14 Ağustos 2020 Cuma Saat:
10:33
19-07-2020
  

Karanlık Evde Sekiz Yıl... V. Bölüm

Oğlum Ahmet fakirliğin her halini çekmeyen birisinin, fakir halkın halinden anlayamayacağını söylerdi.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Karanlık Evde Sekiz Yıl...

 

Seyyid Muhammed Sadık Bey, İmam’a “Maddi durumun da iyi değil, burs almayı da kabul etmiyorsun zaten. Şu an oturduğun evden daha ucuz bir ev tut.” dedi. Böylece ev aramaya başladılar.

 

İmam’ın sonradan söylediğine göre Kum’un ücra bir köşesindeki Tekiyye-yi Molla Mehmûd’daki evi ilk gördüğünde pek içine sinmemiş. Bu yüzden olacak ki eve baktıktan sonra bana “Sen de git eve bak!” demişti. Ben ise “Hayır, siz beğendiyseniz benim bakmama gerek yok.” demiştim. Ama keşke baksaymışım! Evi önceden görseydim adımımı bile atmazdım! İmam, Seyyid Muhammed Sadık Bey’e evin bize uygun olmadığını söylediğinde Muhammed Sadık Bey “Neden uygun olmasın? Bu evin kirası aylık üç tümen, şimdiki evine ayda beş tümen veriyorsun. Ayda iki tümenin cebinde kalmasının neresi kötü?” demiş.

 

Ben önceki evlerimizi de görmeye gitmemiştim. O yüzden bu evimizin de böyle olabileceğini hiç düşünmemiştim. Peki neden tutacağımız evleri görmeye gitmiyordum? Çünkü uyumlu bir insandım ve evi görüp bir şey söyleyip aramızda ihtilaf yaratmak istemiyordum. Tartışmadan son derece rahatsız oluyordum. Benim için kavga ve ahlaksızlık çok ağır şeylerdi. Hala da öyle! Birçok şeyde gönüllü bir şekilde kendi hakkımdan geçiyorum. Öte yandan paramız da yoktu. Aylık üç tümenden fazla kira ödeyecek durumun yoksa ne yapabilirsin ki? Kendisi de defalarca “elde olan bu”diyordu. Ruhullah Bey benim sabırlı olduğumu biliyordu.

 

Yine kendimden bu şekilde bahsetmek durumda kaldım. Her şeyin açıkça anlaşılabilmesi için bunları söylemem gerekti.

 

Ne olursa olsun evin böyle olabileceği aklıma bile gelmezdi. Sadece iki odası vardı. İkisi de çok dar, karanlık ve kötü durumdaydı! O an ne hissettiğimi Allah biliyor. Sadece ağzımdan şu kelimeler dökülebildi: “Ne kadar kötü bir ev...” Duyduğum tek cevap ise şu olmuştu yine: “elde olan bu...” Baktım ki doğru söylüyor. Evi kiralamışlardı, tadilat isteyen yerleri onarmışlardı, ev eşyalarımızı getirtmişlerdi; evet, başka çare yoktu...

 

Sekiz yılım bu evde geçecekti. On dokuz yaşımdan yirmi yedi yaşıma kadar... Bir insanın ömrünün en güzel yılları olan gençlik yıllarımı bu evde geçirdim.

 

İmam Humeynî’nin Mahabbeti

 

Ruhullah Bey sağlığıma, bana ihtiram göstermeye ve bana olan mahabbetini izhâr etmeye çok önem verirdi. Kendisi, beni çok seviyordu. Benim huylarımı ve ahlakımı çok iyi biliyordu. Dolayısıyla beni nasıl yumuşatması gerektiğini de çok iyi biliyordu. Ben de ona her zaman son derece doğal ve içten davranıyordum. İmam, yoksulluğumuzu aşk ve mahabbetini fazlasıyla göstererek telafi ederdi... Tabii İmam hiçbir zaman maddi durumumuzun kötü olduğunu düşünmüyordu. Zira o zamanlar talebelerin durumu bizden daha kötüydü. Oğlum Ahmet fakirliğin her halini çekmeyen birisinin, fakir halkın halinden anlayamayacağını söylerdi. Bu nedenle Anayasayı Koruma Konseyi’nin ve ülkenin yetkililerinin zorluk çekmiş insanlardan seçilmesi daha iyidir. Bir âlimin çocuğu parasızlıktan dolayı doktorsuz ve ilaçsız kalırsa, bunun sonuncunda da Allah göstermesin vefat ederse İslam’ın yoksullara ve muhtaçlara neden bu kadar önem verdiğini daha iyi anlar.

 

Arkadaş Seçiminde Meşveret

 

Arkadaş seçimi konusunda Ruhullah Bey ile meşveret ederdim. Bana uygun gördüğü birkaç kişiyle gidip gelirdim. Asla birbirimize verdiğimiz sözleri çiğnemezdim. Bazen biriyle görüşmek isterdim fakat İmam’ın uygun görmemesi sebebiyle kendi isteğimden geçerdim ve onun sözünü dinlerdim. Aksi şekilde davranmak hem sevgiden uzak bir davranıştı hem tartışma ve dargınlığa sebep olabilirdi ki, daha önce de söylediğim gibi tartışmadan, dargınlıktan, küslükten nefret ederim.

 

İmam Rıza’dan Hacet

 

İmam beni çok sakınırdı. Hatta evlendikten sonra yirmi yıl boyunca alış-verişe çıkmama izin vermedi. Bir şeye ihtiyacımız olduğu zaman ya yardımcımız alırdı ya da ben arkadaşlarıma söylerdim onlar alırdı. Çok nadir de yanıma birini alıp kendim giderdim. İmam özellikle genç kadınların giyimi ve alış-verişe gitmemesi konusunda hassastı. Öte yandan İmam, talebelerin hayatlarına, mallarına ve ailelerine daha çok dikkat etmeleri gerektiğini düşünürdü. Zira insanlar  İmam’ı örnek alıyordu. Dolayısıyla bana olduğu gibi çocuklarımızın davranışlarına da dikkat ederdi. Tabii bu durum benim için çok zor oluyordu. Meşhed’e İmam Rıza’yı (as) ilk ziyarete gidişimizde İmam Rıza’dan Ruhullah Bey’in bu konudaki görüşünü değiştirmesini istedim. Artık alışveriş yapmama izin versin diye dua ettim. Bu duayı ettiğimde büyük oğlum on dokuz, küçük kızım dokuz yaşındaydı. Önceden, İmam’ın genç olduğum için bu kadar hassas davrandığını düşünerek kendimi teselli edebiliyordum. Ya da hakikaten bazı ahlaksız satıcıların durumundan dolayı izin vermediğini düşünüyordum. Fakat artık ben bir anneydim ve çocuklarım evlenecek yaşa gelmişlerdi!

 

Ziver adında bir yardımcımız vardı. İmam’a “Ziver’e ayakkabı lazım” dedim. İmam “Kendin alırsın” dedi. İnanamadım! Hemen gidip aldım. Sonra acaba okumakla meşguldü diye başı karıştı, farkında olmadan mı izin verdi, diye düşündüm. Bu yüzden aldığım terlikleri İmam’a getirerek “Bak bunları aldım” dedim o ise bir şey söylemedi. Anladım ki İmam Rıza duama icabet etmişti. Böylece bu mesele artık hallolmuştu!

 

***Hatice Sakafî, İmam’ın bu kadar hassas olduğunu bildiği için kendisi de bu konulara çok dikkat ederdi. Örneğin mahremleriyle bile fotoğraf çektirirken hicabının tam olmasına önem gösterirdi. Bir gün kardeşi “Biz mahremiz, bizimle çektirdiğin fotoğraflarda bile kapanmaya neden bu kadar dikkat ediyorsun?” diye sordu. Hatice Sakafî şöyle yanıtladı: “Evet, sizler bana mahremsiniz. Sizinle oturup, kalkmamda bir sakınca yoktur; sizin yanınızda hicabıma da dikkat etmeyebilirim. Fakat hicabımın kâmil olmadığı bir fotoğraf çektirirsem, Allah korusun o fotoğrafı başka bir namahremin görmeyeceğine nasıl emin olabilirim?”

 

Bu hassasiyeti eşine olan güvenini ve saygısını gösteriyordu. İmam da eşinin böyle olduğunu biliyor ve ona çok güveniyordu. (İmam’ı sürgüne gönderdiklerinde İmam özel mührünü sadece eşine emanet etmişti. Mührünü verirken de eşine “Bu mühür, kendi el yazımla mektup yollayana kadar senin yanında kalsın” demişti) İmam, bu tür konularda hassas olduğu için akraba ve yakınları da İmam’ın ailesine karşı İmam’ın hassasiyetlerine riayet ederek davranırlardı.***

 

İmam’ın Biricik Eşiydim

 

İmam, hayatı boyunca yalnızca benimle evlenmişti. Benden başkası asla hayatında olmamıştı. Bu konuda gerçekten örnekti. İmam, şakasına bile “gider başkasıyla evlenirim” gibisinden cümleler kurmazdı. Ne yazık ki bu tür şakalar İran’da sık yapılıyor ve zaman zaman dargınlıklara bile neden olabiliyor. İmam bana olan muhabbetinden ötürü bu tür şakalarda bulunmaz ve şöyle derdi: “Bu tür sözlerin benim için anlamı yok.” Halbuki erkek kardeşlerinin başka eşleri vardı. Zira o zamanlarda bu tür şeyler adet sayılıyordu. Ama İmam bir an bile bu tür şeyleri düşünmediğini söylüyordu.

 

Dargınlıklar...

 

Bazen bazı konular üzerine birbirimize darılıyorduk. Basit bir meseleyse hemen eski halimize dönüyorduk. Öyle değilse de birbirimize küsüyorduk. Tartışmalarda ahlakî zaaf yaşanırsa karşılıklı atışma meydana gelir. İmam, tartışma ve atışmadan hoşlanmadığımı biliyordu. Onun dargınlığı sözsüz olurdu, tartışmaya girmez ve atışmazdı. Bana küs olduğunu, konuştuğum zaman cevap vermemesinden anlıyordum. Ben de bunun üzerine hiçbir şey söylemez ve işlerimin başına dönerdim. Elbette ruhen rahatsız oluyordum ama ev işleri ve çocuklarla kendimi yeterince meşgul etmesini biliyordum.

 

Öğlen ya da akşam yemeği vakti gelip çattığında her zamanki gibi çocuklardan birini odasına yollayıp, İmam’ı yemeğe davet ettirirdim. O da gelirdi. Beraber yemeğimiz yerdik ama birbirimizle pek konuşmazdık. Çocukların küs olduğumuzu anlamaması için çaba gösterirdik. Büyük oğlum Mustafa’dan başka kimse küs olduğumuzu anlamazdı. Mustafa küs olduğumuzu yüzümüzden anlardı. Bana ve babasına bakıp gülümsemekle yetinirdi. Sonra yemek bitince herkes işinin başına dönerdi. Bir iki günden fazla küs kalmazdık. Bir iki günün sonunda da İmam bana seslenirdi, ya gömlek isterdi ya da soru sorardı. Ben de cevap verirdim. Hiçbir şey olmamış gibi davranırdı. Ne İmam “Ben küsmüştüm sana” derdi, ne de ben “Niye küsmüştün?” derdim. Zira küskünlük oluşturacak konuşmalardan uzak durmak gerekir.

 

 

 

 

 

Beşinci Bölümün Sonu

 

 

 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !