17 Ekim 2017 Salı Saat:
03:45
12-10-2017
  

Karizma ve Kendini Kandırmışlık

Kestiğiniz kurbanların kanı O'na ulaşmaz. O'na ulaşan sadece sizin takvanızdır.

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

Samir Aydın

 

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, onun işlevi bizim kazanımlarımıza alet olmaktan ibaret. Doğal olarak dünya biziz ve bu bizlik dünyayı işlememize endeksli. Bir realite ve gerçeklik yok. Bu realite ve realizm onu nasıl var ettiğimize bağlı. Bu varoluşsal eylemleri, bir gün gerçeğin hakikate bakan yönü olarak ele aldığımızda, bu dünyayı var eden ve onunla ilintide bulunan hakikatler olduğu kanaatine varmak durumundayız. Yani; Yalnız gerçek olan amel ile, hem gerçek hem de hakikat boyutu olan ameller vardı. Bir bardak suyu kişinin kendisinin içmesi, gerçek boyutu olan bir ameldir ve fakat bu suyu içmeden başkasına içirmek (Ebu'l Fazl felsefesi; içmeden içirmek, yok olarak var etmek) hem gerçek hem de hakikat boyutu olan bir ameldir. Bu türde ameller dünya ile beraber ahireti de imar etmektedir.

 

Konuyu bu tarz bir girişin sebebi, kişinin maddi ve manevi dünyasındaki karizmatik eylemler ve bunların toplum içerisindeki menfi ve müspet yansımalarının açılımını daha iyi yapabilmektir. Karizma kavram itibarı ile manası üzerinde duracak olursak; “Kişinin hal, tavır, tutum ve hareketleri ile avam (toplum), hayranlıkla yoğrulmuş ve fevkalade sürükleyici bir güce sahip olduğu izlenimini doğurmak ve bu doğurma faaliyetinin sancısal yansıması” tabirini kullanabiliriz. Toplumsal anlayış ve ferdi mantıki yargıların farklılığını göz ününde bulundurduğumuzda, bu tip çabaların tamamı ile izafi, sanal ve Medine-i Fazıla gibi ütopik olgular olduğunu anlarız. “İmamın bayıldığına, müezzinin ayıldığı gibi.”

 

Gafil olmadığımız zamanı birebir yaşamaya çalıştığımız anlarda, söz ve hareketlerimize dikkatimizi celp edersek onlarda bir “kendiliğindenlik” almadığının farkına varırız. “Her nefs kendinin şahididir” (Kur'an-ı Hakim)

 

Bazen evden çıkmadan gömleğimizin kaç düğmesini açık bırakacağımıza dair on dakika düşünürüz. Saçlarımızı italik mi yoksa sola hafif meyilli arkadaşlar gibi mi tarayacağımıza, hangi renkte baş örtüsü takacağımıza karar vermekte güçlük çekeriz. Pantolonumuzun 5 mm kısa olması bizleri için toplumdan soyutlanma vesilesi olabiliyor. Bir yere oturduğumuzda minimum üç dakikadan önce en ideal oturuş şeklimizi belirleyemiyor, sözlerimizin geçerli olabilmesi için bize işkence gibi gelse de ağır başlı olmaya çalışıyoruz. Dikkat bu, celp ve cezp etmek gerekir!!! Kendimizi arifi açlıklara terk ederiz “arefe” olmadan. Kimsenin bizi izlemediği anlarda bile bir mimik hareketi ile bir simetriye sahip olmaması onu taşıyamayacağımız anlamına gelmektedir. Paramızın olduğunu bilmemesinin, bizim adımıza neye mal olacağını bir an bile düşünemediğimizden, bir liralık alışverişlerde bile kasiyere cebimizdeki paranın hepsini gösterme kaygısı taşıyoruz. Şehrin içinde iyi bir araba ile dolaştığımız anlarda, takındığımız tavır ve yüzümüzde oluşturmaya çalıştığımız şeklin ve bu araba içerisinde müzik dinlediğimizde, zahiren bir değişiklik olmamasına rağmen bize bakanların bakışlarının bize ne gibi bir fayda vereceğini beklemekteyiz. “Her şeyi gözetleyicisi olarak Allah yeter.” Bu işin karizma ve karizmatiklik bölümü, fakat hiç düşünmediğimiz bir şey olan bu ve benzeri olguların tam da nefs ve nefsi hasletlerden “riya”nın karşılığı olduğudur ki, bu da; “Küçük dağları ben yarattım” edasındaki “Fir'avuni eylemler”e denk düşer.

 

Bir müddet sonra, başta açacağı karizmatik (!) felaketten gafil olarak saça jöle sürmenin, suda boğulan birinin son çırpınışlarını ererek suya gark olduğu gibi bilekleri de bileziklere gark etmenin, bir mevkide tökezleyip oradan aylarca sonra bile geçecek güveni sağlayamama ve kendi kendine zihinsel bir “iade-i karizma” yapamamanın, sebep ve sonuçlarını araştırdığımızda karşımıza pekte iç açıcı halet-i ruhiyeler çıkmayacaktır. Bu tip davranışların gerçek ve hakikatle olan ilişkisi ancak ve ancak bir pop şarkısı güftesinin hayat ile olan ilgisi kadaradır.

 

Resulallah (s.a.a.) Ashaptan bir grubu ile sokağın birinden geçerken, onlardan bir kaçı bir evin çok süslü, büyük ve dikkatleri üzerine çeken kapısına bakarlar. Allah Resulü (s.a.a.) onlara hitaben şöyle buyurur; “Bunu yapmayın, zira bu bakış, başkalarını da böyle yapmaya azmettirir.” Zaten bu Nebevi Sünnete uyulmayıp, bakışlara sahip olunmamasının sonuçlarındandır ki; bugün harcamalarımızın %80'i sırf bu amaçvari bakışı karşılayabilmek ve sayı olmamasını sağlamak amacıyla yapılmaktadır. Kişinin başkaları ile iletişimi sağlama amaçlı kullandığı cep telefonuna ödemesi gereken para ile karizmatik iletişimi sağlama kaygısından kaynaklanan ve en azından her iki ayda bir değiştirilmesi gereken cep telefonuna ödemesi gereken paralar arasındaki tutarsız tutar, yukarıdaki yargımızı pekiştirmekte ve Marx'ın “artı değer”i kadar önemsenmesi gerekmektedir.

 

Görüldüğü gibi İslam'ın araç ve amaç felsefesi diğer beşeri ideolojilerin bu felsefesinden farklıdır. Bu ters mantık bazıları için bir evin sadece dış kapısı için değil, tüm bölümleri için geçerlidir. Kişioğlu bina edeceği evin dış dekoruna o kadar para harcar ki, içini yapmaya parası kalmaz. Bir evin dış kapı güzelliğinin, o evin içerisindeki yaşama, olumlu yönde nasıl bir etki yaptığı hakkındaki tüm ilme ve bilimi, araştırmalardan da bir şey hasıl olmuş değildir. Kendini de mescitlerin içi gibi süsleyip amel ile imar etmeyen kof ve boş bırakan tefekkürden aciz insanı da düşünürseniz farklı bir sonuca varılmayacaktır.

 

Amaç örtünmek ve avret yerlerini kapatmaksa, bunu giyimin kalitesi, modeli ve bir ailenin aylık ihtiyacını karşılayacak pahada eşarp takmakla hiçbir ilgisi yoktur. Bu açıdan çarşaf giymek pek karizmatik bir davranış değildir. Çünkü çarşafın altındaki giyim, o tek  parça siyah ve sade örtü ile izole edilmiştir. Dünyada sadece Allah (c.c.) için yaşamamız ve ibadet etmemiz gerektiğini de düşünürsek, bu da pek karizmatik olan bir yaşam tarzı değildir, fakat hem gerçek hem de hakikatsel boyutu olan bir yaşayıştır.

 

Her zaman merak ettiğim bir diğer şey de Allah'ın evini ziyarete giden “Abidu'l Karizmaların” o tek düze yaşam ve tek tip kıyafetler ve sınıfsız bir kalabalık içerisinde bunu nasıl başarabildikleri olmuştur. “Kestiğiniz kurbanların kanı O'na ulaşmaz. O'na ulaşan sadece sizin takvanızdır.” (Kur'an-ı Mübin) Allah'a hangi kalitedeki elbiseyi, hangi tür tıraşı, ne tür bir kabil-i gıdayı kurban edersek edelim, O'na ulaşacak olan karizmamız değil, sadece ve sadece takvamızdır. Takva da o dur ki; amelde karizma değil, bilakis ihlas ve gizliliktir. Allah'a sunulacak bir takvası olmayanın muhakkak bir karizması vardır!!! “Sizlerin insanlardan korkunuz peşin, Allah'tan korkunuz ise veresiyedir.” Emir-ul Mu'minin Ali (a.s.)

 

Allah (c.c.) birdir. Bizlerse sıfır. Sıfırın değeri birin yanında olmasından kaynaklanır yoksa, milyonlarca sıfırın yan yana, alt alta vay üst üste gelmesi bir değer teşkil etmez. Konunun iyice ayrıntılandırıldığını düşünüyoruz. Lafın uzamasına mahal yok.

 

“Ne söylersem, senin anladığındır.” Mevlana

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler