02 Mart 2021 Salı Saat:
03:12
17-01-2021
  

İslam'da Ontoloji ve Vücûd Kavramı

Felsefede "varlık" üzerinde bahsedildiğinden ve imkânsız olan bir şey asla gerçekleşmeyeceğinden filozoflar varlığı aklî farza göre ‘vacibû'l vücûd’ ve ‘mümkinû'l vücûd’a ayırmışlardır.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Felsefeciler ve kelamcılar Allah'ın varlığını ispatlamak için birçok deliller ortaya koymuşlardır. Biz onların arasından en az mukaddimeye ihtiyacı olan ve aynı zamanda sağlam ve anlaşılması kolay olan birini seçerek açıklamaya çalışacağız. Ancak şuna dikkat edilmelidir ki, bu delil sadece Allah'ı "Vacibû’l Vücûd" olarak, yani varlığı zarurî olup başkası tarafından yaratılmaya ihtiyacı olmayan bir varlık olarak ispatlamaktadır; ama O'nun ilim ve kudret gibi sübutî sıfatları ile cismi, zamanı ve mekânı olmayışı gibi selbî sıfatlarını ise diğer delillerle ispatlamak gerekir.

Delil

Aklî farza göre, varlık ya ‘vacibû'l vücûd’dur ya da ‘mümkinû'l vücûd'dur. Bu ikisinin dışında aklen hiç bir varlık yoktur. Bütün varlıklar mümkinû'l vücûd olamaz; çünkü mümkinû'l vücûd'un nedene ihtiyacı vardır ve eğer bütün nedenler mümkinû'l vücûd olur ve başka bir nedene ihtiyacı olursa hiç bir zaman hiç bir varlık var olamaz. Başka bir deyişle nedenlerin teselsülü imkânsızdır. O hâlde nedenler zincirlemesi kendisi başka bir nedenin eseri olmayan bir nedene (vacibû'l vücûda) ulaşmak zorundadır.

 

Bu delil, Allah'ın varlığını ispatlamak için sırf bir kaç aklî öncülden oluşan ve hiç bir hissî ve tecrübî öncülere ihtiyacı olmayan en sade felsefî delildir. Ancak bu delil de felsefî kavram ve terimlerden yararlanıldığı için bu terimlerin ve söz konusu aklî öncüllerin etrafında bir miktar açıklama yapılması gerekir.

İmkân ve Vücûb

Yargı taşıyan her cümle her ne kadar sade de olsa en azından iki temel kavramdan (özne ve yüklem) oluşmaktadır. Örneğin "güneş ışık saçıyor" cümlesinde "güneş" özne ve "ışık saçmak" da yüklemdir. Yüklemin özneye yüklenmesi üç şekilde olur: Ya "üç sayısı dört sayısından daha büyüktür." önermesinde olduğu gibi imkânsızdır; ya "iki dördün yarısıdır." önermesinde olduğu gibi zarurîdir; ya da "Güneş başımızın üstündedir." önermesinde olduğu gibi ne imkânsızdır ve ne de zarurîdir.

Mantıkî tabirle, birinci önerme "imkânsızlık" vasfına, ikinci önerme "zaruret" veya "vücûb" vasfına ve üçüncü önerme ise "imkân" ve "mümkünlük" sıfatına sahiptir.

Felsefede "varlık" üzerinde bahsedildiğinden ve imkânsız olan bir şey asla gerçekleşmeyeceğinden filozoflar varlığı aklî farza göre ‘vacibû'l vücûd’ ve ‘mümkinû'l vücûd’a ayırmışlardır. Vacibû'l vücûd kendiliğinden var olan, başka bir varlığa ihtiyacı olmayan varlığa denir ve tabiatıyla böyle bir varlık ebedî ve ezelî olacaktır; çünkü bir şeyin bir zamanda olmayışı, onun varlığının kendisinden olmadığını ve var olmak için başka bir varlığa muhtaç olduğunu gösterir ki, bu varlık onun var olmasının ya sebebi ya da şartıdır ve bu varlık olmazsa o da olmaz. mümkinû'l vücûd, kendiliğinden var olmayan, var olması için başka bir varlığa muhtaç olan varlığa denir.

Aklî farza göre yapılan bu taksim, zarurî olarak mumteniu-l vücudun (varlığı imkânsız olan varlığın) varlığını reddediyor; fakat dışarıdaki varlıkların bu iki kısmın (vacibû'l vücûd ve mümkinû'l vücûd) hangisinden olduğunu ortaya koymuyor. Başka bir deyişle; bu önerme üç şekilde düşünülebilir:

 

1- Her varlık vacibû'l vücûd'dur.

2- Her varlık mümkinû'l vücûd'dur.

3- Bazı varlıklar vacibû'l vücûd ve bazı varlıklar da mümkinû'l vücûd'dur.

 

Birinci ve üçüncü farza göre vacibû'l vücûd'un varlığı ispatlanmış olur; o hâlde bütün varlıkların mümkinû'l vücûd olmaları farzının mümkün olup olmadığını incelemek gerekir. Bu ihtimali reddettiğimiz zaman ise, vacibû'l vücûd'un varlığı kesin olarak ispatlanmış olur. Ama vahdet ve diğer sıfatlarının ispatı için diğer delillere başvurmak gerekir. Buna binaen, ikinci ihtimali batıl etmek için bu delile başka bir mukaddime de eklememiz gerekir ve o şudur:

 

Bütün varlıkların mümkinû'l vücûd olmaları imkânsızdır. Çünkü mümkinû'l vücûd nedene muhtaçtır ve nedenlerde de teselsül muhaldir. O hâlde nedenler zincirinin, mümkinû'l vücûd olmayan ve başka bir nedene de muhtaç olmayan (vacibû'l vücûd) bir varlıkla noktalanması gerekir. Böylece, diğer felsefî kavramlar da söz konusu oluyor ki, burada onlar hakkında da bir açıklama yapmak zorundayız.

Neden ve Sonuç

Bir varlık diğer bir varlığa muhtaç olursa ve varlığı herhangi bir şekilde diğerine bağlı olursa felsefede muhtaç olan varlığa "sonuç ve eser" ve o diğerine ise "neden" denir. Fakat neden mutlak surette ihtiyaçsız olmayabilir, yani o neden de başka bir varlığın eseri olabilir. Ancak bir nedenin hiç bir türlü ihtiyacı olmaz ve başka bir şeyin eseri olması da söz konusu olmazsa mutlak neden olur.

 

Şimdi "her mümkinû'l vücûd'un bir nedene ihtiyacı var." cümlesinin ne demek olduğunu açıklayalım.


Mümkinû'l vücûd kendiliğinden var olmadığından; varlığı başka bir varlığın veya varlıkların varlığına bağlıdır; çünkü bir özne için öngörülen yüklem ya kendiliğinden (bizzat) ya da başka bir şeyin vasıtasıyla (bi'l-gayr) sabit olduğu açıktır. Örneğin; her şey ya kendiliğinden veya başka bir şeyin (ışık) vasıtasıyla aydındır. Her cisim ya kendiliğinden yağlıdır ya da başka bir şeyin (yağın) vasıtasıyla ve bir şeyin kendiliğinden aydın ve yağlı olmadığı gibi başka bir şey vasıtasıyla da aydın ve yağlı olmadığı hâlde bu sıfatla sıfatlandırılması, yani aydın ve yağlı olması imkânsızdır.

 

Varlığın da bir özneye yüklenmesi ya bi’z-zattır ya da bi'l-gayr; ve bizzat olmadığı durumda da bi'lgayr olmak zorundadır. Buna binaen, kendiliğinden varlıkla sıfatlandırılmayan her mümkinû'l vücûd başka bir varlık vasıtasıyla vücuda gelir ve onun eseri olur ve "Her mümkinû'l vücûd bir nedene muhtaçtır." ilkesinin anlamı da budur.

Ancak, bazıları nedensellik kuralının asıl "her varlığın nedene muhtaç olduğu" anlamına geldiğini sanmış ve buna dayanarak Allah'ın da bir nedeni olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir! Oysa nedensellik kuralının öznesinin mutlak "varlık" değil, "mümkinû'l vücûd" ve "eser" olduğundan, başka bir deyişle her varlığın değil, muhtaç olan bir varlığın nedene muhtaç ve bağlı olduğundan gaflet etmişlerdir.

Nedenlerin Teselsülünün İmkânsız Oluşu

Bu delilde yararlanılan en son mukaddime, nedenler zincirinin, kendisi başka bir şeyin eseri olmayan bir varlığa ulaşması zorunluluğudur; yani nedenlerin sonsuza dek teselsülleri (zincirleme devam etmesi) imkânsızdır. Böylece, vacibû'l vücûd, kendiliğinden var olan ve başka bir varlığa ihtiyacı olmayan bir varlık olarak ispatlanmış oluyor.

Filozoflar, teselsülün batıl olduğunu ispatlamak için çeşitli deliller ileri sürmüşlerdir; ancak, nedenlerde teselsülün batıl oluşu apaçık bir konudur ve biraz düşünmekle herkesin rahatça inanacağı bir gerçektir. Yani sonucun nedene ihtiyacı olup, nedenin varlığına bağlı olduğu göz önünde bulundurulduğunda eser olmanın ve bağımlılığın genel olduğu düşünülürse kesinlikle hiç bir zaman, hiçbir varlık gerçekleşmeyecektir; çünkü bağımlı olan varlıklar kümesi, bağımlı oldukları diğer varlık olmaksızın düşünülemez.

 

Bir koşu takımının başlangıç çizgisinde durup koşmaya hazır olduklarını ve her birinin diğeri koşuya başlamadan koşmamaya karar verdiğini düşünün; eğer bu karar gerçekten takımdaki herkesi kapsayacak şekilde genelliğe sahip olursa hiç bir zaman hiç biri koşmaya başlamayacaktır! Aynı şekilde; her varlığın varlığı başka bir varlığın varlığına bağlı olursa hiç bir zaman hiç bir varlık gerçekleşmeyecektir. O hâlde bir varlığın zihin dışında gerçekleşmesi, ihtiyacı olmayan ve hiç bir şeye bağlı olmayan bir varlığın var olduğunu gösteriyor.

Delilin Açıklanışı

Yukarıdaki mukaddimeleri göz önünde bulundurarak bir kere daha delili açıyoruz: Var olan her şey iki hâlin dışında değildir: Ya varlığı zarurî olup kendi kendiliğinden vardır, yani " vacibû'l vücûd"dur ya da varlığı zarurî olmayıp başka bir varlığa bağlıdır, yani ‘mümkinû'l vücûd’dur.

 

Açıktır ki, gerçekleşmesi imkânsız olan bir şey de hiç bir zaman vücuda gelmeyecektir ve hiç bir zaman ona varlık denilemez. O hâlde her varlık ya vacibû'l vücûddur, ya da mümkinû'l vücûd.

 

‘Mümkinû'l vücûd’un anlamına dikkat edildiğinde, bu kavramın kapsamına giren her şeyin sonuç ve eser olup bir nedene muhtaç olduğu ortaya çıkar; çünkü kendi kendiliğine var olmayan bir varlık başka bir varlık vasıtasıyla var olmak zorundadır. Nitekim bizzat olmayan bir sıfat bi'l-gayr olarak var olmak zorundadır.

 

Nedensellik kuralının anlamı da, her varlığın değil, sadece mümkinû'l vücûd olup başka bir varlığa muhtaç olan bir varlığın nedene muhtaç olduğudur. Dolayısıyla Allah'ın da bir nedene muhtaç olduğu veya bir nedene dayanmayan Allah'a inanmanın nedensellik kuralına aykırı olduğu söylenemez! Diğer taraftan, bütün varlıklar mümkinû'l vücûd olup başka bir nedene muhtaç olsalar hiç bir zaman bir şeyin varlığı gerçekleşmeyecektir. Bu ihtimal tıpkı, bir grubun üyelerinden her birinin, bir işe girişmesini başka bir üyenin o işe girişmesine bağlı kılması gibidir; bu durumda hiç birisinin işe girişmeyeceği apaçık bellidir. O hâlde, zihin dışındaki varlıkların varlığı, vacibû'l vücûdun varlığının delilidir.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler