20 Ağustos 2019 Salı Saat:
20:13
06-06-2013
  

İslami Vahdet, Mezarda Vahdet Değil

çoğunluğun azınlığı bastırması, kahrı ve zulmünden kaynaklı vahdet, vahdet değildir...

Facebook da Paylaş

 

 
çeviri:
 
Ehlader Araştırma Bölümü
 
 
"Tekfiri Yaklaşımlar Dindarlık Simgesi Değildir."
 
şehit Beheşti çniversitesi İlmi Heyeti çyesi Hüccetü'l İslam ve'l Müslimin Dr. Rahim Nevbahar ile İslami Vahdet üzerine yapılan röportaj;
 
 
İslami bakış açılarının vahdet hakkındaki önemi nedir?
 
Nevbahar: İslami kaynaklar şii, Sünni ve genel olarak İslam toplumunun vahdeti hakkında çok açık ve nettir; özünde tartışma götürmez. Kur'an, Müslüman toplumunu ümmet olarak tavsif etmiştir. çmmet kelimesi, koordinasyon, empati ve uyum manası içerir. Allah-u Teâlâ Kur'an'da en az iki kere İslam ümmetini "tek ümmet" olarak tavsif etmiştir:
 
"Hiç şüphe yok ki bir tek ümmetsiniz siz ve ben Rabbinizim, bana kulluk edin." (Enbiya/92)
 
"Ve şüphe yok ki şu ümmetiniz, bir ümmetten ibarettir ve ben de Rabbinizim, artık çekinin benden." (Mu'minun/52) 
 
Bu ayetler aynı zamanda şu noktaya da işaret ediyor; ubudiyet ve takva da ümmet yaratan ve vahdet sağlayan bir olgudur. şii ve Sünni ümmet diye bir şey yok; Kur'an, tek parça ve uyumlu İslam ümmetini resmiyete tanıyor ve arzulanan durum olarak tanıtıyor. Doğaldır ki her Müslüman böyle bir arzu için çaba göstermeli.
 
Kur'an açıkça ve şeffaflıkla vahdete ve önemine vurgu yapıyor mu?
 
Nevbahar: Evet; Kur'an esasen tefrika ve dağınıklığı bir nevi azap biliyor. Kur'an şöyle buyuruyor:
 
"De ki: çstünüzden, ayaklarınızın altından size azap göndermeye yahut sizi bölük-bölük edip bir kısmınızın azabını bir kısmınıza tattırmaya gücü yeter onun; anlasınlar diye bak, delilleri nasıl çeşit-çeşit açıklamadayız."( En'am/65) 
 
Görüyorsunuz ki dağınıklık ve birbirlerinden eziyet görmek, esasen azaptır, muhtemelen o kadar kapsayıcı ve çok yönlü bir azap ki, gökten veya yerden olduğu söylenemez; sanki her yerden kaynıyor. Dağınık toplum ve ümmet, azaba düşmüş ümmettir. Kur'an şöyle buyurur:
 
"şüphe yok ki Firavun, yeryüzünde yücelmişti ve halkını bölük bölük etmişti ve onlardan bir topluluğu zayıf bir hâle getirmede, oğullarını kesmede, kadınlarını bırakmadaydı; hiç şüphe yok ki o, bozgunculardandı." (Kasas/4)
 
Tefrika çıkaran hükümetlere müptela toplumlar, aslında Firavun gibi bir hâkimiyete duçardırlar.
 
çnemli nokta şu ki; bu vahdet doğru anlaşılmalı. Vahdet beraber olmak manasınadır, bir olmak değil. İslam ümmeti vahdette olmanın yanında çoğulcu ve çeşitlidir. Bu ümmetin güzelliği şundandır; yani çeşitlilik ve çoğulculuğun yanında, sabırlıdır ve mezhebi sabır açısından yüksek bir kapasitesi var. Mezhepler, çeşitli hareketler ve farklı düşünce akımları vardır; fakat birbirlerine çok iyi tahammül ediyorlar ve birbirleriyle etkileşim içindedirler. İslam, mezarda vahdet modelini savunmaz; çoğunluğun azınlığı bastırması, kahrı ve zulmünden kaynaklı vahdet, vahdet değildir.
 
İslam bütün alanlarda, örneğin şii-Sünni vahdetinde, faal, etkileşime dayalı vahdeti savunur, yani çeşitlilik ve çokseslilik ama aynı zamanda vahdet ve uyumluluk.
 
Müslümanların vahdeti için gösterilen çabaların kökü nereye dayanıyor?
 
Nevbahar: Temel olarak din ve ilahi öğretilerin doğru ve köklü fonksiyonu, insan türü arasında vahdetin sağlamlaştırılıp yaygınlaştırılması olmuş ve öyledir de. Bazı sekülerlerin söyleminin aksine, din, tarih boyunca savaş ve ihtilaf sebebi olmamıştır. Din inançsal bazı temellere önem vermekle beraber, insan türünün vahdetine dayanmaya çaba göstermiştir. Peygamber'in (s.a.a) görev ekseni, toplumu saran çeşitli sahte sınırlamaları yok edip zayıflatmaktı. Kur'an cinsiyet ayrımını reddetti ve buyurdu:
 
"Ben, erkek olsun, kadın olsun, içinizden iyilik yapanın iyiliğini boşa çıkarmam, bazınız bazınızdan meydana gelmedir…" (Al-i İmran/195)
 
Yani hepiniz bir kökten ve kaynaktansınız.
 
Bu beyanı, insanın azat ve köleye ayrılmasında kullanmış ve buyurmuştur:
 
"Hepiniz de birsiniz, birbirinizden türediniz." (Nisa/25)
 
Peygamber'in (s.a.a) önemli ve temel işi, Evs ve Hazrec kabilelerinin kökleşmiş ihtilaflarını gidermek ve sınıfsal ayrıcalıkları gidermekti. Peygamber'in (s.a.a) kendisi gerçek anlamda bir barışçıydı. Kur'an da daha önce geçtiği üzere, vahdetin türlerine hatta Müslümanlarla gayri Müslimler arasında bir nevi vahdete vurgu yapmıştır. Kur'an, Peygamber'i (s.a.a) ve Müslümanları, Allah ve tevhid inancı ekseninde Yahudiler ve Hıristiyanlarla vahdete davet ediyor:
 
"De ki: Ey kitap ehli, gelin aramızda eşit olan tek söze: Ancak Allah'a kulluk edelim, ona hiçbir şeyi eş ve ortak etmeyelim, Allah'ı bırakıp da bâzılarımız, bâzılarımızı Tanrı tanımayalım. Gene de yüz döndürürlerse deyin ki tanık olun, özümüzü Tanrıya teslîm edenleriz biz." (Al-i İmran/64)
 
Böyle bir dinde şii ve Sünni adıyla ikilik ve tefrikadan söz edilebilir mi? Tefrikanın artıp yaygınlaşması ya İslam'ı anlamamaktan ya da düşmanın plan programından kaynaklanıyor.
 
Asrımızda vahdetin nasıl özel bir zarureti var?
 
Nevbahar: İçinde bulunduğumuz asır bağlamında birkaç etken, Müslümanların ümmetçiliğe dayalı içsel vahdete ihtiyaçlarını artırmıştır; evvela iletişim çağında dünyanın diğer büyük dinleriyle makro ve yaratıcı etkileşim, ümmete dayalı iç vahdet dışında mümkün değil. Saniyen biz tahammül, hoşgörü özellikle mezhebi sabrın bir değer addedildiği bir dünyada yaşıyoruz. Mezhebi ve sınıfsal şiddetin yaygınlaşması doğal olarak haşa Müslümanların yüksek medeniyet seviyesinden yoksun oldukları izleniminin ortaya çıkmasına sebep olur.
 
Bu, İslam'a zaaf, noksanlık ve noksanlık getirir. Birçok yerde bu iş kendi başına şer'i bir haramdır. Daha önemlisi Müslümanların medeni, ilmi ve marifet güzelliği, vahdetten başka bir şeyle elde edilemez. Maalesef bazılarının körüklediği tekfiri yaklaşımlar, dindarlık simgesi değil; aksine marifet ve fazilet yoksunluğunun açık nişanesidir. Bu yaklaşımın Müslümanları geriye götürmekten başka yararı yoktur.
 
Bu sebepledir ki Ayetullah Brucerdi gibi büyükler çağımızda bu zarureti idrak ederek şii-Sünni vahdetini önemsediler. Bu, gerçek büyük İslam âlimlerinin her asır ve zamanda yaptığı bir icraattır. Daha önce belirttiğim gibi bu yaklaşımın aksinin sebebi, ya meseleleri doğru idrak edip anlayamama ya da İslam dünyası dışında gelişen kötü niyetli planlardır.
 
Böyle bir vahdetin yaygınlaştırılması hakkındaki asli sorumluluk hangi grupların uhdesindedir?
 
Nevbahar: Daha çok toplumun seçkinleri, özellikle İslam bilginleri diye söylenir. Bu görüş doğrudur. Fakat diğer alanlarda olduğu gibi bu konuda da seçkinler ve başkaları arasında bir tür etkileşim olması gerektiği inancındayım. Seçkinlerin ağır sorumlulukları, normal insanların sorumluluklarını reddetmez. Her Müslüman bu meseleye karşı akıllı olmalıdır. Hiçbir Müslüman tefrika unsuru odakları terviç ve takviye edemez. Bu iş, haram ve günaha destek ölçütüdür. Sorumluluk tamamen geneldir. Eğer Ehlibeyti ya da Peygamber'in (s.a.a) sünnetini savunma adıyla ihtilaf körüklenir ve sınıfsal eğilimler aşırı şekilde beslenirse hiçbir Müslüman böyle odaklara yardım edemez. Birinin sırf din âlimi elbisesi altında tefrika ve ayrımcılık çıkarması, normal kimselere onları takip etmelerini gerektirmez.
 
Vahdet oluşturma ve tefrikayı gidermede başarısızlığın sebepleri nedir?
 
Nevbahar: Yapılan çabaların akim ya da etkisiz olduğunu zannetmemeliyiz. Biz açıkça bu çabalar olmasaydı durum daha kötü olurdu diye tahmin edebiliriz. Genel olarak kültürel işlerin etkisini ölçmek bir miktar zordur; fakat eğitimsel ve kültürel girişimlerin kendine has fonksiyon ve etkisi vardır. Bu da daha derin ve etkili iş yapamaz anlamında değil. Biz ailelerden, okullardan özellikle ilkokullardan başlamalıyız. Hoşgörü ruhu ve mezhebi tahammül eğitimi çocuk yaşlardan başlamalı. İslam'ın marifet sisteminde elbette ki doğruluğa, hakkaniyete ve hakikati keşfetmek için çabaya önem verilir fakat aynı zamanda marifeti sabra ve bizim gibi düşünmeyenlere tahammüle de önem verilmiştir.
 
Eğer Kur'an'a dikkat edersek, genellikle ihtilaflı özellikle inançsal ihtilaflı meselelerde bir nevi Allah'a nihai rücu vardır; yani sonuçta nihai hükmü Allah verecektir. İlaveten fertler hakkında hüküm makamında onların sahip olduğu imkânlara teveccüh etmeliyiz. Allah insanları onlara verdiği imkânlar ölçüsünde mükellef kılıyor.
 
"Allah, hiç kimseye, kendi verdiği miktardan daha fazla bir şey teklif etmez." (Talak/7) 
 
Biz de kişilere yardım etme bağlamında onların imkânlarına teveccüh etmeli ve nihai yardımı da Allah'a bırakmalıyız. Bu nokta bizi daha bir sabırlı kılar. çzellikle kendilerini Ehlibeytin takipçileri bilenlere tahammül daha değerlidir. İltifatsız, masum İmamların tahammül ve sabırları daha bir ilgi çekicidir. Böyle imamların takipçileri hoşgörü, tahammül, tekfir ve etiketlemeden kaçınmanın örnekleri olmalıdırlar.
Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler