01 Aralık 2020 Salı Saat:
01:22
06-11-2020
  

İmam’ın Para Harcamadaki Hassasiyeti.. 15. Bölüm

Şerefli İran halkı Şah’ın zindanlarındayken ben Kûfe’de nehrin kenarında mı yazlarımı geçireyim?!

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

***İmam ve ailesinin maddi olarak çok zor şartlarda yaşadığı dönem, İmam’ın taklit merci olduğu dönemdi. Yani onu taklit edenler ve sevenleri İmam’a haddinden fazla vûcuhat-ı şer’i, nezirler ve hediyeler getiriyordu. Ancak İmam bu konuda o kadar ihtiyat ediyordu ki; o hediye ve paralardan Necef’in sıcağında gerekli olan bir buzdolabını dahi almıyordu. Zira buzdolabını zarurî bir ihtiyaç olarak görmüyordu.***

 

İmam’ın Para Harcamadaki Hassasiyeti

 

Necef’te kullanabileceğim bir telefon yoktu. Bazen annemi ve kardeşlerimi o kadar özlüyordum ki, fakat onlarla telefonumuz olmadığı için konuşamıyordum. Halbuki o zamanlarda herkes birbirine telefon açabiliyordu. Ancak İmam, elindeki parayı ailevi ve özel sohbetleri konuşmak için kullanmayı doğru bulmuyordu. Necef’teki evimizin biruni kısmında kullanılan bir telefon vardı, ancak İmam telefonu enderun kısma getirip kullanmamıza izin vermiyordu. Bu nedenle yakınlarıma ve sevdiklerime mektup yollamak zorunda kalıyordum. Onlar da mektupla cevap veriyordu. Fakat Mustafa’nın şehit edilmesinden sonra artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Sevdiklerimle konuşma ihtiyacını çok derinden hissetmeye başlamıştım. Ruhullah Bey’e “Söyleyin ailemle görüşebilmem için evin enderun kısmına da telefon hattı çeksinler” dediğimde bu isteğimden rahatsız olmuş ve onay vermemişti. Telefonla konuşma isteğimi zaruri olmayan bir ihtiyaç olarak görmüştü...

 

Gereksiz ya da zaruri olmadığını düşündüğü isteklerimizi yerine getirmez, eline geçen paralardan küçük bir miktarını bile bu amaçla kullanmazdı.

 

***İmam’ın para harcamada son derece dikkatli olmasının sebebi İlahî bir konu idi. Ailesi de bunun farkındaydı. İmam, kendisini İslam ve Müslümanlara adayan biriydi. O, mevlası Ali’nin yolundan giderek hayatında yalnızca gerekli olan en zaruri şeylerle yaşamını idame ettirmek istiyordu. Para harcama noktasında ikileme düştüğü an bile elini paraya sürmezdi. Ailesinin de bu noktada hassas olmasına dikkat ederdi. Her ne kadar özellikle eşi bu konularda hassas olsa da İmam yine de onların harcamalarına dikkat ederdi.***

 

 Mustafa’nın Kırk Beş Metrekarelik Evi

 

Mustafa’ya ev buluna kadar iki ay aynı evde kaldık. Ev aramalarımızın sonucunda bir tane bulduk. Eşyaları olmadığı için kendi eşyalarımızdan vererek onlara ev kurduk. Yırtık bir kilim, iki yorgan, iki tabak, çaydanlık, birkaç bardak ve iki tencere. Evlerinin bahçesi yaklaşık üçe üç metreydi. Evleri kırk beş metrekareydi. İki katlıydı; iki oda birinci katta, iki oda da üst katta vardı. Bir de bodrumları vardı. Üst kat Mustafa’nın olmuştu. Derslerini, okumalarını ve görüşmelerini orada yapar; misafirlerini orada ağırlıyordu. Bu evde yaklaşık on dört yıl kaldılar. Yıllarca yatakları olmadı. Uzun yıllar çatıda uyudular. Ne kadar sıcaktı Allah bilir! Mustafa’nın da buzdolabı yoktu. Mustafa’ya “Neden buzdolabı almıyorsun? Çocuklarının ne suçu var?” dediklerinde “Yaşlı babam o şartlarda hayatını sürdürürken benim buzdolabı almam Allah’ın hoşuna gitmez” diyordu.

 

Ahmet Necef’e geldiğinde onlara tanesi on tümen olan –yarım dinar- iki hasır döşek almıştı. Bize buzdolabı hediye gelince de o da kendine küçük bir buzdolabı almıştı. Bu baba ve oğlun ne kadar sade yaşadığını Allah biliyor. Bunları saymam doğru değil, ancak israf ve şatafatla yaşayan din âlimlerinin bunları bilmesi gerek.

 

İmam’ın Halka Olan Teveccühü

 

İmam’a Kûfe’nin havasının Necef’e göre çok daha iyi olduğunu söylerdim. Necef’teki mercilerin ve talebelerin çoğunun bir tane Necef’te bir tane de Kûfe’de evleri vardı. Havası daha iyi olduğu için yazları Kûfe’de kalmak o zamanlar çok sıradandı. Kûfe’den ev almamasını, ama en azından yazları iki aylığına oradan küçük bir ev kiralamasını söylerdim. Ancak İmam şöyle yanıt veriyordu:

 

“Şerefli İran halkı Şah’ın zindanlarındayken ben Kûfe’de nehrin kenarında mı yazlarımı geçireyim?!”

 

Bu, insaniyetini ve halka olan sevgisini gösteriyordu. Baba böyle olunca oğlu nasıl bu çizgiden dışarı çıkabilir? Mustafa çaresizlikten değil, inandığı için öyle yaşıyordu. Allah ona rahmet eylesin...

 

Serdab Meselesi

 

Necef 'serdab'larıyla[1] meşhurdu. Serdablar, yerin yaklaşık yüz merdiven basamağı altında yer alıyordu. Evimizin bahçesinde de bir çukur vardı. İnsanlar bahçelerindeki çukurların üzerine tahtadan yapılmış kutu koyardı. Bu tahtalarda delik de olurdu. Tahta kutunun içine koydukları pervane yardımıyla  çukurdan gelen serin hava bahçenin havasının biraz da olsa serinlemesini sağlardı. Biz de bu nimetten mahrum kalmamak için Mustafa’ya bahçedeki çukura uygun bir tahta kutu temin etmesini söyledim. Mustafa da kabul etti ve Gerehî Bey’e söyledi. Şansızlık bu ya, Gerehî Bey bahçemize uygun; bir metreye bir metre olacak şekilde hazır tahta kutu bulamadı. Bahçedeki su şebekesine uygun tahta yapması için bir marangoz getirtti. O sırada İmam Humeynî namazdan dönmüştü. Bahçede marangoz ve Hacı Şeyh Abdul Ali Gerehî Bey ile karşılaştı. Marangozun gitmesini bekledi. Marangoz gittikten sonra şaşkın bir halde “Hacı Şeyh! Ben seninle ve Mustafa’yla cehennemin kapısına kadar geleceğim ama oradan içeriye girmeyeceğim. Vay olsun ki İmam’ın eline geçen paraları hesapsız kitapsız bir şekilde harcıyorsunuz! Bunun cevabını siz vermelisiniz! Sen ve Mustafa ne hakla bana gelen paraları iznim olmadan tahta kutu yaptırmak için harcıyorsunuz?!” diye sordu. Zavallı Hacı Şeyh kendini savunabilecek bir cümle bulamadı. O sırada ‘savaş meydanında’ bulunanlardan biri de Ahmet idi! Ahmet, Hacı Şeyh’e gitmesi için kaş göz işareti yaptı. Sonuç olarak tahtayı yaptırdık. Çok da işimize yaradı! Kesip doğrama gibi mutfak işlerimizi de onun üzerinde yapıyorduk, yıkadığımız bulaşıkları da onun üstüne koyuyorduk.

 

Mektuplar...

 

***Hatice Sakafî’nin Necef’teyken meşguliyetlerinden biri de ailesine mektup yazmaktı. Anne ve babasına, çocuklarına ve torunlarına, sevdiklerine ve akrabalarına mektuplar yazardı. Burada bu mektuplardan birini aktaracağız.***

 

Hatice Hanım’ın, babası Ayetullah Sakafî’ye oğlu Mustafa’nın şehadetinden sonra yazdığı mektup:

 

Babacığım, mübarek varlığınıza kurban olayım...

 

Yüreğimde kan ve gözümde yaş varken, titrek ellerle size ne yazacağımı bilemiyorum...

 

Hangi dille size başsağlığı dileyebilirim? Hangi beyan ile sizi teselli edebilirim? Yalnızca size şunu söyleyebilirim ki, Allah bu büyük musibet karşısında size hayırlı ecir, bana da kırk yedi yıllık hatıralarımı unutabilmem için tahammül gücü versin.

 

Fazla uzatmayayım ki muhterem vücûdunuz daha fazla üzülmesin. Allah sizi var etsin, sizin için sağlık ve esenlik diliyorum. Hasan Bey’e özellikle selamlarımı iletin. Ahmet ve Hüseyin’in de selamları var. Vaktinizi çok almayayım.

 

Hayırlı günler,

Kudsî

 

İran ve Irak’ın İlişkilerinin Gerilmesi

 

İran ve Irak’ın arası çok bozulmuştu. Irak, İranlıların ülkelerine girişine izin vermiyordu. İmam defalarca bana İran’a dönmemi ve kendisinin Irak’ta kalmaya devam edeceğini söylüyordu. Fakat ben kabul etmiyordum. Zorlukla geçirdiği günlerde onu yalnız bırakmaya razı olamıyordum. Bu nedenle de İmam sürekli bana “Sen Hz. Hatice’nin yolundan gidiyorsun” diyordu...

 

 

 

 

 

 

On Beşinci Bölümün Sonu

 

 

 

 

 

 


[1] (Fars.) serd: soğuk, ab: su. Sıcak ülkelerde yerin altında güneş görmeyen bodrumlardır. Bu bodrumların bazıları soğuk su ile doludur. Serdablardan havalandırma yoluyla gelen havanın yaptığı sirkülasyon eve serinlik verir.  

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler