18 Eylül 2019 Çarşamba Saat:
00:44
30-07-2019
  

Kâbe'nin Tağutların Yönetiminden Kurtarılması

“Bizim kaimimiz kıyam etmiş olsaydı, bunları yakalar, ellerini keser ve şehir şehir dolaştırır teşhir ederdi. İşte bunlar “Surrakullah (Allah’ın hırsızlarıdırlar)!”

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

 

Tağuttan Teberrinin En Mükemmel Cilvesi

 

Allah’ın yeryüzündeki bütün elçileri, tevhidin ulu dergâhında şirk baykuşları ötmesin ve Allah’ın yüce birlik hareminde tuğyan ve inat şeytanları ihram bağlamasın diye gönderilmişlerdir.

 

“And olsun ki biz, «Allah’a kulluk edin ve Tâğuttan sakının» diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik.”[1]

 

Aslına bakılırsa, vahiy ve nübüvvetin gayesi; biri tevhidin ispatı, diğeri tağut ve şirkin reddi olmak üzere iki ayrı şey değildir. Peygamberlerin yegâne ve kutlu gayeleri, fıtrî tevhid ilkesini ihya etmek, onu korumak ve onun kutsî sınırlarını şirk ve hurafenin her türüne karşı muhafaza etmektir. Zira bütün peygamberlerin davetçisi bulunduğu “La İlahe İllallah” kelime-i tayyibesi, biri ispat, diğeri nefiy (olumsuzlama) olmak üzere iki ayrı önerme şeklinde tahlil edilemez. Bu demektir ki bu kelime-i tayyibenin manası iki ayrı ilke; yani ‘şirki nefyetmek’ ve ‘tevhidi ispatlamak’ kalıbına dökülemez. Bu cümlenin manası, fıtrî olarak varlığı bilinen ve ispat gerektirmeyen Allah dışında bir mabudun olmadığının ilanıdır. Zira bu cümledeki ‘illa’ edatı, ‘gayr’ anlamındadır ve istisna ifade etmez. Yani ‘Allah’ın gayri hiçbir ilah yoktur’ denilmektedir. Yoksa ilkin ‘hiçbir ilah yoktur’ önermesi murat edilip de sonra ikinci bir önerme öngörülerek ‘Allah’ istisna edilmiş değildir.

 

Yukarıdaki konu, vahiy ve nübüvvetin gayesinin özüdür. Ancak insanoğlu iki zıt cepheye bölünmüştür. Bir grup, şirk uçurumunun kenarlarında hayatlarını kurmuş; öteki grup hayatlarını tevhid temeli ve takva sütunları üzerine inşa etmiştir.

 

“Binasını, takva/Allah’tan sakınmak ve onun hoşnutluğuna ermek üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır; yoksa binasını kayıp yuvarlanacak bir uçurum kıyısına kurup da onunla beraber cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi?”

 

Takvanın çelik sütunları, tevhidin sarsılmaz temelleri üzerine kurulmuştur. Hac ise tevhidin bir timsali olduğuna göre, Kur’an-ı Kerim, hac fermanını ilan ederken ayrıca mealen şöyle buyurur: Hac, takva için en güzel harç ve insanın tekâmül yolculuğunda muhtaç olduğu en güzel azıktır.

 

“Hac, malum aylardır… Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. Azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır.”[2]

 

Hac menasikinin en önemli rükünlerinden olan ve câhilî kültürde de uzun bir geçmişe sahip olup zamanla şirke bulanmış, asılsız vehimlerin girdabında boğulmuş ve kurbanlık hayvanın kanını Kâbe’ye sürmek ve etini o mekânda sergilemek gibi hurafelerle bezenmiş ‘kurban’ ibadeti ile ilgili beyanatta bulunurken yine ‘takva’ için bir kılavuz daha belirler: Kurbanlığın ne eti ne de kanı Allah’a varır. Bu amelin içerdiği ve özü itibarıyla günahlardan sakınmak ve günahkârları hakir görmek, suç işlemekten kaçınmak ve suçlulara karşı acımasız olmak, Allah’a isyandan beri olmak ve isyankârlar karşısında metanetle durmak, tağutlardan uzak olmak ve tağutilere karşı direniş bayrağı açmaktan ibaret olan takva ruhudur Allah’a erişen.

 

“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır.”[3]

 

Zira soyut ve maddeden münezzeh bir hakikati ve tabiat âleminden beri bir özü olan temiz sözler/tertemiz inançlar, ilâhî mekânsızlık (la-mekân) diyarına doğru yükselir ve salih ameller bu yükselişinde onun elinden tutar.

 

“O’na ancak güzel sözler/tertemiz inançlar yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i sâlih ulaştırır.”[4]

 

Sözün özü, takvanın temeli, günahlardan sakınmak ve isyan ehline karşı metanetli bir duruşun asıl zemini, Kâbe ve hac ziyaretidir. Eğer bir hac bu özellikleri taşımıyor ve bir ziyaret bu hasletleri içermiyorsa, doğrusu ne Kâbe’nin hakkı eda olunmuş ne hac ödevi yerine getirilmiş ne Kâbe ziyaret ne de “İnsanları hacca çağır”[5]nidasına icabet edilmiştir. Zira her bir amelin kabul ölçütü, söz konusu amelin gerektirdiği takva üzere yapılmış olmasıdır. Her bir amelin tam anlamıyla kabulü ise, bu ameli gerçekleştirenin hayatın bütün alanlarında takvayı gözetmesidir. “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.”[6]Bu itibarla eğer hac esnasında takva gözetilmeyecek olursa, sadece kâmil anlamda bir kabul söz konusu olmayacağı gibi kabulün hiçbir derecesi de söz konusu olmayacaktır. Eğer sadece hac ve ziyaret esnasında dahi takva göz önünde bulundurulup da hayatın diğer alanlarında gözetilmeyecek olursa, takva sahibi olmayan bir hacı ve ziyaretçinin ameli tam anlamıyla kabul dairesine girmez. Zira Kâbe’nin mimarı halis bir takvayla bu binayı kurmuş ve bütün varlığıyla “Rabbimiz! Bizden kabul buyur!”[7]demişti. Bu yönüyle Kâbe, en kâmil anlamda kabule mazhar olunacak ameller için inşa olunmuştur. Öyleyse takva sahibi olmayan birinin ameli, Kâbe’nin mimarının; Hz. İbrahim’in (a.s) asıl gayesiyle bağdaşmaz.

 

Yüce Allah, takvanın mihveri, tuğyandan kaçınmanın temeli ve tağutlara başkaldırının merkezi olan hac menasikini, vahiy yoluyla İbrahim Halil’e (a.s) meyvesi sırf tevhid olabilecek bir yol ve yöntemle talim buyurdu. Aynı ‘tevhid menasikini’ Hatemu’l Enbiya (s.a.a) bu yolun yolcularına öğretti ve “Menasiki benden öğreniniz”[8]diye buyurdu. Şirke bulanmış ‘telbiye’ ve put haneye dönüştürülmüş ve etrafında tavafta bulunulan ‘tevhid evini’ arındırdı. Hem ihram ve telbiyeyi şirkin ortaklığından kurtardı hem de Kâbe’yi putların çirkef varlığından temizledi. Cahiliye döneminde dillerde dolaşan ve telbiye esnasında dillendirilen şu sözleri: “Lebbeyk, lebbeyk Allahumme lebbeyk, senin kendin için olan ve senin kendi malın olan ortağın dışında yoktur hiç bir ortağın”[9]şirkten arındırarak halis bir tevhid ve hakkın eşsiz birliğini ifade eden bir içeriğe kavuşturdu. Evet, İslam’ın vazettiği telbiye, ortak bilinebilecek her şeyi reddetmek maksadıyla dile getirilir:

 

“Asla ve hiçbir şekilde senin bir ortağın yoktur!” (Lebbeyk Allahumme lebbeyk, Lebbeyk la şerike leke lebbeyk!)[10]

 

Bütün bu hususlara binaen, Kâbe ve hac merasimi, hem Hakk’ın cemal aynasıdır hem de onun celal mazharı. Haccın ibâdî yönüyle velayete açılan kapısı Allah’ın cemaline; siyâsî yönüyle teberri içeren boyutu ise onun celaline varır.

 

Evet, bütün ibadetler, aslında şirkten teberri ve tağuttan uzak durmak içindir. Lakin hac, siyasetle yoğrulmuş özel bir ibadettir. Dünyanın her köşesinden gelen ve her sınıftan insanın toplandığı bir ortamda gerçekleşir ve diğer bütün ibadetlerde de bulunan o ortak ruhu, o göz alıcı topluluk içerisinde sahnelemek için uygun bir konum yaratır. Öyle ki bu özel kulluk gösterisi o sahnede tam anlamıyla zuhur bulur. Bu yüzden ilahî vahyin fermanıyla, İslam’ın yüce Peygamberi (s.a.a) İslam hükümetinin sözcüsü Hz. Ali b. Ebi Talib’i (a.s) müşriklerden teberri ilanında bulunmak üzere görevlendirdi.[11]Böylece kesin bir şekilde tevhid ile şirk ve tuğyan arasındaki sınır belirlenmiş oldu. Müslümanların safları insicam bulmuş ve küfür safından tamamen ayrışmıştı. Bu vesileyle haccın siyâsî-ibâdî çehresi gün yüzüne çıkmıştı. Kâbe ziyaretçileri, İslam hükümetinin şirkten beri olmak ve müşriklerden uzak durmak gerektiğini duyuran bu bildirisiyle, tevhid azığıyla donatılmıştı. Dolayısıyla artık Müslümanlar nasıl hayatlarının birçok zemininde Kâbe’ye yöneliyorlarsa aynı şekilde Kâbe’nin bereketiyle tevhid fermanının dünyanın bütün köşe-bucağına yöneltilmesi için zemin hazırlanmıştı.

 

“Hacc-ı ekber (en büyük hac) gününde Allah ve Resûlünden insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü müşriklerden uzaktır. Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Ve eğer yüz çevirirseniz bilin ki, siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz.”[12]

 

Beytullah’ı inşanın yegâne gayesi olan öz ve hâlis tevhidin biricik yolu; şirk, ilhad ve sapkın inançlardan yüz çevirmek ve ayetin içerdiği duyuru mucibince bütün müşrik, sapkın ve mülhitlerden teberri etmektir. Dolayısıyla insanoğlu yeryüzünde yaşadığı müddetçe, hac vazifesini eda etmekle yükümlüdür. Aynı şekilde yeryüzünde tek bir müşrik dahi bulunduğu müddetçe, ondan yüz çevirip beri olduğunun ilanı, hac vazifesini yerine getirmek isteyen herkesin eda etmesi gereken en mühim ödevlerden biridir.

 

Yıllar yılı bir İslam memleketi olan Afganistan’ı işgal altında tutan ve en gelişmiş silahlarıyla o mazlum halkın kanını akıtan eski Sovyet rejimini yöneten Allah tanımaz sapıklardan yüz çevirdiğimizin ilanı için Allah’ın Haremi’nden daha münasip bir yer bulunamazdı. Aynı şekilde uzun yıllardır Müslümanların ilk kıblesi ve bir İslami vatan parçasını işgal etmiş bulunan ve Filistinli kadın, erkek, yaşlı ve çocukları katliama tâbi tutan vahşi ve işgalci İsrail rejiminden beri olduğumuzun ilanı için Mekke’den gayri bir mekân bulunamaz. Yine üçüncü dünya ülkelerini şeytani sultası altında ezip duran asrın süper cinayet şebekesi ve yırtıcı Amerikan siyasetçilerine karşı öfke, nefret ve teberri ilanında bulunmak için Harem-i İlâhî dışında daha uygun bir yer bulunamaz.

 

Kâbe’nin Tağutların Yönetiminden Kurtarılmasının Kaçınılmazlığı

 

Bu açıdan bakıldığında, bütün halkların topyekûn kıyam ederek mukaddes Kâbe’yi tağutların yönetiminden kurtararak Beytullah’a musallat olmuş, bu mekânı bir ticari kazanç sağlama amacıyla kullanan ve dünyaları uğruna dinlerini pazarlayan şer odaklarından temizlemeleri gerektiğinin kaçınılmazlığı anlaşılmış olmalıdır. Bunlar, İmam Sadık’ın (a.s) şu rivayette sözünü ettiği ‘hırsızların’ ta kendileridir:

 

“Bizim kaimimiz kıyam etmiş olsaydı, bunları yakalar, ellerini keser ve şehir şehir dolaştırır teşhir ederdi. İşte bunlar “Surrakullah (Allah’ın hırsızlarıdırlar)!”[13]

 

Hatırlatmak gerekirse, Kâbe’nin idaresi Halil (Celil) Huzaî zamanına kadar Huzae kabilesinin elindeydi. O, kendisinden sonra bu görevi kızına tevdi etti ve böylece ‘Kusay b. Kilab’ bu işi üstlendi. Halil, Kâbe’nin anahtarcılığını Huzae kabilesinden Ebu Ğebşan adında birine devretmişti. Ancak Ebu Gebşan, bu büyük onuru, bir deve ve bir kırba dolusu şarap karşılığında Kusay b. Kilab’a satmıştı. “Ebu Gebşan’ın sözleşmesinden daha zararlı”[14]deyiminin kaynağı da işte bu hadisedir. Bir insan bu hadiseyi duyduktan sonra acı ve hasretle düşüp ölse, inanın yeridir! İşte burada Allah zü’l celalin şu buyruğunun gerçek manası anlam kazanmaktadır:

 

“İbrahim ve İsmail’den: Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için evimi temiz tutun, diye söz/ahit aldık.”[15]

 

Kâbe’yi tertemiz kılmak ve şer odaklarının elinden kurtarmak adına kıyam, İbrahimî bir gelenektir. Aklî melekelerini yitirmiş kendini bilmezler dışında hiç kimse de bu gelenekten yüz çevirmez.

 

“İbrahim’in dininden kendini sefihliğe vurmuş/kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir ki?”[16]

 

Zira akıl, Rahman olan Rabbimizi tanıyıp ona kulluk etmek ve cennete giden yolu bulmak içindir.

 

“Akıl, Rahman’a kulluk ve cennete erişme vesilesidir!”[17]

 

Bu demektir ki insanı cennete eriştirmeyen ve Rahman olan Rabbimize kulluk vesilesi olmayan; aksine üç kuruşluk dünyayı elde etme ve tağutlara kulluk vesilesi olan her şey aslında sefihlik, budalalık ve akılsızlıktan öte bir şey değildir.

 

Üstat Allame Tabatabaî (ks) paha biçilmez tefsirinde “İbrahim’in dininden kendini sefihliğe vurmuş/kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir ki?”ayetini açıklarken konuyu öylesine güzel izah eder ki tam olarak yukarıdaki hadisin muhtevası da açıklanmış olur.[18]

 

Resulullah efendimiz (s.a.a) ve müminler, Allah’ın evini bütün çirkinliklerden ve pisliklerden arındıran İbrahim’e (a.s) intisap hususunda daha evla ve liyakatli bir konuma sahip olduklarından,[19]bugün İslam ümmetinin Allah’ın evini ister ‘Batılı’ olsun ister ‘Doğulu’ her tür pislik ve çirkinlikten arındırıp tertemiz kılması, omuzlarında hissetmesi gereken bir ödevdir.

 

Saf düşünceli biri çıkıp şöyle bir soru sorabilir: Günümüzde Hicaz bölgesinde artık tek bir kişi olsun müşrik bulunmamaktadır. Peki, hac mevsiminde kimden teberri edeceğiz?

 

Bu soruya karşılık şu hususu dikkate almamız gerekir: Evet, doğrudur; ancak burada söz konusu olan bir müşrikin şahsı, bedensel ve maddî varlığı değildir. Teberri derken biz, şirke bulaşmış fikirler, şirke müptela şu bâtıl uygarlık, materyalist zihniyetin kurduğu sömürge düzeni, kapitalist güçlerin sömürü çarkı, modern müstekbirlerin acımasız kölecilik sistemi, İsrailî düzenin Samirîce yöntemlerle halkları eşekleştirme politikaları ve süper güçlerin bin bir hile ve tezvirle insanlığı zayıf ve muhtaç bir konuma mahkûm kılma çabalarına karşı bir duruş sergilemekten bahsediyoruz. Ki bütün bunlara bugün sadece Hicaz toprakları değil, aziz Filistin ve sair İslam memleketleri de müptela olmuş durumdadır. Derinlemesine düşünme melekesi olan ve içinde yaşadığı zamanın gelişmelerinden haberdar hiçbir insan, bu tür kafa karışıklığına duçar olmaz ve hiçbir durum karşısında şek ve şüpheye kapılmaz.

 

“Zamanına vakıf bir insana, şüpheler hücum edemez!”[20]

 

Allah’ın evi ve hareminin bulunduğu ve Resulullah’ın (s.a.a) hareminin yer aldığı topraklar, hiç kimsenin şahsî malı, mülkü ve baba yadigârı evi gibi görülmemelidir ve kesinlikle görülemez de. Harem ve Mekke’nin taşıdığı değer ve saygınlığı tescil etmek için Kur’an-ı Kerim’in, Allah’ı, Mekke’nin rabbi ve sahibi olarak tanıtmış olması yeter:

 

“Ben, ancak bu şehrin Rabbine ibadet etmekle emrolundum ki, O, burasını kutlu ve saygıdeğer kıldı…”[21]

 

Kâbe-i şerifin günümüzde müptela olduğu musibeti; yani şer odakları ve tağutların sultasını göz önünde bulundurduğumuzda, tevhid ehlinin efendisi Ali b. Ebi Talib’in (a.s) Malik-i Eşter’e yazmış olduğu mektuptaki nûrânî sözlerinin anlamı daha bir aydınlanacaktır. İmam Ali (a.s) şöyle buyurur:

 

“Bu din, şer güçlerin elinde bir esir idi. Öyle ki din adına, heva ve hevesleriyle amel ediyor ve dini, dünya sevgileri için bir araç görüyorlardı.”[22]

 

Mamafih, Müslüman milletler, İbrahim’in (a.s) ihya ettiği değerleri yaşatmak ve onun bâtıl saydığı her şeyi ayaklar altına almakla yükümlüdürler. Bu ödev, ancak Allah ve Resulünün razı olduğu şekilde ve Resul-i Ekrem’in (s.a.a) metodunu takip ederek hac ve umreyi ikame etmekle yerine getirilebilir. Resulullah (s.a.a) kendisi de zaten öyle buyurur:

 

“Hac menasikini benden alıp öğreniniz!”[23]

 

Hz. Peygamber’in kendisi de tüm bunları Cebrail’den öğrenmişti.

 

Bugün artık tüm Müslümanlar Allah’a karşı kulluk bilinciyle donanmalı Hak Teâlâ’nın izzeti ile başlarını dik tutmalı, onun kuvvetiyle kendilerine güç katmalı, onun kudretiyle himmet etmeli, onun ahlakıyla ahlaklanmalıdırlar ki, bundan böyle hiçbir zulme giriftar olmadan Allah’ın yardımcıları olabilsinler. Hz. İsa da zaten havarilerine şöyle seslenmemiş miydi?

 

“Nitekim Meryem oğlu İsa Havarîlere: Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimdir? demişti.”[24]

 

Tüm Müslümanlar bu bilinçle donandıktan sonra Allah ve Resulünün kendilerine vermiş oldukları her şeye kalp ve bedenlerinin güç ve kudretiyle sıkı sıkıya sarılmalıdırlar; tıpkı ‘Kitaba’ kuvvetle tutunup sarılan ve bu yolda şahadete nâil olan Yahya (a.s) gibi.

 

Bu bilincin zuhur bulduğu en başta gelen zemin ve bu evrensel hareketin en nihâî zirvesi hacdır. Hac, Allah’a doğru bir hicrettir; insanların dünyanın en uzak noktalarından yollara koyulup birleştikleri noktada başlayan bir hicret.

 

 

 

 


[1]     Nahl: 36

[2]     Bakara: 197

[3]     Hac: 37

[4]     Fatir: 10

[5]     Hac: 27

[6]     Maide: 27

[7]     Bakara: 127

[8]     Aval’il Leali, c.1, s.215; Nehcu’l Hak ve Keşfu’s Sıdk, s.472

[9]     El Kâfi, c. 4, s.542

[10]    Vesailu’ş Şia, c. 11, s.223-224 ve 233-234; c.12, s. 374-384

[11]    Biharu’l Envar, c.35, s.303

[12]    Tövbe: 3; Ayet-i şerifede geçen Hacc-ı Ekber’in ‘arefe gününe’ dalaet ettiğini (bkz. Müstedreku’l vesail, c.10, s.62-63) ya da ‘kurban bayramı’ gününe işaret ettiği (Vesailu’ş Şia, c.14, s. 43) söylenir. Ayrıca umre karşısında haccın kendisi ‘ekber’/daha büyüktür. Bu itibarla umre ‘Hacc-ı Kebir’ diye anılır. Bazı rivayetler de ise ‘Hacc-ı Ekber’in’ işaret ettiği anlam açıklandıktan sonra, Umre ‘Hacc-ı Asğar’ diye tanıtılır. (bkz. El Kâfi, c.4, s.264-265; Vesailu’ş Şia, c.11, s.7-8)

[13]    Vesailu’ş Şia, c.13, s.252

[14]    Siretu’n Nebeviye, c.1,s.101; El Mizan, c.3, s.415

[15]    Bakara: 125

[16]    Bakara: 130

[17]    El Kâfi, c.1, s.11; Vesailu’ş Şia, c. 15, s. 206

[18]    El mizan, c.1, s.300

[19]    Al-i İmran: 68

[20]    El Kâfi, c.1, s.27

[21]    Neml: 91

[22]    Nehcu’l Belağa, 53. mektup

[23]    Aval’il Leali, c.1, s.215; Nehcu’l Hak ve Keşfu’s Sıdk, s.471

[24]    Saf: 14

 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler