20 Ağustos 2019 Salı Saat:
19:34

Kemale Ermek

21-07-2019 23:16


 

 

 

 

 

 

 

Arapça bir kelime olan 'kemal', felsefe ile ahlâk bilimlerinde farklı terimler olup değişik anlamlara gelmektedir. Ahlâk ilminde olgunluk ve mükemmellik anlamına gelen kemal, felsefede bir objenin varabileceği en son nokta anlamındadır. Felsefede, bir varlığın tekvinî olarak varacağı en son nokta manası taşıyan kemal, ahlâk ilmi açısından, oluşumunda insanın çaba ve gayretinin de etkili olduğu güzel bir vasıftır. Hâl böyle iken, kemal felsefî açıdan daha genel bir anlam taşımakta ve kemalin ahlâkî anlamını da kapsamaktadır. Ahlâk açısından kemal bir erdemdir, fazilettir, üstün ve beğenilen sıfattır, Allah'ın halifesi olarak yaratılan insanda olması gereken ve onu diğer yaratıklardan ayrıcalıklı kılan bir özelliktir. Bu açıdan kemal ve olgunluk hamlığın karşıtıdır. Hamlıktan çıkıp olgunluğa varmak ise kademelidir, aşama aşama oluşturulmalıdır.

 

Buna binaen iman ve küfrü ele alacak olursak, ahlâkî açıdan iman kemal iken, küfür onun tam karşıtı ve kemal olmayan şeydir. Dolayısıyla ahlâk ilmi açısından küfür asla bir kemal sayılmaz. Oysa felsefede durum farklıdır. Felsefî terim olarak hem imanın kemali vardır, hem de küfrün. O hâlde, felsefe açısından mümin kimsenin imanın "kemal"i, imanda varabileceği en son noktadır, sahip olduğu kapasite itibariyle imanın zirvesine doğru vardığı mertebedir, bir şeyin kâmil ve kusursuz olduğu an veya mekândır. Aynı şekilde kâfir kimsenin küfrünün kemali ise, küfürde inebileceği en aşağı nokta ve derecedir. Bu yüzden felsefedeki kemal, felsefî anlamıyla bir yeteneğin, istidadın (bi'l-kuvva) fiiliyata (bi'l-fiil) geçişi demektir. Ki bu, bütün kâinatta, nebatî nefse (bitkisel canlılığa) sahip olan her canlıda söz konusu olabilir. Örneğin bir çekirdeğin kemali, bir üst varlığa, yani bitkiye ve ardından aşamalı olarak ağaca ve meyveye dönüşmesidir. Mümin bir insanın kemali ise, içinde barındırılan en üstün insanî özelliğe ulaşmaktır.

 

Nitekim yukarıda kullanılan "nefis" terimine dikkat edilirse, bu kelimenin de farklı anlamlar taşıdığı ortaya çıkacaktır. Bu farklılıklar ise, kullanıldığı alanlar, açılar ve ilim dallarıyla alakalıdır. Örneğin ahlâk ve irfan ilminde kullanılan nefis, anlam itibariyle felsefe ve hikmet ilminde kullanılan nefisten farklıdır. İnsanın zatını, hakikatini ve gerçeğini teşkil eden, soyut bir varlık ve güç olan, kendi ihtiyaçlarının karşılanması için bedeni ve araç-gereçlerini hizmetine alan nefis, bazen ruh anlamında kullanılır, bazen akıl, bazen kalp, bazen de insanın maddî, cismî ve dünyevî özelliğini, istek ve heveslerini simgeleyen güç, dürtü ve duygular anlamında kullanılır.

 

Bilindiği gibi insan, oluşum aşamasında çeşitli nefis ve özelliklere sahiptir; bunlarla da kademeli olarak donatılır. Bunlardan biri nefs-i nebatî=nebatî nefistir. Bu aşamada insan bitki özelliğine (gelişme ve ilerleme) haizdir. Bu özelliğe hayvanlar da sahiptirler. İkinci aşamada ise nefs-i hayvanî=hayvanî nefis vücuda gelir. İnsan bu aşamada nebatî özelliğin yanı sıra hayvanî özellik de taşır, hayvanlar gibi canlılık (ruh), hareketlilik, görme, duyma, yeme içme vb. duygular, duyular ve dürtülere sahip olur. Bundan sonra ise nefs-i insanî=insanî nefis oluşur ki, bu aşama, insanın "natıka" dediğimiz hayvandan ayrıcı özelliğe sahip olan "akıl" nimetine kavuştuğu ve meleklerle ortak yön taşıdığı aşamadır. Bu aşamaya vardıktan sonra da insanın ilerlemesi yerinde durmaz; bütün nebatî, hayvanî ve insanî özellikleri gelişir, kemal noktalarından varabileceği en son aşamalara kadar yoluna devam eder. Öyle ki ya iyi insanlara örnek bir "imam" olur, ya da kötü insanların önderi konumunda bir "tağut" sayılır.

 

Biz ise bu makalemizde, genel olarak kemalin ahlâkî anlamını ele alarak üzerinde duracağız; her ne kadar genel anlam olup ahlâkî anlamı da içeren felsefî anlamdaki kemal de ister istemez söz konusu edilmiş olacak. Nitekim hem İslâmî felsefe kitaplarında (ki genellikle irfan boyutunu de ele alır), hem irfan ve hikmet kitaplarında, hem de ahlâk kitaplarında kemalin her iki anlamı karıştırılarak kullanılmıştır.

 

Her şeyden önce şunu bilmek gerekir ki, beden sürekli ruhla ve nefsinde bulunan diğer güçlerle savaş hâlindedir. Şöyle ki bedenin yani insan nefsinin dört gücü vardır:

 

1- Akıl: İnsanın melekî ve melekûtî yönünü temsil eder.

 

2- Gazap: İnsanın yırtıcı-hayvanî yönünü temsil eder.

 

3- Şehvet: İnsanın dörtayaklı-hayvanî yönünü temsil eder.

 

4- Vehim: İnsanın şeytanî ve dünyevî yönünü temsil eder.

 

Akıl; olayların, işlerin gerçeğini idrak eder; kötülüklerle iyilikleri birbirinden ayırır, güzel işlere emreder, kötü işlerden sakındırır.

 

Gazap; yırtıcı hayvanların işlerinin gerçekleşmesinin kaynağıdır; gazap, öfke, düşmanlık ve türlü eziyetlerle başkalarına saldırmaya yol açar.

 

Şehvet; dörtayaklı hayvanların yaptıklarını yapmaya sevk eder; işi gücü karnı ve cinsel ilişkidir.

 

Vehim; türlü hileler, düzenler kurmak, çeşitli komplolar ve entrikalarla başkalarını aldatarak amacına ulaşmayı gaye edinir.

 

İşte kemal (felsefî anlamıyla) noktasında beden güçlendikçe nefis ön plana çıkar, ruh zayıflar. Maneviyat güçlendikçe ise ruh güçlenir, beden zayıflar. Maneviyatın kalpte oluşabilmesi için bedenin, yani bedenî isteklerin, nefsanî şehvetlerin/alaka ve eğilimlerin zayıf olması lazım. Tıka basa yiyince, nefis beden ülkesine hâkim hâle gelir ve beden güçlenir. Oysa doymadan kalkmak gerek. Nefis ölmez; onu olgunlaştırmak, terbiye etmek gerekir. Aklı devre dışı bırakıp sürekli hislere göre, isteklere göre davranırsa, şehvet, gazap ve vehim beden ülkesine hâkim olur ve insanı kötü sonuçlara doğru sürükler, insan o kötülüklerin en aşağı mertebesinde kemale (varacağı nihaî merhaleye) erer. Artık hilede ve şeytanî düşüncelerde ondan beceriklisi bulunmaz. Sinirlendi mi hiçbir şeyi gözü görmez, gazap duygusu onu istediği yöne doğru sürükler… Oysa eğer hâkimiyet akla ve ruhun isteklerine verilirse, insanı güzelliklerin kemaline, en zirvesine götürür, kemale ermenin hazzını yaşatır.

 

"Akıl; nar, ayva, portakal gibi rengini ve kokusunu geç kazanan bir sonbahar ürünüdür." der bir yazar. Karar verirken önce biçip tartmak lazım. Köpeğin bile önüne bir lokma ekmek parçası atarsan, önce koklar sonra yer. İnsan önüne de çıkan her olayı aklı ile koklamalıdır. Köpek burnuyla koklar, insan ise aklıyla. Hem de tenkit eden, eleştiren akılla koklar.

 

Kur'ân-ı Kerim'in ifadesiyle evren 6 günde yaratılmıştır. Buradaki gün, bizim zamanımızla ifade edilmez. Maksat, 6 evre ve dönemdir ki, bu bin yıllara tekabül edebilir. Yaratıcı isterse her şeyi bir anda yapabilecekken, her şeyi adım adım yapmıştır. Bu ise bir bakıma bizim öğrenmemizi sağlamak, her şeyin yavaş yavaş kademeli olarak tekâmül ettiğini ve kemale erdiğini göstermek içindir.

 

Bir insan da 40 yaşına kadar azar azar olgunluğa erişir. Yavaş ve sükûnetle düzenli bir şekilde hareket etmeyi sağlamalıyız.

 

Olgunun hâlini ham kişi anlamaz. Olgun olmak için ne yapmak gerekir? "Ey oğul! Çöz bağını, özgür ol. Ne zamana kadar altın ve gümüşün esiri olacaksın?" diyor Mevlana. (Altın ve gümüş; dünyayı, malı-mülkü temsil ediyor.) Bir hadiste de, "İhtiraslı kişinin gözü doymaz. Bir kişinin bir altın dolu vadisi olsa, bir de gümüş dolu vadisi olsa, bir üçüncüsünü ister." diye geçer.

 

Yine Mevlana Mesnevi'de der ki: "Küçük bir ırmakçık, daim akan su; ne kirlenir, ne de kokar. Hareket hâlinde, gücü ne kadarsa o kadar berrak ve temiz olur. Bu, insanın istek ve çabalarına örnektir. Basiretli ve düzenli devam eden uğraşlarımız sonuç bulur. Gayretimiz ve çabamız oranında daha iyi sonuçlara kavuşuruz. Günlük yaşantımızda da böyle ırmak gibi yavaş ve devamlı hareketlikle gitmeliyiz. Bu istikrarlı ve düzenli gidiş, sonuç itibariyle mutluluğu ve başarıyı doğurur. Çabalar belli bir düzende ve zamanda sonuç verir. Tıpkı yumurtanın sağlıklı muhafazası gibi. Her yumurtanın ve zahmetin sonucu da aynı değildir. Yılan yumurtası benzerlik yönünden serçe yumurtasına benzese de, çok uzaktır, çok farklıdır. Elma çekirdeği ayva çekirdeğine benzese de, çıkan ürün farklıdır. İnsanlar da birbirine benzer; ama ruhlar farklıdır."

 

Örneğin midye, denizde nisan yağmurları yağarken ağzını açar ve bir damla yağmur alır. Netice itibariyle bu yağmur tanesi inci olur. Eğer bir kere daha damla alırsa, içinde hiçbir şey olmaz. Nerde durmamız gerektiğini bilmek, haddimizi ve sınırımızı bilmek; açgözlülükten, ihtirastan ve şehvetten nefsimizi korumak, günah kirlerine bulaşmamak, olgunluğa ve kemale erişmenin en değerli yollarındandır.

 

Meksika Körfezi ile Antil Adaları arasındaki Yakutan'da çok ibret verici bir hâdise yaşandığı söylenir. Dünyada sarf olunan Sisal'in (kenevire benzer büyük yapraklı, bol elyaflı, dokuma sektöründe kullanılan bir bitki) büyük kısmı Yakutan'da üretilirmiş. Bu bitki; taşlı, sert ve faydalı organik maddesi az toprakta yetişirmiş. Bir müddet önce bir Amerikan şirketi Florida'da Sisal üretmeye karar vermiş ve iyi bakılmış, mükemmel açılmış bir araziye tohum atılmış. Vakti gelmiş, bitki büyümüş. Amerikalılar sevinmişler; "Yaşasın! Sisal ticaretini Yakutanlıların elinden aldık!" demişler. Ardından mahsulü biçmişler ve yapraklar içinde bulunması lazım gelen elyafı aramaya başlamışlar. Fakat o büyük yapraklarda bir gram elyaf dahi bulunmadığını büyük bir hayretle görmüşler. İşte o zaman mesele anlaşılmış: "Hayatının kolaylaştırılması, bu bitkiyi mahvediyor." Bu nedenle aklın, neticede insanın olgunlaşması için zorluklar içinde mücadele etmek lazım, muzaffer olmak için ileriye atılmak gerek.

 

Bir Sisal bitkisi zorluklarla mücadele etmek sureti ile gelişiyor, kemale ulaşıyor. Sert toprak, soğuk rüzgâr, sıcak güneş ve bunlarla mücadele ederek cevherini ortaya koymak istiyor! Sisal'in kıymetli cevheri nasıl elyafı ise, insanın cevheri de aklı ve karakteridir. Bunların her ikisi de zorluklarla gelişir, olgunlaşır; huzur ve istirahatla değil.

 

İşte bu nedenle görüyoruz ki ilâhî elçiler, imamlar ve Allah velileri neden bu kadar zorluklar içinde hayatlarını sürdürmüşler; gerçek kemali ve en yüce makamı kazanmak için her türlü sıkıntıya atılmışlar ve bu yolda canlarını bile vermişler. "Müminin imanı arttıkça, başına gelecek belalar da o oranda artar." hadisi bu manadadır işte.

 

Bir yazarın, "Yaşamak zevki nedir, bilmez ölümden korkan." sözü, hayatı kısaca özetliyor. Hasta olacağız, işsiz kalacağız, muhtaç olacağız korkusu yerleşmiş hepimizin içine. Bu korku iki kişide de var. Ancak biri korkar, geri çekilir, korkak olur; diğeri ise ileri atılır, muzaffer olur.

 

İbretli bir öyküyle sözlerime son vermek istiyorum: Bilge ve genç arkadaşı, akarsuyun başında oturmuşlardı. Su şırıl şırıl akarken, delikanlı, bilgeye her şeyi bilip bilmediğini sorar. Bilge adam gülümser ve delikanlıya, "Gel de şu akıp giden suya bak." der. "Nereye gidiyor biliyor musun?" Delikanlı, "Hayır." dediğinde, bilge adam tekrar sorar: "Eğer nehir boyunca takip edebilirsen öğrenirsin, değil mi?" Delikanlı bu kez onaylar. Sonra sözü tekrar bilge adam alır: "Bilginin hâli de böyledir. Hepsini kapsaman mümkün olmaz. Çünkü nehrin sürekli akması gibi, bilgi akarsuyu da hiç durmadan akar. Sen ne kadarına yetişebilirsen, o kadarını alırsın. Önemli olan ise, işine yarayan bilgiyi öğrenmektir. Bu da tıpkı nehri takip ettiğinde sonunu bulabildiğin gibi, öğrendiklerini takip etmenle gerçekleşir. Tüm nehirler gibi, tüm bilgiler de kendi hazinesinden akar." Nitekim bu hususta İmam Ali şöyle buyurmuştur: "İlim sayılmayacak kadar çoktur; her ilimden en güzelini almaya çalışın."

 

Sözü bağlarken; maneviyata ağırlık verelim, bedenimizdeki hâkimiyeti akla ve ruha verelim, şehvetten ve açgözlülükten kurtulup nefsimizi terbiye edelim, yavaş ve sağlam adımlarla istikrarlı yürüyelim, acı ve kedere sabır gösterip ayakta kalalım, yakalayabildiğimiz kadar da bilgiyi kucaklayalım; nitelikli yaşamanın, kemale/olgunluğa ulaşmanın hazzını yaşayalım.

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
  • Aynur   22-07-2019 17:05

    Allah razı olsun hocam. Dualarınıza muhtacız inşAllah. Rabbim elimizi bırakmasın hiç daima yardımcımız olsun.