18 Kasım 2017 Cumartesi Saat:
16:06
01-03-2017
  

İslamda Mezarları Türbe Yapmak

Kesinlikle onların üzerine bir mescid yapacağız” ayetinin tefsirinde şöyle yazıyor.

Facebook da Paylaş

Hz. Resulullah (s.a.a) döneminden, ibn Teymiye ile (öl: H.K.708) öğrencisi İbn Kayyım (öl: H.K.751) dönemine kadar geçen 7,5 asra yakın süreç boyunca Müslümanlar arasında mezarları türbe şeklinde inşa etmenin haram olduğuna ve bu tür türbe binalarını yıkmanın farz olduğuna dair bir hüküm ve ihtilaf konusu yoktu. Böyle bir hükmü ilk kez İbn Teymiye çıkarmış ve mezarları türbe şeklinde inşa etmenin haram olduğu yolunda fetva vermiştir.

İbn Teymiye mezarların üzerine bina inşa etmenin caiz olmadığına dair şöyle fetva veriyordu:

“İslam alimleri, mezarların üzerine -türbe amaçlı- bina inşa etmenin meşru olmadığı, bu binaların cami olarak kullanılamayacağı ve orada namaz kılmanın caiz olmadığı konusunda müttefiktirler.”[1]

Onun ardından İbn Kayyım el-Cevziyye şöyle ilan etti: “Mezarların üzerine -türbe amacıyla- inşa edilen yapıların yıkılması farzdır ve imkanı varsa, bir gün dahi sabredilmemelidir.”[2]

Bu ikisinden sonra Muhammed b. Abdulvahhab (öl: H.K.1206) zuhur etti. Kurduğu yeni mezhebi, başkalarını kâfirlik ve şirkle suçlama esasları üzerine kuran bu adam, fıkıh anlayışında da şiddet ve zorlama yanlısıydı. Tekfir sebeplerinden birini işleyen veya ona bu konuda itirazda bulunanların bile öldürülmesini ve çocuklarının esir alınmasını caiz görüyordu!

Der’iyye valisi Muhammed b. Suud’un, Muhammed b. Abdulvahhab’ın izleyicileri arasına katılması onun fikirlerinin yayılmasında en önemli etkenlerden biri oldu. Zira Muhammed b. Suud çöl bedevilerini etrafına toplayıp dört bir yana saldırılar düzenlemiş, böylece bedevilerin bu yeni ve uyduruk mezhebe katılmasını sağlamıştır.

İşte bu dönemden itibaren mezarlar üzerine türbe binaları inşa etmek, bir ihtilaf konusuna dönüştü. O gün bugündür Vahhabiler bu konuda Müslümanlara karşı en çirkin davranışları sergilemekte, kendilerinden başka herkesi şirk ve küfürle suçlamakta, böylece Müslümanların birlik ve vahdetini baltalamaktadırlar.

 

Meselenin Kur’an Açısından Tahlili

 

Kur’an’ın bu konudaki görüşünü öğrenmek istediğimizde, konuyu aydınlığa kavuşturacak kadar ayetlerle kaşılaşmaktayız:

1- Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Böylece Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve gerçekten kıyametin kendisinde şüphe bulunmadığını bilmeleri için -şehir halkına ve sonraki insan kuşaklarına- onları buldurmuş olduk. Onları bulanlar kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı. Bir kısmı dedi ki: “Onların üstüne bir bina inşa edin, Rableri onları daha iyi bilir.” Onların durumuna vakıf olanlar ise: “üstlerine mutlaka bir mescid yapacağız” dediler.”[3]

Yukarıdaki ayet, Ashab-ı Kehf’i anlatmaktadır. Bu mümin insanların mezarını bulanlar bu mezarın üzerine bina inşa edilmesini önermiş, aralarından kimi de bu binanın mescid haline getirilmesini teklif etmiştir.

Ayetin gelişi, ilk önerinin müşriklere, ikinci önerininse müminlere ait olduğuna delalet etmektedir. Ayet, her iki görüşü de aktarmakta ve hiçbirini reddetmemektedir. Bu görüşlerden biri batıl olsaydı, Kur’an onu zikrederken mutlaka batıl olduğunu da belirtir ve onu reddederdi. Bu reddiyenin olmaması, Kur’an’ın her iki görüşe de olumlu baktığını göstermektedir. Yine ayetin akışından, müminlerin önerisinin daha tutarlı olduğu ve ayetin bu öneriyi bir nevi övgüyle aktarmaktadır; çünkü Kur’an-ı Kerim iki görüşü birbirinin karşısında naklederken müşriklerin görüşlerinde şüpheli olduklarını görmekteyiz. Ama Allah’a inanan müminlerin sözlerinde, kalplerindeki imandan kaynaklanan bir kararlılık görnmektedir: “Kesinlikle onların üzerine bir mescid yapacağız” demektedirler! Onların istediği sırf bir bina yapmak değildi, onların istediği ve ısrarla üzerinde durdukları şey bir mescit yapmaktı. Bu da onların Yüce Allah’a inanan ve O’na ibadet eden insanlar olduğunu gösteriyor.

Fahr-i Râzi, “…Kesinlikle onların üzerine bir mescid yapacağız” ayetinin tefsirinde şöyle yazıyor: “Bu sözle orada Allah’a ibadet edeceğiz ve bu mescit sebebiyle Ashab-ı Kehf’in anısını da sürekli korumuş olacağız demek istemişlerdir.”[4]

Şevkânî “Cami yapılmasını önermeleri, onların Müslüman olduğunu gösterir” der ve ekler:” Onların kralın yakınları olduğu ve sözlerini geçirdikleri de nakledilmiştir, ama birinci kavil -onların Müslüman oldukları- daha sahihtir.”

Zücacî de şöyle yazar: Bu kavil, Ashab-ı Kehf olayı ortaya çıktığında müminlerin çaba göstererek galip olup sözlerini geçirdiklerini göstermektedir, zira mescid, müminlere mahsustur.[5]

Bu ayette görülen şudur: Bir grup mümin ve salih insan Allah indinde; Kur’an’ın övgüsüne mahzar olacak bir dereceye ulaşmışlardır. Bu yüzden onların mübarek mezarı üzerine cami yapılması ve bu mübarek türbenin yanı başında namaz kılınmasının sakıncası yoktur.

Peygamberler ve Ehl-i Beyt imamlarının makamının Ashab-ı Kehf gençlerinden çok daha üstün olduğu herkesçe bilinmektedir. Onların mezarlarının üzerinde bina yapıp bu binayı mescid olarak inşa etmek ve orada namaz kılmak bizzat Kur’an hükmüyle caiz olduğuna göre aynı hükmün peygamberlerle imamlar için çok daha öncelikli olarak caiz olduğu ortadadır.

2- Allah Teala Kur’an’da şöyle buyuruyor: “İşte böyle; kim Allah’ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.”[6]

Burada önce şu iki soruya cevap aranmalıdır:

a- Ayette geçen “şiarlar”ın anlamı nedir?

b- Peygamberlerle evliyaların mezarları da bu şiarlardan mıdır ve onlara saygı gösterip mezarlarına türbe binası yapmak da bu şiarlar arasında mıdır?

Birinci soru hakkında şunu hemen belirtelim ki ayette geçen şiarların arapçası olan “Şeâir” terimi, “Şeire” teriminin çoğuludur. Şeyh Tabersî, Mecmau’l-Beyan’da şöyle yazar: Burada geçen şiarlar, amellere mahsus özel sembollerdir ve “Allah’ın şiarları”, Allah Teala’nın ibadet mekanı olarak belirlediği özel sembol ve alametleridir. Belli bir ibadete has olarak ayrılan yer o ibadetin “meş’arı” olarak adlandırılır. Bu anlamda “Allah’ın şiarları “vukuf yeri”, “Sa’y yeri” veya “kurban kesilme yeri” gibi Allah’a ibadet için tahsis edilen yerler ve simgelerdir”.[7]

Kur’an-ı Kerim bu terimi üç yerde daha kullanmıştır. Örneğin Bakara Suresi’nde şöyle buyurur: “…Şüphesiz; Safa’yla Merve Allah’ın şiarlarındandır”[8] Bu ayette Allah’ın şiarlarından ikisine değinilmektedir. Hac Suresi’nde bir başka şiara daha değinilerek şöyle buyruluyor: “Ve kurbanlığı sizin için Allah’ın şiarlarından kıldık”[9] Maide Suresi’nde de şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler, Allah’ın şiarlarına sakın saygısızlık etmeyin; haram aya, işaretlenmiş ve işaretlenmemiş kurbanlığa saygı gösterin.”[10]

Kur’an-ı Kerim dört ayette Allah’ın şiarlarından bahsetmektedir: İki ayette hacla ilgili üç ilahî şiarı beyan etmekte, bir ayette ilahi şiarları hafife almaktan sakındırmakta ve dördüncü ayette ise ilahi şiarların yüceltilmesini emretmektedir.

Bu ayetler her ne kadar hac hakkında inmişse de sadece hacca mahsus bin mefhum taşımamakta, genel bir mefhum içermektedir. Mezkur ayetler hacla ilgili bazı misdaklara işaret etmektedir ki bu da şiarların sadece bunlara hasredileceği anlamını taşımamakta, bilakis, ayette genel bir ifade görülmektedir.

Sefa ve Merve’yle ilgili ayet, bu ikisinin Allah’ın şiarlarından olduğunu buyurmakta, kurbanlıkla ilgili ayet “Allah’ın şiarından karar kıldık” demektedir. Bu da şiarların genel bir anlam içerdiğini ve mezkur ayetlerde geçen misdakların bunun sadece bir kısmı olduğunu göstermektedir ki bu da ayette geçen “min” ayracından anlaşılmaktadır. Aynı şekilde, şiarlara saygıyla ilgili ayette genel olarak şiarlara saygı gösterilmesi istenmekte ve diğer ayette de “Allah’ın şiarlarına saygısızlık etmeyin” denilmektedir.

Allame Tabatabai şöyle yazar: “Şeire”nin çoğulu olan “şeâir” (şiarlar) “işaretler” anlamındadır; Allah’ın şiarları Yüce Allah’ın kendisine itaat için belirlemiş olduğu işaretler anlamını taşır.[11]

Fahr-i Râzi de şöyle yazar: Allah’ın şiarları Allah’a ibadetin simgeleridir, Allah’a ibadet için bir işaret olan her şey Allah’ın şiarıdır… Mesela haccın şiarları, hac ve menasıkının simgeleridir.. Bunun bir başka misdakı da savaşta kullanılan sancaklarla bayraklardır, onların aracılığıyla iki tarafı birbirinden ayırt edebilmek mümkün olur. “Şeair”, “Şeire”nin çoğuludur ve işaretleme anlamındaki “iş’ar”dan gelir”[12]

Bir başka konuda şöyle diyor: Şeair çoğul bir terimdir ve terim uzmanı alimlerin çoğuna göre “şeire”nin çoğuludur.

İbn Faris şöyle der: Bu terimin tekili “şeare” ve “şeire”dir ve maş'are yerine kullanılır. ve “meş’are”, “simge ve sembol" demektir; iş’ar da “işaretlemek”dir, binaenaleyh işaretlenen veya bir şey için simge olarak konulan her şeye “şeire” denilebilir. Bu nedenledir ki hac için getirilen kurbanlık hayvanlara da şeair denilir, çünkü kurbanlık olduklarını bildirecek işaretleri taşırlar. Allah’ın şiarlarının ne anlama geldiği konusunda müfessirler arasında ihtilaf vardır; bu konudaki iki görüşten biri şudur:

1) Ayette Allah’ın buyurmuş olduğu “Allah’ın şiarlarına saygısızlık etmeyin” buyruğundan maksat ameli esas almak, yani Allah’ın kullarına farz kılmış olduğu şiarları yerine getirmek ve bunları asla terk etmemektir. Bu, şiarın genel anlamı olup bütün dini vazifeleri kapsar ve belli bir konuya has değildir. Hasan da bu görüşü savunur ve “Allah’ın şiarları demek, Allah’ın dini demektir” der.

2) “Şiar, belli bazı dini vazifeleri kapsar” diyenler de vardır, onlara göre bu da çeşitlidir:

a) Şiardan maksat “ihramdayken size haram edilen avlanmayı helal etmeyin”dir.

b) İbn Abbas şöyle der: Hacceden müşrikler hediyeler sunar, şiarlara saygı gösterir ve kurban keserlerdi. Müslümanlar bunları değiştirmek isteyince Allah Teala “Allah’ın şiarlarına saygısızlık etmeyin” buyruğunu indirdi.

3) Ferra şöyle yazar: Arap halkının çoğu Safa’yla Merve’yi haccın şiarlarından saymıyor, sa’yetmiyordu, bu nedenle Allah Teala “hac amellerinden hiçbirini terk etmeyin, hepsini yerine getirin” buyurdu.

4) Kimine göre de şiarlar, hacda kurban edilmek üzere getirilen işaretlenmiş kurbanlık hayvanlardır. Ebu Ubeyde bu görüşü söylemekte ve şu ayete işaret etmektedir: “…kurbanlık hayvanı sizin için Allah’ın şiarlarından kıldık.” Bu kavil zayıftır, çünkü Allah Teala önce şiarları zikretmekte, sonra kurbanlık hayvanı da bunlardan saymaktadır, atıfla atfedilenin farklı olduğu ortadadır.[13]

Görüldüğü gibi şiarları belli konulara has şekilde kısıtlamak ayetlerin gelişine aykırıdır; bilakis, ayetlerden anlaşıldığı üzere bu terim genel olup dinin sembol ve simgesi sayılan her şeyi kapsamaktadır.

İkinci konuya gelince: Safa’yla Merve Allah’ın şiarlarından ise bu durumda birçok şeyin daha Allah’ın şiarlarından olduğu kabul edilmelidir, zira onlar da Allah’ın dininin işaretleridir. Kur’an’ın bütün şiarları teker teker sayıp ad belirlemesi ve onca ortak ölçülere rağmen her birini ayrıca belirleyip onların çiğnenmesini bu yolla yasaklamasını beklemek elbette ki makul bir beklenti değildir. Bilakis, Kur’an-ı Kerim, şiarların genel anlamına işaret ettikten sonra bunlardan bazılarına değinmektedir ve bunların misdaklarının sadece belli bir konuyla sınırlı olduğuna dair de Kur’an’da herhangi bir delil bulunmamakta ve bu mefhum her misdaka uygulanabilir bir ölçü vermektedir.

Binaenaleyh Ka’be ve Mescid’unnebi’yle, namaz, oruç, hac ve zekat gibi furu-i dinler ve Allah’ın nebileriyle resulleri gibi dinin rumuz ve sembolleri hep ilahi şiarlardan olup bunlara saygı göstermek farz ve bunları hafife almak yasaktır.

Şüphe yok ki Hz. Resul-ü Ekrem efendimiz (s.a.a) kendisine saygı duyulması gereken en büyük ilahi şiar ve işaretlerden biridir. Allah Teala’nın dininde belli bir konum ve mertebeye sahip olup dindarlığın işaretlerinden sayılan kimseler de o hazrete katılmış olmakta ve onlara saygı göstermek de farz olmaktadır.

Bu saygı sırf Hz. Resul-ü Ekrem’in (s.a.a) şahsı için değil, bizzat din için olduğuna göre belli bir zaman dilimiyle sınırlı değildir ve o hazrete hem hayatında hem vefatından sonra saygı göstermek gerekmektedir. Şüphesiz, Hz. Resulullah’a (s.a.a) saygı göstermek, ilahi şiarların en bariz misdaklarından olup bu da o hazretin kutlu doğum günü ve peygamberlikle görevlendirildiği bi’set günü gibi günlerin anılıp kutlanması, onunla ilgili tarihî ve kültürel eserlerin korunması, gelecek nesillerin bu eserlerle tanışması yolunda çaba gösterilmesi gibi çalışmalar şeklinde tezahür eder.

Göründüğü kadarıyla yüce İslam şeriati bu konuya gereken dikkati göstermiş ve bazı dinî hükümlerde de bunu göz önünde bulundurmayı ihmal etmemiştir. Mesela Hz. Resulullah’a (s.a.a) ve onun kutlu soyuna (a.s) salavat getirilmesini bazı durumlarda emretmiş, çoğu durumlarda bunun önemli bir müstehab ve sünnet olduğunu vurgulamış, namazın son bölümünde o hazrete (s.a.a) selam ve tehiyyatta bulunulması emredilmiş o hazretin mübarek soyunu sürdüren Ehl-i Beyti’ni (a.s) sevmek bütün müminlere farz edilmiştir. Bütün bu hükümler belli bir amaca yöneliktir: Hz. Resul-ü Ekrem’e (s.a.a) saygı ve hürmet beslemek! Zira gerçekte Hz. Resulullah’a (s.a.a) saygı göstermek salt bir şahsa değil, yüce İslama saygı göstermektir.

Bu nedenledir ki Hz. Resulullah’ın (s.a.a) ve onun mübarek Ehl-i Beyt’inin (a.s) makberlerine türbe binası inşa etmek ilahi şiarlardandır ve amaç, dini ve ilahi mesajı kutsamak, saygıyla anılmasını sağlamaktır; bu unsur da o büyük insanların hem hayatlarında hem vefatlarından sonra da süregelen bir gerçektir, hatta velilerle salihler için de aynı durum geçerlidir. Bu nedenledir ki Hz. Resulullah (s.a.a) bu hükmün en bariz misdaklarından olduğu halde ayette geçen saygı emri sadece o hazretin (s.a.a) şahsına veya sadece onun hayatta olduğu dönemine münhasır değildir.

3- Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyurmaktadır: “Ey peygamber deki; yakınlarımı sevmenizden başka hiçbir ücret ve karşılık beklemiyorum sizden.”[14]

Yukarıdaki ayet, hiçbir açıklamaya gerek bırakmayacak kadar nettir. Ayet, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yakınlarına sevgi beslemenin bütün İslam ümmetine farz olduğunu, bunun tıpkı bir ücretlinin ücretini ödeme gereği gibi bir gerek sayıldığını vurgulamaktadır. Bu farz, mutlak bir farzdır ve belli bir zaman veya mekânla ya da belli bir şekille sınırlandırılmamıştır; bu farz gereğince o hazretin ailesine sevgi beslemek her zaman, her yerde ve her -maruf- şekliyle gereklidir. Şüphesiz, bu sevgi ve saygının örf olarak en bariz belirtisi, onlara ait mezarın türbe haline getirilmesi ve gerektiğinde bu türbenin onarım ve tamiriyle ilgilenilmesidir. Hayatı boyunca Ehl-i Beyt’e (a.s) sevgisini gösterememiş bir Müslümanın sevgisini en azından bu şekilde göstermesi farzdır, zira bir Müslümanın Ehl-i Beyt’e (a.s) bağlılığının ölçülerinden biridir bu.

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere türbe inşası sadece caiz ve müstehab değil, bazen farz bile olabilmektedir.

Bütün dünya toplumlarında yaygın bir prensiptir bu; büyük insanların, devlet, kültür ve medeniyet kurucularının mezarları anıt haline getirilip özenle korunur, buralarda büyük törenler düzenlenir, böylece sevgi, saygı ve bağlılık gösterisinde bulunulmuş olur.

Yukarıdaki üç ayetten de anlaşıldığı gibi, türbe ve makber yapımı Kur’an’da tavsiye edilmekte, bunu red veya yasaklayan hiçbir ayet bulunmamaktadır. Bu hüküm, Allah’ın dininin simgeleri sayılan evliyalarla din büyüklerinin mezarlarını kapsamakta, avam için böyle bir tavsiye ve gerek bulunmamaktadır.

 

İsmail BENDİDERYA

-----------------------------------------------------

[1] - Mecmuatu'r-Resail-i ve’l-Mesail, c.1, s.59-60, Mısır basımı, Muhammed Reşid Rıza derlemesi.
[2] - Zâdu’l-Mead, s.661.
[3] - Kehf, 21.
[4] - Fahri Razi Tefsiri, c.11, s.106 Daru’l-Fikir basımı, 1995 miladi, 1415 hiçri kameri.
[5] - Fethu'l-Gadir, c.3, s.277, Alemu'l-Kutub bas.
[6] - Hacc, 32.
[7] - Mecmeu'l-Beyan, c.1, s.476, Kahire, Daru’t-Takrib bas.
[8] - Bakara, 158.
[9] - Hacc, 36.
[10] - Maide, 2.
[11] - el-Mizan, c.14, s.409.
[12] - Tefsiru'l-Kebir, c.4, s.177.
[13] - Ae. c.11, s.128.
[14] - Şurâ, 23.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler