18 Temmuz 2018 Çarşamba Saat:
19:22

İslam’ın Güncellenmesi mi!?

15-03-2018 12:20


 

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

Son günlerin önemli gündem başlığı, bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanı’nın bir konuşmasında temas ettiği “İslam’ın Güncellenmesi” konusudur. Bu konunun gündeme taşınmasının olumlu yönleri olduğu gibi, olumsuz yönleri de yok değildir. Biz, konu hakkında görüşlerimizi serdetmeden önce birkaç önemli hususa değinmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz:

 

Dinimizin, insanların ihtiyaçlarına ve toplumsal sorunlara vereceği günümüz şartlarına uygun, mantıklı cevapların tartışılması elbette olumlu bir gelişmedir, hatta gereklidir.  Bununla birlikte, her alanda olduğu gibi, ilahiyat alanında da tartışma işin ehli ve uzmanı olan şahsiyetler tarafından yürütülmelidir. Başka bir ifadeyle, mesele medyatikleştirilmeden ve siyasi birtakım emellere malzeme edilmeden, ilmî düzeyde, gerçekten ilim ve irfan sahibi olup yıllarca İslamî ilimlerle, bilhassa İslam hukukuyla ilgilenmiş, bir anlamda kendisini İslam ilimlerine adamış ve ilgili otoritelerce ehliyetleri tescillenmiş âlimler tarafından yapılmalıdır.

 

Elbette bundan da daha en güzel olanı tartışmanın, farklı akımlara, mezheplere, meşreplere mensup âlimlerden oluşan heyetlerce yürütülmesidir. Heyetler arası görüşmeler de bir iki panel, seminer veya konferans vb. ile sınırlı tutulmamalı ve müzakerelere süreklilik kazandırılması amacıyla ilmî açıdan saygın, kapsamlı ve tutarlı kurumlar oluşturulmalıdır. Ehil âlimlerin bir araya gelmesini sağlayacak takva üzere kurulmuş seviyeli ve saygın kurumlar, verimli çalışmalar ortaya koyabilir, sorunlara çare olacak olumlu sonuçlara ulaşabilirler.

 

Bu doğrultuda, kanaatimizce, özellikle ümmetin ana gövdesini oluşturan iki büyük mezhebin; Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt mekteplerinin ehliyetli ulemasının bir araya gelmesi, mezhebî taassuplardan uzak durarak, İslam’ı ve ümmeti önceleyen bir anlayışla, İslâm hükümlerinin, hukukunun güncellenmesi konusunda ortak bir çalışmanın nasıl mümkün hâle getirilebileceğini tartışması ve bunun için bir yöntem geliştirerek sistemli bir çalışma yürütmesi gerekir. Söz konusu âlimler, ancak müşterek mirastan yola çıktıkları ve iki mezhebin medreselerinde ve İlim merkezlerinde yapılan çalışmaların ürünlerinden de faydalanmaları durumunda çözüm yolları üretebilirler.

 

Kuşkusuz bu ortak çalışma, tarafların her konuda görüş birliğine varmalarını gerektirmez. Yapılacak olan çalışma, sonuç itibariyle, bütün mezheplerce onaylanan “içtihat”tan ibarettir ve içtihatların birbiriyle uyuşmaları mümkün olduğu gibi uyuşmamaları da mümkündür. Ama şurası kesindir ki, ortak çalışmalardan doğacak yakınlaşmalar, fikirlerin ve kalplerin karşılıklı yakınlaşmasını, yanlış anlamaların bertaraf edilmesini sağlayacaktır. Bu da tarafların birbirlerinin ilmî mirasından ve çalışmalarından haberdar olmalarını, mevcut ilmî birikimi tarafsız ve taassuptan uzak bir gözle gözden geçirmelerini ve İslamî ölçüler çerçevesinde Müslümanların maslahatları doğrultusunda bu birikimlerden yararlanmalarını mümkün hâle getirecektir. Önerdiğimiz bu ortak çalışma tarafların etkin ve yetkin âlimlerinin onayı ve katılımıyla hayata geçirildiğinde ve çalışmalar ciddiyetle takip edildiğinde, iki mektebin uleması tarafından reddedilen, kıyıda köşede kalmış bazı “şâz” görüşler ve fikirler doğal olarak toplum tarafından kabul görme imkânını kaybedecektir.

 

Ama maalesef hâlihazırda böyle sistemli bir çalışmadan yoksun olduğumuz için eli kalem tutan veya ağzı laf yapan niceleri gazetelerde, televizyonlarda veya sosyal medyada, İslam’ın elifbasını bile bilmeden, hiçbir ilmî ehliyete sahip olmadan konu hakkında görüş bildirme, üstelik fetva verme hakkını kendisinde bulabilmektedirler. Hemen herkes belli bir konuda söz söyleme ve görüş bildirme yetkisinin konunun uzmanına, ehline ait olduğu kuralını kabul etse de, nedense sıra dinî bir konuya geldiğinde birçok insan bu kuralı yok saydığını, benimsemediğini söz ve eylemiyle ortaya koymaktadır.

 

Bir diğer husus, tartışma konusunun “İslam’ın Güncellenmesi” gibi eksiklik, kusurluluk ve yetersizlik izlenimi veren bir ifadeyle gündeme getirilmesidir. Keşke bunun yerine “çağımızın ihtiyaçlarını karşılayacak yeni İslamî çözümler ve içtihatlar” gibi daha anlaşılır ve şaibesiz tabirler kullanılmış olsaydı!...

 

Değinmek istediğim diğer bir nokta şudur: Tartışma konusu olan görüşleri ortaya atan zatın malum açıklamalarının benzerlerini, hatta zaman zaman çok daha vahim, çok daha acı ve çok daha tutarsızlarını başkalarından da yıllardır duymaktayız. Keşke tepki göstermek için bu kadar geç kalınmasaydı! Keşke benzer vakaların hepsinde aynı hassasiyet gösterilseydi! Ve keşke en baştan açıklamalara ilmî açıdan yetkin din adamları, âlimler tepki göstermiş olsaydı!  Herhâlde o zaman tartışma çok daha sağlıklı bir zeminde yürürdü ve karşılaşılan bazı suiistimallerin önü de alınmış olurdu.

 

Bu zorunlu açıklamaların ardından şimdi asıl konuya geçebiliriz.

 

“İslam’ın Güncellenmesi” ile kastedilen nedir acaba?

 

Eğer kastedilen, İslam’ın ana kaynakları ve şer’i delillerine dayanmadan, kendi kafamıza göre ürettiğimiz veya benimsediğimiz bir anlayışı İslam’a yamamak ise, bu, İslam’ın elifbasından az buçuk haberi olan aklı başında bir kimsenin söyleyebileceği veya kabul edebileceği bir şey değildir.

 

Eğer maksat, İslam’da olduğu kesin delillerle sabit olan ve neshedilip kaldırıldığı da sabit olmayan bir hükmün, sırf günümüzün sözüm ona çağdaş akımlarınca ve düşünürlerince kabul görmediği için reddedilmesi ise, bunun da Müslümanım diyen biri tarafından kabul edilmesi mümkün değildir.

 

Ama eğer kasıt, İslam’ın ana kaynakları esasınca sağlam delillerle itibarı ispatlanmış ve usulü belirlenmiş “içtihat” mekanizmasını işleterek bu kaynaklardan mevcut zamanın ve mekânın sorunlarına, zamanın ve mekânın şartlarına uygun hükümler “istinbat” etmek, çözümler üretmek ise bu kabul edilebilirdir, doğrudur ve mümkündür.  

 

Nitekim bu sonuncusu, aynı malzemeyi kullanarak farklı zamanlara ve mekânlara uygun muhtelif mimarî özelliklerde binalar yapmaya ya da aynı hammaddeden yararlanarak farklı hastalıklara çeşitli ilaçlar üretmeye benzer.  Bununla birlikte bu, kimilerinin zannettiği kadar basit ve kolay bir iş değildir. Bu işe kalkışan birinin, doğal kabiliyetlerinin yanı sıra, İslamî ilimlerin çeşitli disiplinlerinde sıkı bir eğitimden geçmesi ve gerçekten içtihat edebilme ehliyetini ve kabiliyetini elde etmesi gerekir.

 

Başta Arap dili ve edebiyatını mükemmel derecede bilmelidir. Bunun yanı sıra lügat ilmini ve kaynaklarını çok iyi bilmeli ve kullanmalıdır. Kur’ân ilimlerine tam anlamıyla hâkim olmalı, tefsir kurallarını bilmeli, hadisleri çok bilmekle kalmayıp hangisinin sahih hangisinin zayıf olduğunu ayırt edebilecek birikime sahip olmalıdır. Hadislerin doğrusunu yanlışından ayırt edebilmek, raviler hakkında geniş ve sağlam bilgi sahibi olmayı, rical ilmini bilmeyi gerektirir. Ayrıca, Kur’ân’ın ve hadislerin özel dilini ve anlatım tarzını çok iyi kavramalı (dirayet ilmi); ayetlerin nüzul, hadislerin vürut sebeplerini ve söylendikleri şartları çok iyi bilmelidir. Zahirde Kur’ân’la çelişen hadisleri gördüğünde, birbiriyle çelişen hadislerle karşılaştığında ne yapması gerektiğini çok iyi bilmesi gerekir. İcmanın ne demek olduğunu ve icmanın nerelerde, hangi şartlarda muteber bir delil sayıldığını bilmesi gerekir.

 

Aklın içtihattaki yerini ve alanlarını çok iyi bilmesi gerekir. Acaba kendi re’yine göre amel etmek sınırsız mı yoksa belli alanları ve şartları mı var? Bunları bilmesi gerekir. Bazılarınca delil olarak kabul edilen kıyas ve istihsan vb. şeylerin kabul edilir bir yanı var mı? Varsa delilleri nedir? Yoksa delilleri nedir? Bunları bilmesi gerekir. Özel ve genel delilleri bilmesi gerekir; deliller arasındaki, umumiyet ve hususiyeti, mutlaklık ve mukayyetliği, icmal ve tafsili bilmesi gerekir. “Usul-i muhreze” nedir, “usul-i ameliyye” nedir, bunları bilmesi gerekir. Kısacası “Usulü’l-Fıkıh” (fıkıh metodolojisi) dediğimiz ilimde tam bir tasalluta sahip olması gerekir.

 

Esasen içtihadın nerede başladığını ve nerede bittiğini bilmesi gerekir. Örneğin Ehl-i Beyt mektebine göre, bazılarının iddiasının aksine “içtihat”, delilin ve nassın bittiği yerde başlamaz; nassın ve delillerin üzerinde kurallar çerçevesinde ve yukarıda değindiğimiz hususlar ve kurallar dikkate alınarak yapılan fikrî ve aklî bir işlem ve eylemdir.  Çünkü Ehl-i Beyt mektebine göre delilin ve nassın bitmesi diye bir şey söz konusu değildir. Bir konuda ya özel delil ve nas elimize ulaşmıştır ki, bu durumda onun üzerinde söz konusu işlem yapılır. Yani yukarıda saydığımız ilmî birikim dikkate alınarak söz konusu nassın, hükmünü elde etmek istediğimiz mevzu için ne kadar elverişli olup olmadığına ve bunun kemiyet ve keyfiyetine bakılır. Eğer delil elverişli bir delilse, onun üzerinden mevzunun hükmü istifade edilmeye, istinbat edilmeye çalışılır. Değilse, bu sefer genel deliller ve usul-i ameliyye denilen prensipler devreye girer.

 

Yoksa içtihat bütün deliller tükendiği yerde, sırf kendi kafamıza ve birtakım varsayımlara dayanarak yapılan bir işlem değildir. Elbette dediğimiz gibi bu konuda farklı düşünen ve içtihadı öyle görenler de yok değildir.

 

Her hâlükârda görüldüğü gibi bu iş öyle basite alınacak, yerinden kalkan herkesin yapabileceği bir şey değildir.

 

Evet, Ehlibeyt mektebine göre içtihat müessesesinin kapısı, geçmişte olduğu gibi bugün de sonuna kadar açık tutulmalı ve bu mekanizma tam kapasite işletilmelidir. Müslümanlar, ilim müesseseleri, medreseler, ilim havzaları güçlü ve derin ilmî kabiliyete sahip ve elbette takvalı, cesaret ve şecaat sahibi müçtehitler yetiştirmelidir. Aksi takdirde, şu iki acı durumdan birisiyle veya her ikisiyle karşılaşmaları kaçınılmaz olacaktır:

 

Ya kabiliyetsiz birileri asırlar öncesinde o günün şartlarına uygun yapılan içtihatlara saplanıp kalarak Müslümanların bugün yaşadıkları problemlere çözüm üretemeyecekleri gibi, yanlış çıkarımlar ve donuk, nakilci fetvalarıyla insanların İslam’ın evrenselliği ve hayat dini olmasına yönelik umutlarını suya düşürmeye ve inançlarını sarsmaya devam edeceklerdir.

 

Ya da ehliyetsiz birileri, akıllarınca güya İslam’ı bu pasif ve negatif durumdan kurtarmak için, içtihadî bir kabiliyete sahip olmamalarına rağmen kuralsız, indî, sağlam delillerden çok birtakım varsayımlar ve yorumlara dayanan bir İslam anlayışı ortaya koymaya devam edeceklerdir. Kuralları bilmedikleri için, hadisi ya tümden inkâra gidecekler ya da önceden kurguladıkları indî İslam yorumuna uydurabildiklerini ayıklayıp diğerlerini eleyeceklerdir.

 

Bu tarz düşünenlerin elindeki en etkili silah (!) bilindiği üzere Kur’ân ayetlerine sarılmaktır. Hatta bazıları, “Bizim İslam’ımız Kur’ân İslam’ıdır" demekten de çekinmezler. Oysa bu iddiada bulunanların kendileri bile birçok ayette kendi aralarında çekişip durmaktalar. Güya hadislerde bazı çarpıklıklardan kurtulmak için böyle bir yola yönelmişler. Oysa ne hadisler konusunda ne de tefsir ve kuralları konusunda yeterli bilgi ve donanıma sahip olmadıkları için daha çok çarpıklıkla boğuşup durmaktadırlar; tabiri caizse çukurdan çıkalım derken kuyuya düşmektedirler.

 

Bu konuyu başka bir yazıda geniş bir şekilde ele aldığımız için burada bu kadarıyla yetiniyoruz. İsteyenler aşağıdaki linkten ulaşabilirler:

 

http://www.ehlibeytalimleri.com/kuran-i-anlama-sorunu_m416.html

 

Umut ediyoruz ki başlatılan bu tartışma, hayırlara vesile olur ve bazı kör düğümlerin çözülmesine, yanlış bazı tabuların yıkılmasına, evrensel ve ebedî İslam’ın olmazsa olmazlarından olan içtihat müessesesinin sağlam ve kurallarına uygun bir şekilde tam kapasite işletilmesine zemin hazırlar ve İslam’ın yaşayan, dinamik, evrensel, ebedî ve her asrın sorunlarına çözüm üretecek bir din olduğu kanaatine başta Müslümanların kendisi, sonra da diğer insanlar varmış olurlar.

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !