31 Ekim 2020 Cumartesi Saat:
23:50
17-08-2020
  

İmam’ın Büyük Pişmanlığı.. VII. Bölüm

Ne yazık ki 1977 yılında oğlum Mustafa şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti. İşrakî Bey de arkasında yedi çocuk bırakarak 1981 yılında vefat etti. Bu musibetlerin acısı da bize ve ailelerine kaldı..

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Burada aktarmak istediğim hoş bir anı var. Kerbela’ya yola çıkan yolcular Tahran’da yolları kapandığı için ziyarete gidemediler. Dolayısıyla emanetin sahibi daha bir hafta olmadan geri döndü. Emanet sahibi, İmam’a “Ben geldim, emanetimi alıp şehrime geri döneceğim.” dedi.

 

***İmam Humeynî o zamanı şöyle anlatır: “O an o kadar rahatsız oldum ki tarifi imkânsız! Onlar beni güvenilir bilip emanetlerini bıraktılar. Evet, parayı kullanmak için izin almıştım, onlar da izin vermişti. Ama yine de o emanete el sürmemeliydim. Hem de bu kadar çabuk kullanmamalıydım! Üstelik tamamına yakınını kullanmıştım!”***

 

İmam o an gitmelerini, emaneti almaya yarın gelmelerini söyledi. Bir saat geçmemişti ki kapı çaldı. Bir adam zarf dolu parayla eve geldi. Parayı İmam’a uzatarak şöyle söyledi: “Beni Pesendide Bey yolladı. Birkaç ay sonra satma işlemi gerçekleşecek olan arsa dün satıldı. Bugün de ben Kum’a ziyarete gelecektim. Size ulaştırmam için bana verdiler emanetinizi.”

 

Hem Humeyn’den bir arsanın satışının bu kadar hızlı olması normal değildi, hem de aynı zamanda Kum’a gelecek güvenilir birini bulmak! İmam zarfı alarak saymaya başladı. Kerbela’ya gitmek için emanet bırakan adamın parasının miktarı kadardı!

 

Ertesi günü emanet sahipleri geldi ve paralarını geri aldı. İmam Humeynî bu olaydan sonra artık kimsenin emanetine -açık bir şekilde izin alsa bile- el sürmemeye karar verdi.

 

Sonuç olarak evi artık satın almıştık. Artık ev konusunda rahata kavuşmuştuk, çok şükür hala da bu evde rahatız. 

 

İmam ve Eşinin Arasındaki Muhabbet

 

***İmam Humeynî’nin kızı Doktor Zehra Mustafevî’ye annesinin evlenmeden önceki rahat yaşamının evlendikten sonra sona ermesine nasıl tahammül ettiğini sordular. Cevabı şu şekildeydi: “İmam’ın, eşine olan muhabbetinin çok fazla oluşu ve eşinin de aynı şekilde ona olan muhabbeti sorunların hayatlarında erimesine sebep oluyordu. Öte yandan hanımefendinin meşguliyetleri vardı. Çok okuyan biriydi. Ev işleri ve çocuklarıyla ilgilenmek de vaktinin bir kısmını alıyordu. Dolayısıyla bu gibi sebeplerden ötürü kendisini Kum’da yalnız başına zor bir yaşamın içerisinde hissetmiyordu. Bilakis huzur içinde yaşıyordu. Kendisi de sürekli şöyle söylerdi: “İmam’ın bana olan muhabbeti, hayattaki zorlukları telafi ediyordu.”

 

Hatta İmam Necef’e gittiğinde eşine gelmesi için ısrar etmemişti. Eşine “Burada vatandan ayrı bir şekilde başka zorluklarla karşılaşmak yerine İran’da kalabilirsiniz.” demişti. Hatice Sakafî de Kum’da ya da Tahran’da ailesinin yanında ikamet edebilir ve bazen de eşini görmek için Necef’e gidebilirdi. Fakat o, ne olursa olsun eşinin yanında olması gerektiğine kanaat getirdi. Böylece Necef’te de İmam’ı yalnız bırakmadı. Bu, yine ikisinin birbirine olan muhabbetinin göstergelerindendir.***

 

Hayatımızdaki Değişiklikler

 

Yekhçal Gazi’deki evde oğlum Mustafa ve üç kızımı evlendirdik. Önce kızım Sıddıka, ilim sahibi ve fâzıl bir talebe olan Şahabettin İşrakî Bey ile; sonra oğlum Mustafa, Şeyh Murtaza Hairî Bey’in kızı Seniyye Hanım ile; kızım Feride, Kum’un önde gelen ailelerinden olan Muhammed Hasan Erabî Bey ile; sonrasında ise kızım Fehime (Zehra), Mahmud Burucerdî Bey ile evlendi.

 

Ne yazık ki 1977 yılında oğlum Mustafa şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti. İşrakî Bey de arkasında yedi çocuk bırakarak 1981 yılında vefat etti. Bu musibetlerin acısı da bize ve ailelerine kaldı... 

 

İmam’ın Evi: İnkılabın Merkezi

 

1965 yılında Yekçal Gazi’deki evimizden dönmemek üzere Necef’e doğru yola çıkacaktık. Bu evde olduğumuz sürede ruhanilerin mücadelesi başlamıştı. Bu evden İmam Humeynî kapitülasyonlara karşı haykırmıştı, bu evden İmam’ın nasihatleri yayılıyordu, bu evden büyük kıyamın tohumları atılıyordu, bu eve SAVAK belirli aralıklarla baskınlar düzenliyordu (baskınlarda hatta zamanın gazetelerini bile topluyorlardı), bu ev ile olan irtibatlarının cezası olarak İmam’ın yakınındakiler SAVAK tarafından zorla başka şehirlere gönderiliyordu. Kısacası bu evin hikayesi, inkılabın hikayesidir. Bu ev İmam’ın kıyamının merkeziydi...

 

Yaz Tatillerimiz

 

Evliliğimizin üzerinden on beş yıl geçene kadar çocuklarla beraber her yaz Tahran’a gidiyorduk. Her yaz ailemin yanına gitmek beni psikolojik olarak güçlendiriyordu. Zira oradayken çocukların sorumluluğunu anneme yüklüyordum. Her yaz tatili yaklaştığında “Sizi bekliyoruz, gelin” diye ardı ardına anneannem, annem ve babam mektuplar yollardı. Benim için Kum Dini İlimler Havzası’nın yıl sonu demek, eşyaları toparlayıp Tahran’a gitmek demekti. Kum’dan Tahran’a yol aldığımızda neşeyle şiirler okuyordum. Hesen Abad’ı geçtikten sonra Tahran’a varana kadar mutluluktan elimde olmadan gülüyordum. O zamanlar Hesen Abad-Tahran arası üç saat sürüyordu. Şimdiki gibi Kum ve Tahran arası bir buçuk saat değildi. Yollar toz topraktı ve arabalar ise kırk elli yıl öncenin arabalarıydı.

 

İmam Humeynî de bizimle gelir, iki hafta kaldıktan sonra arkadaşlarıyla beraber Meşhed, Hamedan, Humeyn veya Tebriz’e giderdi.

 

Evlendikten sonra on beş yıl içinde sadece birkaç defa yaz tatilinde Tahran’a gitmedik. Bir defa Humeyn’e bir defa da Mehellat’a gittik. Benim için Tahran’a gitmenin üstünlüğü vardı. Anneannem Mahsus Hanım en ufak bir istekte bulunmadığım halde kullanmam için birçok imkan sunardı. O zamanlar atlı vagonlar vardı. Dört tane at, bir vagonu tren raylarının üzerinde sürer, şehrin ortasına kadar getirirdi. İşte bu atlı vagonlardan birini bizim inisiyatifimize vermişti. Tahran’da bazen sadece gezinti amacıyla bu vagonla yolculuk yapıyordum. Bazen kız kardeşim ile beraber gezmeye gider, terzileri dolaşırdık. Bu üç aylık tatil, dokuz ay boyunca ev işleri ve çocukların sorumluluklarından dolayı kafamı dinlememe fırsat veriyordu. Çocuklar da babaları yanlarında olmadığı için ellerinden geldiğince yaramazlık yapıyorlardı. Babam çok sakin biriydi, çocuklara asla bir şey söylemezdi; kütüphanesi daha serin olduğu için orada istirahat ederdi. Fakat çoğu zaman çocuklar ses yaptığı için kütüphanesinde dinlenemez ve sessizce çocukların seslerinden dolayı uyuyamadığı söylerdi.

 

Üç ay boyunca kendime ve çocuklara istediğim şeyleri alıyordum. Caddelerde ya tek başıma ya da annem ve anneannemle gezerdim ve misafirliklere giderdim. Annem gerek bana gerekse çocuklarıma çok fazla ilgi gösteriyordu. Zira Kudsî’lerini nasıl bir şehre yolladıklarının farkındaydılar!

 

Kum, o zamanlar ölüler şehriydi. Şimdi ise çok şükür kıyam ve dava şehri oldu...

 

13 Beder Tatili[1]

 

Kum’da yaşadığımız yıllarda on üç beder tatillerinde genelde çocuklarla Kum’un etrafına birkaç saatliğine gezmeye giderdik. İmam Humeynî ise evde kalıp kendi işleriyle meşgul oluyordu.

 

***Bir gün İmam’ın torunu Hasan Humeynî on üç beder tatilinde İmam Humeynî’ye “Bugün on üç beder günü, dışarı çıkmak lazım” diye hatırlatmış, İmam Humeynî ise “Gel o zaman dışarı gidelim” diyerek Hasan Humeynî’yi evin bahçesine çıkararak “İşte on üç beder tatilinde dışarıya geldik” demiştir. Bunun üzerine torunu “Ama on üç beder günü yeşillik gerek...” deyince ise İmam bahçedeki gül ve yeşillikleri göstererek “İşte bu da yeşillik” diye yanıtlar. Hasan Humeynî o yıl on üç beder tatillerinin o şekilde geçtiğini nakletmiştir.***

 

 

 

Yedinci Bölümün Sonu

 

 

 

 

 


[1](13 Ferverdin) Nevruz Bayramı’ndan on üç gün sonra İranlılar için doğaya ve gezintiye çıkma günüdür. Tabiat günü olarak da adlandırılır.

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler