) dilinden, imamet silsilesindeki silahı, İsrailoğulları arasındaki tabuta benzeterek şöyle buyurur:
 

"Bizim aramızdaki silah, İsrailoğulları arasındaki tabuta benzer; o kimin yanında olsaydı, peygamberlik (bir başka rivayette ise hükümet) onlara ait olurdu. Bizim aramızda da silah kimin yayında ise, imamet ve önderlik ona ait olur."
 

Bu hadisi rivayet eden şahıs İmama sorar: "Silahın, dinin ideolojik bilgisine sahip olmayan birinin yanında olması mümkün mü?"
 

İmam bunun cevabında buyurur: "Hayır" 2
 

Kur'ân-ı Kerim birçok ayette uyanlar ve uyulanlar arasında gerçekleşecek olan bu tür çekişmelere değinmiş; ancak bunun mazeret olmayacağına vurgu yapmıştır. Örnek olarak aşağıdaki ayetlere bakılabilir:
 

Bakara/167; Şuara/91-102; Sebe/31-33; Nisa/97.
 

Hadiste geçen "mezaya" kelimesinin "dinin ideolojik bilgisi" anlamında anlamlandırılması, büyük hadis uzmanı Allame Meclisi'nin "Mir'at'ul-Ukûl" kitabından alınmıştır.

İmam bir yandan din bilgisini ve Kur'ân'ı doğru anlamayı imametin şartı olarak vurgularken, diğer yandan da ilmî faaliyetiyle din bilgisine ilgi duyan insanları etrafında toplayarak ve dini hükümetin satılmış âlimlerinin saptırarak öğrettiği gibi değil olması gerektiği gibi öğreterek kendi din bilgisini ve hilafetin de cahilliğini kanıtlar. Böylelikle de sürekli, derin ve sessiz saldırısıyla mücadelesine yeni bir boyut kazandırır.

 

Alevi mücadelesi ortamında ve Ali (a.s) oğullarının dostlarıyla geçiren ve de onların birçok sırlarını bilen ilk Abbasî halifeleri, bu derslerin saldırı ve atak yönünü Emevî seleflerinden daha iyi anlıyorlardı. Bu yüzden Mansur, İmam Sadık'ın (a.s) insanlarla bir arada bulunmasını, onlara dini öğretmesini ve halkın da İmamın yanına gelip soru sormasını uzun bir süre yasaklamıştı.
 

Büyük ve meşhur şia şahsiyeti Mufazzal b. Ömer bu baskı ve yasağın boyutunu şöyle özetler:
 

"Evlilik ve boşanma gibi hususlarda sorusu olanlar bile, İmamın cevabına kolaylıkla ulaşamıyorlardı." 3
 

 

 

________________________________________________

1- Usûl-i Kâfi, c.1, s.186

2- Usûl-i Kâfi, c.1, s.238

3- Menakib-ı İbn-i şehraşub, c.4, s.238

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler