18 Haziran 2019 Salı Saat:
22:13
30-04-2019
  

İnziva Düşüncesi Batıl Bir Düşüncedir

Bu insan ne zaman ilim ve bilgi peşinde gitmelidir? Ne zaman Allah yolunda cihat edip insanları iyiliklere davet edecektir ve kötülüklerden sakındıracaktır? Ne zaman geçimini sağlamak için ve fakirlerin elinden tutabilmek için helal rızık peşinde gidecektir?

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Hasan Basri’nin düşünce yapısına sahip olan insanlardan başlamış olan ve bir örneğini Osman bin Maz’un’da da gördüğümüz yanlış düşüncelerden birisi irfânı, inzivaya çekilmek, toplumdan ve insanlardan uzak durmak ve bir köşeye çekilip tüm vaktini ibadet ve zikirle geçirmek olarak görmektir.

 

Bu düşünce yapısındaki insanların delili ise Allah’a ancak kalbî bir yaklaşımla yakınlık kazanılmasıdır. Yani insanın yüce Allah’a olan kalbî yakınlığı ne kadar fazlaysa o kadar Allah’a yakındır. Bu sebeple Allah’a daha fazla yakınlık kazanmak isteyen insanlar, diğer insanlar ve tüm dünyevî işlerden uzak durup, engel sayılabilecek tüm bağlardan kopmalı ve bir köşede tüm vaktini zikir ve ibadetle geçirmelidir. Bunun sayesinde zamanla ve aşamalı olarak tüm kalbî yönelişleri Allah’a olacaktır ve Allah’a tam bir yakınlık kazanmış olacaktır.

 

Bu düşünce yapısına sahip insanlara şöyle demeliyiz:

 

Evet, kalben Allah’a yönelmek insanı Allah’a yakınlaştırıyor; ancak burada bahsettiğimiz şey, kalbin yalnızca bir boyutudur ve insan yalnızca bu boyuttan ibaret değildir. Allah’a yakınlık kazanmak konusundaki ana ölçü, kulluktur ve (eksiksiz bir yakınlık kazanmak için) kul olmak özelliği insanın tüm boyutlarını kapsamalıdır. İnsanın her bir organı kendine has kulluk gerektiriyor. Kulluk, insanın gözünde, kulağında, elinde, ayağında dilinde ve ayrıca kalbinde olmalıdır.

 

Evet, kalbin kulluğu sürekli Allah’ı gözetmektir; ancak insan, kalpten ibaret değildir ve kalbin tek işi de gözetmek değildir. İnsanın kalbi aynı zamanda iman, şefkat, sevgi, öfke ve diğer birçok şeyin yuvasıdır. Bir şeye yönelmek ve bir şeyi göz önünde tutmak kalbin yalnızca bir boyutudur ve kalbin yapabileceği işlerin birisidir yalnızca.

 

Evet, bu iş çok önemlidir ve diğer ibadetlerin ruhudur aynı zamanda. İbadetlerin değeri ibadet edenin şaibesiz temiz niyeti ve kalbin Allah’a yöneldiği ölçüdedir. Ancak burada bahsettiğimiz “Allah’a yönelmek” işi, kendisini diğer organlarda da göstermelidir. Bunun anlamı, hiçbir şey görmemek için, hiçbir şey duymamak için, hiçbir şeye yönelmemek için elini kolunu gözünü kulağını kapatıp bir köşede ibadet etmek değildir.

 

Evet, hadislerde açıkça ifade edildiği gibi ve Resulullah’ın (s.a.a) ve pak Ehlibeytin (a.s) sünneti olduğu gibi, insan gecenin bir saatinde, diğer insanların uykuda olduğu sessiz vakitte kalkıp da vaktinin bir bölümünü Allah’a kalbi yakınlık kazanmak için ibadetle geçirirse bu, farz yükümlülüklerle çakışmadığı sürece çok güzeldir. Allah sevgisi iddiasında samimi olduğunu söyleyen bir insan gecenin bir vaktinde, gecenin son üçte birinde sıcak yatağından ayrılıp namaz kılarsa, secdeye kapılıp bütün her şeyden koparak yalnızca ve yalnızca Allah’a yönelirse işte bu insan samimidir. Ancak şunu bilmek lazım ki gece ve seher vakti ibadetleri her ne kadar Allah’a yönelmek için en güzel yollardan biri olsa da insanın tüm hayatı geceyle sınırlı değildir ve İslam, kesinlikle “gece sabaha kadar ibadet edip de sabah akşama kadar dinlenin” demiyor.

 

Bu insan ne zaman ilim ve bilgi peşinde gitmelidir? Ne zaman Allah yolunda cihat edip insanları iyiliklere davet edecektir ve kötülüklerden sakındıracaktır? Ne zaman geçimini sağlamak için ve fakirlerin elinden tutabilmek için helal rızık peşinde gidecektir? Acaba irfân, gece sabaha kadar ibadet edip de sabah akşama kadar dinlenmek ve günah işlememiş olmakla avunmak anlamında mıdır? Diyelim ki birisi bu yöntemle hiçbir günaha bulaşmamayı başardı, acaba bu insanın bu yöntemle günahtan uzak durması bir değer sayılabilir mi? İrfan konusunda bu tür düşüncelere sahip olan insanların bir kısmı, şöyle düşünüyor: İnsan, bu yöntemle ilerlerse belirli bir süre ibadet ve zikirle geçirdikten sonra Allah’a ulaşıyor ve ‘insan-ı kâmil’ makamına varıyor. İşte bu süre sonrasında bütün zorunluluklar onun üzerinden kalkıyor ve artık hiçbir farz veya haram onun için söz konusu değildir.

 

Acaba gerçekten böyle midir? Bu mesele bu kadar basitse neden bu yolu bizden daha iyi bilen peygamberler (a.s) ve imamlar (a.s) kendilerini onca sıkıntılara atıyorlardı? Bu mesele böyleyse neden İmam Hüseyin (a.s) Kerbela çölüne gidip de kendi canından olacağına, bütün ailesi katillerinin eline esir düşeceğine bir köşeye çekilip de ibadet etmeyi seçmedi? Neden bunu yapmadı?

 

İşte İslam’ı Peygamber Efendimizden (s.a.a) almış olan Ehlibeytin (a.s) hayatına baktığımızda kemale ermek ve hakikate varmak yolunun bu olmadığını anlıyoruz. Seyr u sülûk yolu kapsayıcı olmalıdır ve insanın bütün boyutlarını içine almalıdır. 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler