12 Aralık 2017 Salı Saat:
00:31
02-01-2017
  

İmamıma Arzuhalim...

Bir kez daha dalıyor gözlerimiz Medine’ye doğru, gelmeni beklediğimiz, bekleyişin içinde olduğumuz diğer günlerde olduğu gibi…

Facebook da Paylaş


Bismillahirrahmanirrahim

 

Bugün[1] bir kez daha seni anıyor, bekliyoruz doğum gününde gülmesi gerekirken hasretinden kan ağlayan gözlerimizle… Bir kez daha dalıyor gözlerimiz Medine’ye doğru, gelmeni beklediğimiz, bekleyişin içinde olduğumuz diğer günlerde olduğu gibi… Asırlarca seni bekledik, yolunu gözledik, hasret çekmekten pare pare olmuş yüreklerimizle. Zuhurun gerçekleşecektir diye her Cuma yaverin olabilmek için koşuşturduk camilere. Zuhurunun gerçekleştiğini göremeyen gözlerimiz, bir kez daha yöneldi Rahman’ın semalarına; dile getirilen bin bir veryansınla.

Sana hasretiz senelerdir Yakup’un Yusuf’una hasret  kaldığı gibi. Nefsin zifiri karanlığı karşısında, balık içinde mahsur kalmış Yunus’tan daha da çaresiziz. Bir gün Nuh’un gemisi gibi kurtuluşumuz olasın diye, hep duada olduk Adem’in yeryüzüne indiği günlerdeki gibi. Bir gün Firavunlar karşısında zayıf düşürülmüş bedenlerimize can veresin diye, İsa’nın dertlere derman nefesi gibi bekledik seni.

Evet; Yusuf olduk kuyularda hep seni bekledik, Hüseyin olduk Kerbela'da, kuruyan dudaklarımızla sayıkladık ismini. Zeynep olduk zalimlerin Kufesi'nde adını haykırdık, dâvan uğruna baş koyduk. Sen gelesin diye ey Sevgili!... Gelesin de ırmaklar taşıyan ellerinden, Ab-ı hayat akıtasın içimize diye bekledik.

Alkeme'de mahsur deşen Kahraman'ın yolunu gözleyen susuz çocuklar gibi hasretle gelmeni bekledik; uzattık parmaklarımızı, Abbas gibi doğrandı ellerimiz. Hiç seni söyleyemedik. Dağlandı dudaklarımız. Biz de yazdık göz yaşlarımızla gönüller Mekke'sinin dağlarına: Ey sevgili, sen gel diye...

Ne çare, Selmanlar yok şimdi; Ebuzerler, Miktatlar, Malik-i Eşterler yok. Sümeyyeler gitti, Yasirler ve  Ammarlar gitti, Müslimler gitti. Abbas ve Ekberlerden de haber yok artık... Hatice yok, Fatıma yok, Zeynep yok. Biz ne çok yetim olduk da, Senin gibi okşayanımız yok artık. Gel bir okşa, ne olur. Yaralarımız azdı. Canımız acıdı. Bir merhamet et, bir gülümse mahzun gönüllerimize ey Sahibimiz! Bir görün puslu şehirlerin üstünde. Bir ses ver puslu yüreklerimize. Bekler dururuz her seherde, Sen gel diye ey Sevgili...

Ve hâlâ bekliyoruz seni ey gözlerden uzak, canlara Mesih nefesli YAR!...

Ağacan! Buralara bir hal oldu: Ne Yakup inliyor şimdi, ne Davut münacat ediyor?! Her şey sahte olmuş, Züleyhalar da yalancı! Ashab-ı Kehf'in Yedi Adamı ne yapsın?! Mağaraların kapıları da kapalı. Musa vurunca asasını, oynamıyor yer yerinden. Yol vermiyor Kızıldeniz. Sakınmıyor İbrahimi ateşler. Su taşımıyor karınca. Buralara bir hal oldu. Sen yoksun, buralar duman oldu Mevlam.

Zuhurunu müjdeleyen Beşirler getirmedi bir türlü senin mektubunu buralara... Bir yalnızlıktır düştü ocağımıza. Bir karanlıktır çöktü başımıza. Ay aydınlatmıyor. Gül kokmuyor. Yokluğun karabasanlar gibi çökünce sinemize, dağıldı hanemiz, dağıldı yüreğimiz, dağıldı birliğimiz...

Ve ben… Ey Mehdi!... Ey Sevgili! Ey Bad-ı Saba! Ey aşk semamda doğan Ay! Ey güzelliklerin şahikası! Ey Necat Gemisi! Zuhurunu istiyorum; çünkü ağlama duvarını bir çıban gibi sırtında taşırken, yorulan kollarıyla taş atan Kudüs'üm ben.

Gelmeni istiyorum; çünkü ben Filistin’de acımasız kurşunlara evlat vermiş bir anneyim…

Seni bekliyorum; çünkü kurşunlardan sakınan bedeniyle seni özleyen, Taş atan bir Filistinliyim.

Seni özlüyorum; çünkü ben kanları petrol karşısında satılmış gençlerim…

Sana muhtacım; çünkü ben Fransa’da veya daha yakın mekanlarda örtüsüne el uzatılan Zeynebim…

Seni bekliyorum; çünkü ben Ebrehe’nin ordusundan daha güçlü Yezit ordusu karşısında mücadele etmek zorunda olan Hüseynim…

Seni beklerken de, zulmün zifiri karanlıkları içerisinde yolumu aydınlatan "intizar"ının mumuyla yarasalar kovalıyorum, ışıklar saçıyorum umutlar serpiyorum fersiz kalan hazin kalplere.

Her düşüşüm gül ayaklarına kapanmamdır. Böğrümden yediğim her kurşunla tutarım ellerinden. Her şarkımda seni söylerim. Her tebessümüm senindir. Aşıksam, sana aşığım. Ölürsem, sana ölürüm. Gelirsem, sana gelirim. Ve hep seni beklerim: Sen bir gelsen diye ey Sahib'ez-Zaman!...

Peki nedir seni beklemek? Senin bekleyişini, askere yolladığı oğlunun yolunu gözleyen annenin bekleyişinden farklı kılan şey nedir? Bekleyişinde geçirilen günlerle, hapishaneden çıkmak için gün sayan mahkumun bekleyişi arasındaki olması gereken fark nedir?

Acaba seni beklediğimiz günleri komşu ülkedeki kardeşlerimin acılarını, şehit düşenlerin haberlerini maç seyreder gibi mi geçirmeliydik, yoksa kendimiz camiye gelirken çocuğumuzu da biraz rahatlasın diye çalgılı düğünlere mi yollamalıydık?

Veya  Zeyneb'in  davasını yürüttüğümüzü söylerken, çocuğumuzu, yeteneklerini geliştirmesi için Zeynebî değerlerin, kara bir damga, bir cehalet sembolü olarak konu edinildiği piyeslerde oynamaya mı teşvik etmeliydik?

Hangisi ha! Ne dersiniz? Belki de Allah şiarlarını konuşmamız gereken zamanlarda “Ofsayttı, penaltı vermesi gerekiyordu.” muhabbetleri etmek nasıl olur?

Hangimiz hangisini seçtik veya üzerimize düşen görevlerimizin ne kadarını  yerine getirebildik?

Bir düşünün; herkes kendini bir kez sorgulasın. Her gün İmam'ın zuhuru için duacı olan dudaklarımız gerçekte kimlerin, hangi şiarların tercümanı oldu? İmam'ın yolunu gözlemesi gereken gözlerimiz hangi pembe dizilerin kurbanı oldu?

Her gün ikinci bir Kerbela'da “lebbeyk!” demeyi planladığımız dudaklarımızla Hüseyinlerin, Zeyneplerin davası için ne kadar “lebbeyk!” diyebildik, İmam'ın getireceği ilahi düzen için neler ortaya koyabildik?

İşte bugün; O’nun doğum gününde herkes bunları düşünsün biraz, herkes kendini gerçekten Mevla'nın zuhur ettiği zaman, ortaya neler koyduklarıyla sorgulasın bir defa.

Tüm bunlara rağmen sevmek; sevenin, sevilen hakkında O yüceler yücesi Sevilen'e yaptığı duadır... Ve yönelsin herkes yüce Rabbin rahmet dolu dergahına:

Affet bizi Allah'ım ve uyandır zindanlara koyduğumuz Yusufî sevdalarımızı. Ağlayan gözlerimiz, sızlayan yüreklerimiz ve binlerce ah'larımız var; fakat bir şey daha var ki biz o sevgili Yar'a karşı sorumlu olduğumuzun bilincindeyiz. Tutsun bir el elimizden. Gelsin bir zuhur fermanı artık ötelerden ey Rabbimiz!'…

Sen de affet bizi Ağacan, ey Gönüller Sultan'ı! Biliyorum, bir Zülcenah olamadık, hasretinden Fırat'ın sularına kendisini teslim edecek. Bir kuru ağaç olamadık, yokluğuna kanlı göz yaşları dökecek. Bir Bilal olamadık, sensiz ses vermeyecek. Bir Ebuzer olamadık, Alıp başını gidecek. Ama bunu da biliyorum, kış baharın müjdecisidir. Ve biliyorum cefanın ardından sefanın varlığını. İşte bu nedenle bekliyoruz, çektiğimiz ahların bir an önce merhamet-i Yezdan'a erişip, şimşek olarak zalimin başına düşeceği anı.

Evet, sana muhtacız ey İmam!Ama reçetendeki ilacın ne olduğunu bilmeden…

Seni özlüyoruz ama Hacer'ül-Esved  taşına dönüşmüş yüreklerimizle…

Gel artık ey İmam! Sıkıntıları taşımak kolay mıdır diyar-ı dünyada?

Gel ey Mevlam! Gel ey dertlere derman! Gel ey Sahib'ez-Zaman!

İsa gibi donuklaşmış yüreklerimize can vermek üzere gel!

Yakup gibi âma olmuş gözlerimize  Yusuf olmak üzere gel!

Fatıma gibi kan ağlayan yüreğimize bir ümit olarak gel!

Hüseyin gibi Kerbelalar yaratmak, kurak çöller yeşertmek; Ali gibi Hayberler fethetmek; Resul gibi ışık olmak, bahar olmak, sevda olmak üzere gel!

"Gözlerim hayal tadında bir visalin peşinde. Bu yalnız sahrada beklenen gelmez mi hiç? Gölgesi düşmez mi kervan geçmez bu yere? Bir güle yanıyorum derdimi. Gelmez demiyor, gelecek demiyor. O çölde büyüyor, sabır yüreğimde. Uçsuz bucaksız sahranın ortasında vuslatı bekliyorum. Bir bedevî yalnızlığı içinde..."

 

Merziye Haklı
 


[1]- Hz. Mehdi (a.f)'in kutlu doğum günü münasebetiyle kaleme alınmıştır.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler