19 Şubat 2020 Çarşamba Saat:
11:02

İttihat ve Vahdet

19-01-2020 01:42


 

 

 

 

 

 

 

 

"Gerçek şu ki; sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz." Enbiya/92

 

 

Konu başlığımızda geçen her iki kelime de aslında; ‘bir olmak’, ‘bir renge bürünmek’, ‘bir yolda beraber yürümek’ gibi manalarla zenginleştirilebilir. Meşhur Farsça sözlük Dehhüda ‘Vahdet’ kelimesini manalandırırken şöyle yazar: ‘birlik, birliktelik, aynılaşma, bir ve teke indirgemek…’[1]

 

‘İttihat’ kelimesini ise ‘bir olmak, bir bilmek, yekpare olmak, bir yönde birlikte hareket etmek, bir renge bürünmek…’[2] olarak yorumlar.

 

İttihat ve Vahdet’in karşıt manasını ise; ‘çokluk, dağınıklık, ihtilaf, ayrılık, tefrika…’ olarak yansıtır.

 

Bunlar bu iki kıymetli kelimenin lügati manaları iken bir de bunun ıstılah ve terim olarak hayat bulmuş karşılıkları vardır.

 

‘Çoğulun bire indirgenmesi, dağınıklığın bir bütün haline gelmesi, farklı yönlerin bir yöne, farklı hedeflerin bir maksada, farklı yolların bir yola varması’ ile mana bulur.

 

İnsan toplumunda ortak hedef için yola düşülmesi, dağınık şekilde bulunan düşünce ve görüşlerin bir fikir üzerine birleşmesi ‘İttihad’ın bir nevi ıstılahi manasını verse de asıl mazmun; ‘maddi ve manevi tüm konularda bir yürek olmak ve aynı görüşü savunmak’ olmuştur.

 

İttihat ve Vahdet’in Gerekliliği

 

Bugün içerisinde yaşadığımız şartlarda ‘İslam Dünyası’ hem siyasi ve içtimai hem de düşman tehditlerine karşı uyanık ve sırt sırta olmalıdır. Bu İslam Ümmetinin muktedir olması için zaruri bir durumdur.

 

Müslümanlar arasında vuku bulan ayrılıkları analiz etmek gerekirse bunların başında sapkın düşünceli fırkaların ortaya çıkması sayılabilir ve bu maalesef ümmet arasında birbirlerine karşı suizanlara azımsanmayacak kadar çok ayrılıklara neden olmuştur.[3]

 

İnanç farklılıklarını bir kenara koysak dahi bu sapkın düşünce yapısı olmayanı dahi olduran yersiz bir kargaşayı bizlerin kucağına bırakmıştır. Bunun sebebi de sorgusuz sualsiz ortaya atılan mezhepsel ayrılıklara neden olan bu mesnetsiz iddiaları, muhatabını dinlemeden özümsemek olmuştur.

 

Hâlbuki birazcık da olsa idrakatımızı yükseltip düşünsek ya da iddia edilen şeyi ehline sorsak sorun ve ayrılıklar büyümeden yok olmaya yüz tutardı.

 

Kelamullah-ı Mecid bizlere bu konuda şöyle buyurmaktadır:

 

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayınız. Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.”[4]

 

Kur’an-ı Kerim ayrılık ve ihtilafları ölümcül bir tehlike olarak görüp ‘Ateş çukurunun tam kenarı’ olarak betimlemektedir. İşte bu yüzden insanlar arasında cereyan eden ayrılık ve ihtilafların savaş ve kan ile son bulacağına değinerek bir başka ayet-i kerimede ise şöyle buyuruyor:

 

“De ki: "Allah size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi muhalif gruplara ayırıp birbirinize güçlerinizin acısını tattırmaya kadirdir." Bak, anlasınlar diye ayetlerimizi nasıl açıklıyoruz!”[5]

 

Genel manada ‘insanlar’ kelimesini kullanan Allah Teâla, Müslümanlar için ortak paydalarını göz önünde bulundurmalarını istemektedir. Ne mutlu ki Müslümanların mezhepsel farklılıkları giderilemeyecek kadar vahim bir halde değildir. Hepimiz ‘La ilahe illallah’ demekte, Muhammedî risaleti kabul etmekte ve hem nübüvvetin hem de İlahi dinin Hatemü’l Enbiya ile noktalandığını kabul etmekteyiz. Hepimiz Kur’an-ı Mecid’i semavi kutsal bir kitap olarak bilmekte, onu okumakta ve sözlerine kulak kabartıp, onun Müslümanlar için bir kanun kitabı olduğunu benimsemekteyiz. Hep beraber aynı kıbleye dönüp ibadet etmekte, o yöneldiğimiz evde Hac farizasını yerine getirmekte ve topluca ‘Lebbeyk Allahumme Lebbeyk!’ demekteyiz.

 

Bunlar, düşünen kimseler için yeterli sayılacak ve inanç birliğine varmaya yetecek İslamî değerlerdir.

 

 

 


[1] Lügatname-i Dehhüda, 1994, c.14, s.20453, Tahran

[2] AGE, c.1, s.844

[3] Mutahhari, Murtaza, Notlar, c.2, s.203, Sadra Yayınları, Kum

[4] Al-i İmran/103

[5] En’am/65

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !