05 Temmuz 2020 Pazar Saat:
00:36
27-02-2020
  

İnsanlarla Nasıl Geçinmeliyiz?

Ben yaşlı bir bilginden duydum, Sen de benden duy şu nasihati; Beğenmiyorsan bir şeyi nefsine, Beğenme onu başkasının nefsine.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Muaşeretin Değeri

 

Muaşerette bulunmak mutlak şekilde ne tavsiye edilir ne de sakındırılır. Yani muaşeret haddizatında istenen veya istenmeyen bir şey değildir. Onun iyi veya kötü olması hedefine ve insan üzerinde bıraktığı etkisine göredir. İlahi ahlakın yayılması, ahlaki faziletlerden nasiplenilmesi ve nefis terbiyesinin geliştirilmesi başkalarıyla muaşerette bulunmanın en önemli hedeflerindendir. Binaenaleyh eğer bir yerde başkalarıyla muaşerette bulunmak insanı günaha düşürüyorsa, onun hidayet ve saadet yolundan sapmasına vesile oluyorsa böyle bir muaşeret, hedefine aykırıdır ve ondan şiddetle kaçınmak gerekir. Buna mukabil eğer biriyle olan muaşeret insanın Allah’a yakınlaşmasına, inancının ve iman temellerinin güçlenmesine vesile oluyorsa böyle bir irtibatı korumak ve geliştirmek için elden gelen çaba gösterilmelidir. Bu yüzden İslam dini muaşeret ve sosyal ilişkiler konusunda özel bir yöntem sunmuştur. Peygamberimiz (s.a.a), Ebuzer’e şöyle buyurmuştur:

 

 

“Ey Ebuzer! İyi bir arkadaş yalnızlıktan ve yalnızlık ise kötü arkadaştan daha iyidir.” [1]

 

Kur’an-ı Kerim bu konuda şöyle buyurmuştur:

 

 

“Ayetlerimiz hakkında münasebetsizliğe dalanları gördüğünde, başka bir sohbete dalıncaya kadar onlardan yüz çevir. Eğer Şeytan (bunu) sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık zalimler topluluğuyla oturma. Takvalı olanlara onların (zalimlerin) hesaplarından bir yükümlülük yoktur. Ancak bu bir hatırlatmadır; olur ki (onlarla oturmaktan) sakınırlar.” [2]

 

 

“O gün, zalim kimse ellerini ısırır ve şöyle der: “Keşke Peygamber’le birlikte kendime bir yol tutsaydım!” “Eyvah! Keşke falancayı kendime dost edinmeseydim!” “Öğüt ve hatırlatma bana geldikten sonra o, beni ondan saptırdı.” Şeytan, insanı zillet içinde yardımcısız bırakır.” [3]

 

Kötülerle oturma, zira kötü arkadaş
Temiz olsan bile leke bırakır sende
Güneş pırıl pırıldır ama
Bir parça bulut gölge bırakır onda
[4]

 

* * *

 

Cismi secde edenin gönlü mescittir elbet
Arkadaş kötü ise her yer mescittir elbet
Kötü dostun sevgisi sakın girmesin gönlüne
Sohbeti kes, uzaklaş ondan ki gelesin kendine

 

Kesmezsen eğer kötü dostla muhabbeti sen
Ne mertlik bırakır, ne mescide gidecek gönül sende
[5]

 

“Dostların en kötüsü hangisidir?” sorusuna Emirü’l-Müminin (a.s) şu cevabı verdi: “Günahı insanın gözünde güzel gösteren kimsedir.”[6] O hazret dalkavuklarla arkadaşlık kurmaktan sakındırmış ve şöyle buyurmuştur:

 

 

“Dalkavukla arkadaşlık etme; zira yaptığı işi sana süsler ve senin de onun gibi olmanı ister.” [7]

 

Ey kötü huyumu hoş gösteren arkadaş
Arkadaşlığından usandım artık ben
Kusuruma “aferin, mükemmel!” dedin
Dikenime “ne güzel yasemin gülü!” dedin
Keşke düşmanım bir an gelse de bana
Kusurlarımı da gösterip sövse bana
 

 

Muaşeret Türleri

 

Genel olarak bir kişinin diğerleri ile olan muaşeretini beş bölüme ayırabiliriz:

 

İnsani Muaşeretler

 

“İnsani muaşeretlerden” maksadımız, bir insanın akrabalık, komşuluk, hemşerilik, yurttaşlık, dindaşlık gibi mülahazaları dikkate almaksızın sırf insan oldukları için diğerlerine karşı sergilediği davranışlardır. Başka bir ifadeyle herkes insanlık ailesinin bir üyesi ve türdeşi olarak belli birtakım ahlaki sorumluluklara sahiptir. Aziz İslam dini, bu tür muaşeretlere vurguda bulunmuş ve Müslümanların bu alandaki yaşam tarzının genel hatlarını belirlemiştir. Bu bölümün devamında İslam açısından bu tür irtibatların ne şekilde olacağına dair genel ölçüleri biraz daha genişçe açıklayacağız.

 

Dini Muaşeretler

 

Her bireyin diğer dindaşlarıyla olan irtibatındaki davranışlarına “dini muaşeret” ismi verilmiştir. Bizim Müslüman bir fert olarak diğer Müslümanlara karşı birtakım sorumluluklarımız vardır ve bu sorumluluklar bazen genel olarak diğer insanlara karşı olan mesuliyetimizden çok daha fazladır. Peygamberimizin (s.a.a) şu hadisini muhakkak duymuşsunuzdur: “Kim Müslüman kardeşinin ‘Yardım edin!’ feryadını duyar da onun yardımına koşmazsa Müslüman değildir.” İslamî öğretilerde Müslümanlar arasındaki ilişkilerin ne şekilde olacağı çok güzel beyan edilmiştir. Bu bölümün devamında konuyla ilgili daha geniş açıklamayı sunacağız.

 

Toplumsal Muaşeretler

 

Her birimizin aynı şehri paylaştığımız insanlarla, farklı şehirlerdeki insanlarla olmayan birtakım irtibatlar vardır. Bu da üzerimize birtakım özel sorumluluklar yüklemektedir ki bazen türdeşlerimiz ve dindaşlarımıza karşı olan sorumluluğumuzu bile aşmaktadır. İslam dini komşuluk meselesini ve komşuya değer vermeyi ameli tevhidin açık mısdaklarından biri olarak saymıştır. Kur’an-ı Kerim’de şu ayeti okuyoruz:

 

 

“Allah’a ibadet edin ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayın. Anneye, babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, birlikte olduğunuz arkadaşa, yolda kalmışlara ve sahibi olduğunuz kölelere iyi davranın. Şüphesiz, Allah, böbürlenen ve övünen kimseyi sevmez.” [8]

 

Bu ayet, İslam dininin kapsayıcı yönünü gösteren örneklerden biridir. Eminü’l-İslam Tabersi, Mecmeu’l-Beyantefsirinde bu ayetin İslam dininin erkânını ve ahlaki erdemlerini beyan ettiğini savunmuş ve şöyle demiştir: Kim bu ayet üzerinde düşünecek olursa nasihate ve nasihatçilere ihtiyacı kalmaz ve birçok ilme yol bulmuş olur[9]. Bu ayette inanç değerleri ile yaşam tarzı arasındaki ilişki çok güzel şekilde resmedilmiş; edebi, ahlaki, hukuki ve duygusal tüm sıkıntıların temelinde Allah’a şirk koşmanın olduğu vurgulanmıştır. Ayetin sonunda ise bu sıkıntıların ilacı açıklanmıştır. Bu ayet Allah’a kulluğu emredip şirkten sakındırdıktan sonra şu desturu vermiştir: Anne-babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere, yakın ve uzak komşuya, arkadaşlara, yolda kalmışlara ve sahibi olduğunuz kölelere iyi davranın. Edebi bir nükteyi dikkate aldığımızda burada sözü geçenlere karşı iyiliğin ne şekilde olacağı daha net anlaşılır. İyilik anlamına gelen “ihsan” sözcüğü Arap edebiyatında “ب/ba” harfi ile tümleç alabildiği gibi “الی/ila” harfi ile de tümleç alabilmektedir. “el-ihsan ile’l-valideyn ve …” denilebileceği gibi “el-ihsan bil-valideyn ve…” de denilebilir. Ancak bu ayette olduğu gibi “ba” harfi ile geldiğinde süreklilik ve devamlılık ifade eder[10]. Sonuçta bu ayet müminlerin yaşam tarzındaki gidişatından söz etmektedir, geçici davranışlarından değil.

 

Bununla birlikte “ihsan” kelimesi, sözü geçen kimselere iyilikte önceden hak etmiş olma koşulu aranmadığının da delilidir. Yani onlara yapılacak iyilik, daha önce yapmış oldukları iyiliğe karşılık olacak diye bir şart yoktur. Aksine bir Müslüman, ayette sözü geçenlere iyilik yapmakla görevlidir; onlar kendisine iyilik yapmış olsun veya olmasın, hiç fark etmez. Ayrıca ihsan, sadece onların ihtiyaçlarını bertaraf etmek manasına da gelmez. Zira bunlar esasen muhtaç bile olmayabilirler. Bu ayet muvahhid bir müminin komşularına iyi davranmasını emrediyor. Mesela onlara karşı güler yüzlü olmalı, saygınlıklarını gözetmeli, üzüntülerine ortak olmalı ve mutlu olduklarında mutluluk duymalıdır. Ayetullah Cevadi Amuli’nin ifade buyurduğu gibi: “Sözü geçen kimselere ihsan etme konusunda ne kâfirlik ve zenginlik engel teşkil eder, ne de İslam, iman ve fakirlik şartı aranır. İhsan, toplumsal ve ahlaki bir edeptir ve tek şartı insan olmaktır. İnsanlara karşı davranışta aslolan ne ilgisizlik ne de kötü davranmaktır, bilakis iyilik ve edebi riayettir. Ancak istisnai durumlar bunun dışındadır.”[11]

 

Bu ayetin iki bölümünde direkt olarak komşuya iyilikte bulunma emri verilmiştir: “Yakın komşu” ve “uzak komşu”. Ayette geçen “cunub” kelimesi “ecnebi” sözcüğü ile aynı kökenden olup uzak ve yabancı anlamına gelmektedir[12]. Bazı müfessirlere göre “yakın komşudan” maksat akrabalıktan gelen bir yakınlık bağına sahip olan komşulardır. “Uzak komşu” ise insanla akrabalık bağı bulunmayan komşudur[13]. Aynı şekilde yakınlıktan maksat itikadî ve dini yakınlık da olabilir. Dolayısıyla ayet, Müslüman komşuları olduğu gibi Müslüman olmayan komşuları da kapsamaktadır[14].

 

Allame Tabatabai, bu ayetin ve sonrasında gelen ayetlerin siyakına bakarak şöyle demiştir: “Allah’a ibadet edin ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayın” ifadesi tevhide delalet etmektedir. Fakat bu ayetteki tevhidden maksat ameli tevhiddir. Yani ilahi hoşnutluğu kazanmak ve uhrevi sevaba nail olmak için yapılan iyi işlerdir. Dolayısıyla anne-babaya, akrabalara, yetimlere, komşulara vs. iyilik etmek, ameli tevhidin mısdaklarındandır. Zira Yüce Allah bu ayette iyilik yapılacak yerleri saymakta ve ayetin sonunda ise şöyle buyurmaktadır:

 

“Şüphesiz, Allah, böbürlenen ve övünen kimseyi sevmez.”

 

Sonraki ayette ise böbürlenip övünen kimseleri şu özellikleri ile anlatıyor:

 

“Bunlar, cimrilik yaparlar, insanları da cimriliğe davet ederler ve Allah’ın kendi lütfu ile verdiği şeyi gizlerler. Kâfirlere aşağılayıcı bir azap hazırladık.”[15]

 

Dolayısıyla bu tür güzel işleri yapmayanlar; anne-babaya, yakın ve uzak komşuya iyilikte bulunmayanlar inanç ve düşünce yönünden muvahhid ve Müslüman olsalar bile ameli açıdan şirktedirler. Her hâlükârda ameli tevhid, insanın yaptığı işlerde ilahi sevabı ve Allah’ın rızasını gözetmesidir. Ameli şirk ise insanın kıyamet gününü unutarak işlerini nefsinin arzusu veya başkalarının hoşuna gitmesi için yapmasıdır.

 

Bununla birlikte İslamî metinlerde komşuluğun önemi ve onun değerine ilişkin birçok rivayet gelmiştir. Peygamberimizden (s.a.a) nakledilen bir rivayette komşunun hakları şu şekilde beyan edilmiştir:

 

 

“Komşunun hakkı; hastalandığında onu ziyaret etmen, öldüğünde cenazesine katılman, borç istediğinde borç vermen, ona bir hayır ulaştığında tebrik etmen, bir musibete düştüğünde onu teselli etmen, evini onun evinden daha yüksek yapmaman; böylece onun rüzgârını kesmemendir.” [16]

 

Bazı rivayetlerde “komşusu aç iken kendisi tok yatan kimsenin Müslüman olmadığı” ifade edilmiştir. Emirü’l-Müminin İmam Ali’nin (a.s) ömrünün son anlarında komşular hakkındaki vasiyeti, bize komşularla ilgili vazifemizi göstermektedir:

 

 

“Allah için, Allah için! Komşularınızın hakkına riayet edin. Onlar, size Peygamberinizin vasiyetidirler. O, komşular hakkında öylesine tavsiyelerde bulunurdu ki biz mirasa da dâhil olacaklar sanırdık.” [17]

 

Ailevi Muaşeretler

 

Her birimiz bir anne-babadan dünyaya gelmişiz ve bir ailenin üyesiyiz. Belki de erkek veya kız kardeşimiz, amcamız, dayımız, teyzemiz, büyük baba ve büyük annemiz vardır. Evlendikten sonra eşimizin ailesinin de üyesi sayılırız. Tüm bunlar üzerimize özel sorumluluklar ve görevler yüklemektedir. Anne-babaya saygı, eşler arasındaki ilişkiler, çocuk eğitiminin şekli, sılayı rahim ve irili ufaklı daha birçok mesele bu tür muaşeretin konularını teşkil etmektedir. İleride ayrıntılı şekilde İslamî yaşam tarzında aile ilişkileri konusunu açıklayacağız.

 

Bu bölümün devamında ayetler ve rivayetler ışığında İslamî yaşam tarzının sosyal ilişkiler alanındaki genel kriterlerine özet şekilde değineceğiz:

 

Muaşeretin Genel Kriterleri

 

Kendin için beğendiğini başkaları için de beğen

 

Bedevi bir Arap Peygamberin (s.a.a) huzuruna varıp şöyle arz etti: “Ey Allah’ın Resulü! Bana öyle bir şey öğret ki onu yaptığımda cennete gireyim.” Şu gerçek herkesin malumudur ki Peygamber (s.a.a), muhatabın durumunu da dikkate almalı ve her gün o hazretin huzuruna varıp feyiz alma şerefinden mahrum olan kimselere birçok ahlaki değerlere temel teşkil edecek nitelikte bir amel pratiğini sunmalıdır. Yani öyle bir ölçü vermelidir ki muhatap onu hayatının her alanında kullanarak cennetliklerden olabilmelidir. Hz. Resulullah (s.a.a) cevabında şöyle buyurdu:

 

 

“Halktan sana ulaşmasını istediğin şeyi onlara ulaştır ve insanlardan sana ulaşmasını istemediğin şeyi de onlara ulaştırma[18].”

 

Ey oğlum! Nefsini kendinle başkaları arasında tartı haline getir, kendin için sevdiğin şeyleri başkası için de sev, kendin için hoşlanmadığın şeyleri başkaları için de hoşlanma. Zulme uğramayı sevmediğin gibi, kimseye de zulmetme. Sana nasıl iyi davranmalarını istersen, sen de öyle iyi davran. Başkalarında çirkin gördüğün şeyi, kendin için de çirkin gör; onlar yaptıklarıyla seni hoşnut ettikleri gibi, sen de onları razı et. Bildiğin az bile olsa, bilmediğini söyleme. Sana söylenmesinden hoşlanmadığın şeyi de başkalarına söyleme[19].

 

Bu kanun gerçek manada sosyal ahlak ve başkalarıyla muaşeret şekli konusunda genel bir ölçüdür. Birçok ahlaki mektep bu kanunu kabul etmiş ve kendi ahlak sisteminde ondan faydalanmıştır[20]. Toplumsal davranışlarımızın doğru olup olmadığının teşhisi için en üstün ve kâmil ölçü budur. Bu ölçü tüm sosyal davranışlarda kullanılabilir; eş, çocuk, anne-baba, akrabalar, komşular, hemşeriler ve genel olarak tüm insanlarla olan ilişkilerde bu ölçüden faydalanılabilir[21].

 

Neden başkaları karşısında bu ölçüyü kullanmalıyız? Neden kendimizi onların yerine koymalı, kendimiz için beğenmediğimiz şeyi onlar için de beğenmemeliyiz ve kendi hoşumuza giden şeyi onlar için de hoş görmeliyiz? Bu gerçekte insana özel bir bakış felsefesi temeli üzerine kurulu bir ölçüdür. İlahi peygamberlerin öğretileri ve semavi kitapların açık ifadelerine göre bütün insanlar Âdem ve Havva adında bir anne ve babanın çocuklarıdır. Bu esasa göre tüm insanlar insaniyette, insani yücelik ve şerefte ortaktırlar. Tüm insanların karşılıklı insani beklentiler içinde oldukları konusunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır. Yani şöyle bir beklentide bulunamayız: Başkaları bize saygılı davranacak, saygınlığımızı gözetecek, emanetlerimizi bize iade edecek, hakkımızda kötü söz konuşmayacak ve özel hayatımıza karışmayacak ama bizim onlara karşı bu davranışları riayet etme gibi bir sorumluluğumuz bulunmayacak.

 

Başkalarının bizden beklentilerini en iyi şekilde derk etmenin yolu, kendimizi onların yerinde tasavvur etmektir; eğer biz onların yerinde olsaydık karşımızdakinden nasıl bir davranış beklerdik? Bu yolla başkalarının bizden beklentilerinin ne olduğu anlaşılabilir[22].

 

Sadi Şirazi, Külliyati Sadi kitabının öğütler bölümünde bu hakikati şiir kalıbına dökmüş, şöyle demiştir:

 

Ben yaşlı bir bilginden duydum
Sen de benden duy şu nasihati
Beğenmiyorsan bir şeyi nefsine
Beğenme onu başkasının nefsine

 

 

 

 


[1]     Bihar’ul Envar, c. 74, s. 84.

[2]     En’am ,68-69.

[3]     Furkan ,27-29.

[4]     Divan-ı Eş’ar, Hakim Senai Gaznevi, 619.

[5]     Mesneviyi Manevi, Celaleddin Muhammed Belhi, Defter-i Çaharrom, Ebyat-i 1383-1385.

[6]     Bihar’ul Envar, c. 71, Bab14, s. 190, h. 3.

[7]     Gureru’l Hikem ve Dureru’l Kelim, c. 2, 85. Fasıl, s. 328, h. 157.

[8]     Nisa, 36.

[9]     Mecmeu’l-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an, Fazl b. Hasan Tabersi, c. 3-4, s. 73.

[10]    Tesnim, Tefsir-i Kur’an-ı Kerim, Abdullah Cevadi Amuli, c. 18, s. 600 ve s. 622.

[11]    A.g.e, s. 601.

[12]    el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’ani’l-Kerim, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Nisa Suresinin 36. ayetinin tefsirinde.

[13]    Tesnim, Tefsir-i Kur’an-ı Kerim, c. 18, s. 601-602.

[14]    el-Keşşaf, Zamehşeri, c. 1, s. 509.

[15]    Nisa ,37.

[16]    Nehc’ül Fesahe, s. 45, h. 1387.

[17]    Nehc’ül Belaga, 47. Mektup, s. 321.

[18]    Vesailu’ş-Şia, c. 11, s. 227.

[19]    Nehc’ül Belaga, 31. Mektup, s. 301.

[20]    Hazcılığı esas alan mektebe göre bu kuralın hiçbir önemi yoktur. Zira bu ekole göre lezzet kişiseldir. Yani ancak bizim şahsımız için lezzete vesile olan bir iş iyi, bizi şahsi lezzete ulaştırmayan ve hatta bazen acı çekmemize yol açan iş ise kötüdür. (Bu konuda daha fazla bilgi için bkz. Nakd ve Berresiyi Mekatibi Ahlaki, Muhammed Taki Misbah, Tahkik ve Nigarişi Ahmet Hüseyin Şerifi, Faslı Mektebi Lezzet Gerai).

[21]    Pendi Cavid, Muhammed Taki Misbah Yezdi, Nigariş-i Ali Ziyneti, c. 1, s. 210.

[22]    A.g.e, s. 210-211.

 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler