11 Aralık 2019 Çarşamba Saat:
14:19
05-12-2019
  

İslam'da İrfan Ve Tasavvuf

İrfan dairesinde en az şu üç unsuru rahatlıkla tespit edebiliriz.

Facebook da Paylaş

 

 
 
 
 
 
 
Ehlader Araştırma Bölümü
 
 
Üstat Muhammed Taki Misbah
 
 
 
Öteden beri İslâm dünyasında "İrfan" ve "Tasavvuf" adı altında çeşitli eğilimler meydana gelmiş ve Hicri 4. yüzyıldan Hicri 8. yüzyıla kadar İran ve Türkiye gibi birçok ülkede büyük bir ilerleme kaydetmiş, hatta zirveye ulaşmıştır. Şu anda bile İslâm dünyasının çeşitli bölgelerinde muhtelif tasavvuf tarikatları mevcuttur.
 
Bu arada diğer dinlere mensup insanlar arasında da benzer eğilimler bulunduğu için doğal olarak hemen şu soru kafalara takılmaktadır: Acaba İslâm'da İslâmî İrfan diye bir şey var mıdır, yoksa Müslümanlar İrfan denen olguyu, başkalarından mı almışlardır?
 
Daha doğrusu bugün İslâmî İrfan diye tanınan, İslâm'ın değil, Müslümanların irfanı mı?
 
Eğer İslâm'ın İrfan diye bir şey getirdiğini kabul edersek, acaba bugün Müslümanlar arasında bulunan İrfan gerçekten İslâm'ın getirdiği irfan mı, yoksa değişime veya tahrife mi uğramıştır?
 
Bu sorunun cevabında, bazıları İslâm'da İrfan diye bir şeyin olduğunu temelden inkâr etmiş ve onu bid'at olarak nitelendirmişlerdir. Bazıları ise irfanın İslâm'ın dışında, fakat İslâm ile muvafık olduğunu iddia etmişlerdir. Bunu bazıları şöyle ifade etmişler: "Tasavvuf beğenilen bir bid'attir." Tıpkı Hıristiyanlık'taki ruhbanlık gibi. Nitekim Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
 
"Ruhbaniyeti onlar (Hıristiyanlar ilk defa) icat ettiler, biz onu onlara yazmadık (zorunlu kılmadık), fakat onlar Allah'ın rızasını kazanma maksadıyla onu icat ettiler... " (Hadid, 27)
 
Bilâhare bir grup da İrfan'ı, İslâm'ın bir parçası, hatta onun beyni ve ruhu olarak görüyor ve onun da İslâm'ın diğer bölümleri gibi diğer dinler ve ekollerden değil bizzat Kur'ân ve Nebevî Sünnet'ten alındığını savunuyorlar ve diyorlar ki: "İslâmî irfan ile diğer irfanlar arasında birtakım benzerliklerin olması, İslâmî irfanın onlardan iktibas edildiği anlamına gelmez. Nitekim İslâm şeriatıyla diğer semavî şeriatlar arasında bazı benzerliklerin olması, İslâm'ın onlardan iktibas edildiğine delil teşkil etmez.
 
Biz de işte bu son cevabı benimsiyor ve şunu da eklemeyi zaruri görüyoruz: Bizim İslâmî İrfan'ın asaletini, özgünlüğünü kabul etmemiz, bugün İslâm âleminde irfan ve tasavvuf diye adlandırılan her şeyin doğru olduğu anlamına gelmez. Nitekim İslâm'a mensup her grubun, her inanç ve amel tarzını da İslâm'a mâl edemeyiz. Aksi halde İslâm'ı çelişkilerle dolu bir inanç ve amel müessesi olarak görmemiz veya birbiriyle çelişen değişik İslâm'ların varlığını kabul etmemiz gerekir. Her hâlükârda biz, asil ve köklü bir İslâmî irfanın varlığını -ki bunun en yüksek mertebesini bizzat Resulullah (s.a.a) ve gerçek halifeleri yaşıyorlardı- kabul etmekle birlikte Müslüman arif ve mutasavvıflar arasında bazı yabancı unsurların varlığını da inkâr etmiyor ve tasavvufî grupların en azından bir kısmının, çoğu görüş ve amel tarzlarının tartışılır nitelikte olduğunu üsteliyoruz.
 
 
"İRFAN", "TASAVVUF", "HİKMET" VE "FELSEFE" KAVRAMLARININ İZAHI
 
İslâmî irfanın asaletini açıklamaya geçmeden önce bazı karışıklık ve yanlış anlamlara mahâl vermemek için irfan ve tasavvuf kavramları hakkında kısa bir izahta bulunmayı uygun görüyoruz.
 
İrfan sözcüğü lügatte, aynı kökten türeyen marifet sözcüğü gibi, tanımak-bilmek anlamına gelmektedir. Istılahta ise, duygu ve tecrübe yahut akıl ve nakil yoluyla değil, bâtınî şuhûd ve buluşla elde edilen özel bir bilgi ve marifet kastedilmiş, daha sonra o müşâhede ve mükâşefelerden bahseden ilme İrfan denmiştir. Bu şuhûd ve keşifler birtakım amelî riyâzet ve nefis terbiyesini gerektirdiği için amelî üsluplara ve seyr u sulûk âdâbına da amelî takısını ekleyerek amelî İrfan denmektedir. Nitekim mükâşefe ve şuhûdlardan bahseden ilme de Nazarî İrfan denmektedir. Nazarî İrfan da, İşrâk Felsefesinde olduğu gibi bazen aklî kanıtlara da yer verilmektedir.
 
Tasavvuf sözcüğüne gelince, bu sözcük en uygun ihtimale göre savf (yün) maddesinden türetilmiş ve lezzetperestlikten uzak meşakkatli bir hayat tarzının sembolü olarak yün elbise giyme anlamına gelmektedir. Bu manada tasavvuf Ameli İrfan'la daha uygun düşmektedir; nitekim irfan Nazarî İrfan'la daha uygun bir münasebet arz etmektedir.
 
Böylece irfan dairesinde en az şu üç unsuru rahatlıkla tespit edebiliriz:
 
1- Seyr u sulûk erbabına verilen ve verenlerin iddiasına göre, insanı Allah-u Teâlâ'ya, esma-i hüsnasına, yüce sıfatlarına ve mazharlarına, şuhûdî ve bâtınî bir bilgiye ve bilinçli bir huzurî ilme götüren özel amelîdüsturlar (seyr u sulûk âdâbı).
 
2- Salike (seyr u sulûk ehline) hasıl olan ruhî melekeler ve hâletler ve nihayet salikin ulaştığı mükâşefe ve müşahedeler.
 
3- Bu mükâşefe ve müşahedeleri açıklar nitelikte olan bilgiler. Bu bilgiler amelî İrfan sürecini kat etmeyen kimseler tarafından dahi az çok kavranabilir. Ancak, onların hakikat ve künhünün idraki, sadece gerçek arifler tarafından mümkündür.
 
Bu açıklamaların ışığında gerçek arifin kim olduğunu da anlayabiliriz. Evet hakikî arif birtakım özel amelî programları ve seyr u sulûk âdâbını uygulayarak Hak Teâlâ ve onun sıfât ve efali hakkında şuhûdî ve huzûrî bir bilgi ve idrâke sahip olan bir kimsedir. Nazarî İrfan ise bu buluş, şuhûd ve idrâkin izah ve tefsirinden ibarettir ki, tabiî olarak birçok eksikleri de olabilir. Aslında müsamahakâr bir şekilde yaklaşır ve ıstılahı biraz geniş alırsak hakikati bulma ve kurtuluşa erme maksadıyla bütün seyr u sulûk ve onlardan kaynaklanan ruh-î haletler ve şuhûdlara irfan diyebiliriz. Bu bağlamda hatta, Hindî ve Budaî irfanlara, Sibirya ve Afrika'da ki bazı kabilelere mensup irfanlara da bir anlamda irfan denilebilir.
 
Nitekim din kavramı da aynı müsamaha ile hatta Budizm ve Totemizm'e dahi teşmil edilebilir. Burada yeri gelmişken hikmet ve felsefe kavramlarının da anlamına kısaca değinerek geçmek istiyoruz.
 
Arapça kökenli bir kelime olan hikmet sözcüğü sağlam ve muhkem bilgi ve kavrayışa denir. Çoğunlukla amelî öğretiler hakkında kullanılır. Nitekim Kur'ân'da da aynı anlamda kullanılmıştır (İsra, 39). Fakat meşhur ıstılahta İlâhî Felsefe'ye, yine Amelî Felsefe'ye ve ahlak ilmine denir. Yine ahlak ilminde özel bir ıstılaha göre, aklın kullanımıyla ilintili olan nefsanî melekeye, aynı şekilde zekilik ve aptallığın ortası sayılan nefsanî duruma denir.
 
Her halükârda hikmet kavramı, mülhit ve şüpheci felsefeciler hakkında kullanılamaz. Ancak Yunanca kökenli olan felsefe sözcüğü böyle değildir ve evrenin genel kanunlarını kavramak için yapılan her türlü fikrî ve aklî çabaya felsefe denilebilir. Hatta hariçte gözle görünen bir varlık vücudu gibi yakinî ve değişmez bilginin inkarına yol açsa bile.
 
 
 
 
 
 
 
Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler