03 Aralık 2020 Perşembe Saat:
19:16
21-10-2014
  

Kerbela'da Kadınların Konumu

Hz. Zeyneb'in başarması gereken görev, Aşura gününden sonra başlamaktadır...

Facebook da Paylaş


 

 

Ehlader Araştırma Bölümü



Soru: İmam Hüseyin (a.s) öldürüleceğini bildiği halde, niçin ailesini de yanında götürdü? Ayrıca Kerbela kıyamında kadınların konumu ve rolleri neydi?

İmam Hüseyin'in (a.s) kıyamı iki boyuttan oluşmaktadır ve her boyut içerisinde farklı görevler bulunmaktadır. Birinci boyuttakilerin vazifesi; canlarını feda ederek, şehadete ulaşmak, ikinci boyuttakilerin vazifesi ise; bu hareketin ve şehadetin mesajını ulaştırmaktı. Kerbela kıyamında, kadınlar ikinci boyuttaki görevi üstlenen ve onu birçok fedakârlıkla en güzel şekilde yerine getirenlerdir. Onlar, her ne kadar Aşura gününde İmam'a ve yaranlarına birçok yardımda bulunmuş olsalar da asıl görevleri "mesaj ulaştırmak" idi.

İmam Hüseyin'in (a.s), kıyamının mesajının ulaşmasındaki kadınların rolünün daha iyi anlaşılması için öncelikle iki konuyu belirtelim; birincisi rivayetlerden anladığımız kadarıyla İmam'ın başına gelenlerin hepsi belli bir hesap üzereydi. Ailesinin bu yolculukla esir olarak birçok zulüm göreceğini bildiği halde yine de yanında götürdü. Zira Allah'ın bunu istediğini mana âleminde bizzat Peygamber'in (s.a.a) kendisi İmam'a (a.s) buyurmuştu. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Allah onları esir olarak görmek istiyor."

Böylece İmam (a.s) ailesinin esir olmasının Allah'ın rızası olduğunu anlayarak ailesini de yanında götürdü. İmam Hüseyin (a.s) bu işi yaparak aslında elçilerini bütün şehirlere, hatta düşmanın kalbine kadar gönderip, kıyamının mesajını ulaştırmayı başardı.

Kadınların tarihte etkili olduğu hakkında ikinci bir konuysa, kadınların tarihin akışını değiştirdikleri önemli olaylarda çok etkili olduklarını herkesin kabul etmesidir. En azından direkt olmasa da dolaylı olarak kesinlikle etkilidirler. Şöyle ki, kadın erkeği şekillendirir, erkek de tarihi ve kadının erkeği şekillendirmedeki etkisi erkeğin tarihi oluşturmadaki etkisinden çok daha fazladır. Genel olarak kadınların tarihte etkin bir rol oynamasını üç kısma ayırabiliriz.

Bir: Bazı toplumlarda kadınlar bir hazine gibi değerlidirler, ama toplumu yönlendirme, yönetme ve karar hususunda hiçbir rolleri bulunmamaktadır. Kadın sadece değerli bir "şey"dir, fakat bir şahsiyet değildir. Erkek için çok değerli olduğundan, sürekli belli sınırlar içerisinde tutulmaktadır. Böyle toplumları oluşturan tamamen erkektir.

İki: Bazı toplumlarda ise; kadın "şey" değildir kendisi için bir şahsiyet kazanmıştır, toplumsal olmuş, toplu iradede etkin bir rol oynamaya başlamıştır, ama bu defa da değerli olma özelliğini kaybetmiştir. Kadın her yerde olduğu için değerini kaybetmiş, sıradan ve değersiz bir hal almıştır. Bilgi, kararlılık, güç, kariyer, değişik işleri yapabilme kabiliyeti vb. özellikler ona şahsiyet kazandırmıştır, fakat diğer taraftan artık erkeğin gözündeki değeri, paha biçilmez bir hazine olma özelliği yok olmuştur. Kadının doğasında erkek için önemli olmak vardır, eğer erkeğin gözünden düşecek olursa bu onun yıkımı demektir. Bu toplumu her ne kadar kadın ve erkek beraber oluşturmuşsa da, kadın erkek için ucuz bir eşya gibidir. Hiçbir erkeğin gözünde saygın, kıymetli ve onurlu bir konuma sahip değildir.

Üç: İslam'ın toplumsal sistemine göre; kadın hem değerli, hem de üstün şahsi özellikleri kendisinde toplayan olmalıdır. Birinci grup değer verdi, ama şahsiyet vermedi, ikinci grup şahsiyet verdi ama değerini yok etti. İslam ise her ikisini de kadına sunmaktadır. Kadın bir taraftan kemalleri kendisinde toplamalı örneğin; bilgi, hüner, güçlü irade, korkusuzluk, yaratıcılık, manevi boyut vb. ruhi ve cismi kemallere sahip olmalıdır. Fakat diğer taraftan da müptezel, ele ayağa düşmüş olmamalıdır.

Kur'ân-ı Kerim, kadınlara şöyle değer vermiştir: Âdem'le beraber Havva'ya da ağaca yaklaşmamasını buyurmuştur, Sara da Hz. İbrahim gibi melekleri görmekteydi, Meryem'e cennetten özel yiyecekler geliyordu ve Hz. Fatıma (s.a), kevser (çok fazla hayırlı) olarak adlandırılmıştır.

İnsanlık tarihinin en örnek kadını, Hz. Fatıma'dır. O Peygamber'in, ev işlerini yapmasını istemesine sevinmekte, ama yeri geldiğinde de tüm tarihin kaderini etkileyecek, dünyanın en bilgin insanlarının bile yapamayacağı türde bir konuşmayı camide yapmaktadır. Ama konuşmasını erkeklerin önüne çıkmadan, perdenin arkasında yapmıştır. Böylece hem kendisinin kadınlık sınırlarını korumakta ve hem de toplumsal olaylara duyarsız kalmamaktadır.

Bu iki konuyu açıkladıktan sonra, şimdi Kerbela tarihinin kurucularının kadın ve erkek beraber olduklarını söyleyebiliriz, yalnız herkes kendi bölgesinin sınırlarını aşmadan bu tarihi oluşturmuşlardır.

Erkeklerin Aşura gününde ifa ettiği roller çok açıktır. Kadınların özellikle de Hz. Zeyneb'in başarması gereken görev ise; Aşura gününden sonra başlamaktadır. O, İmam Hüseyin'in (a.s) şehit olmasıyla bedeninin başında ilk matem tutandır. Onun matemi dost düşman herkesi ağlatmıştır. İmam Seccad (a.s) ile kadınlar ve çocuklarla ilgilenmiştir. Kufe'ye vardıklarında, Hz. Ali (a.s) gibi cesurca ve Hz. Fatıma gibi hayâ ile Kufelileri kendilerine getirecek konuşmayı yapmıştır. İşte İslam'ın örnek olarak sunduğu kadın modeli budur. Gelişmiş, mükemmel ve toplumsal bir şahsiyet ve bununla beraber kadınlık sınırlarını koruyup, hayâlı ve iffetli olmak. [1]

Buraya kadar belirttiklerimize dikkat ederek, İmam Hüseyin'in (a.s) ailesini de yanında bulundurması birkaç yönden çok önemlidir.

1- Kadınlar ve çocuklar mesajı ulaştırma gücüne sahiptirler.

2- Mesajı ulaştırma kabiliyetiyle beraber, düşman kadınlara karşı bir şey yapamazdı. Zira kadın olmaları nedeniyle bir saygısızlık yapılacak olsaydı, bunu bütün toplum kınayıp karşı gelecekti.

Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için birkaç noktaya değinelim:



Mesajı Ulaştırmak



İslam'daki toplumsal görevler sadece erkeklere özel değildir; kadın ve erkek her ikisini de kapsamaktadır. Müslüman tüm kadın ve erkekler; hak batıl hareketleri, velayet ve rehberlik gibi konularda duyarsız kalamazlar ve tutumlarını sergilemek zorundadırlar. Hak yolda ilerleyip, hak öndere itaat etmeli, batılın karşısında olup fasit hükümetleri eleştirebilmelidir. Müslüman'ım diyen herkesin vazifesi toplumsal konularda faaliyet içerisinde olmaktır.

Nasıl ki Hz. Zehra masum İmam'ın hakkını savunup gaspçı halifelerin gerçek yüzünü gösterdiyse, Hz. Zeyneb de Kerbela'da İmam Hüseyin'le omuz omuza bu yolu devam ettirmiştir.

Bütün kıyamlar ve özgürlükçü hareketler iki bölümden oluşmaktadır, bunlardan bir "kan" diğeri de "mesaj"dır. Kandan maksat; kutsal hedef için savaşma silahlı mücadeleye girişmek dolayısıyla da ölmek ve öldürmektir. Mesaj'dan maksat ise; kıyamın ülkü, ideal, hedef ve yapılış nedenini toplumun tüm kesimine ulaştırmaktır.

İmam Hüseyin'in (a.s) mukaddes kıyamını inceldiğimiz zaman bu iki bölümü açıkça görmekteyiz. Aşura günü ikindi vaktine kadar "kan" bölümü uygulanmaktadır, bu bölümde bayrak Hz. Hüseyin'in (a.s) elindedir. İkindiden sonra ise; "mesajı ulaştırma" bölümü başlamada, bu bölümde bayrak Hz. Seccad ile Hz. Zeyneb'in elindedir.

Onlar İmam Hüseyin'in (a.s) kıyamının felsefesini, hedefini ve amacını ateşli konuşmalarıyla herkese duyurmaya başlamışlardır. Böylece zalim Emevi rejimini rezil etmişlerdir.

Emevi saltanatı, Muaviye'nin döneminde başlayarak, tüm İslam âleminde, özellikle de Şam bölgesinde Ehlibeyt aleyhtarlığında geniş bir propaganda çalışması içerisine girmişlerdi. Bu büyük insanlara, birçok asılsız nispetler verip, yalan hadislerle halka karşı kötülemeye başladılar. Tüm imkânlara sahip olan Ümeyyeoğulları, İmam'ın kıyamını da halka yanlış aksettiriyordu.

Eğer Hz. Seccad, Hz. Zeyneb ve diğer kadınlar gerçekleri halka ulaştırmasalardı, insanlar Kerbela hareketini çok yanlış anlayacaklardı. İmam'ın tüberküloz ve akciğer hastalığından öldüğü yalanı yayılmaya başlamıştı bile.

Kerbela faciasından geriye kalanların, esirlik döneminde gerçekleri olduğu gibi anlatmaları, böyle bir tahrifin yayılmasına izin vermemiştir. Emevilerin Şam bölgesinde nasıl hükümet ettiklerini inceleyecek olursak, Kerbela kıyamından geriye kalanların orada bulunmalarının gerekliliği çok daha iyi anlaşılacaktır.



Emevilerin Propagandalarını Etkisiz Kılmak



Şam bölgesi fethedildiği ilk günden beri Halid b. Velid ve Muaviye b. Ebu Süfyan gibilerinin yönetimi altında olmuştur. Bu bölgenin halkı, Peygamberin (s.a.a) konuşmalarını duymamış, saygın sahabelerin yaşam tarzını görmemiş ve İslam'ı en azından Medine'deki gibi tanımamış kimselerdi. Her ne kadar Şam bölgesinde, 113 sahabe bulunsa da bunların çoğu Peygamber'i pek fazla derk etmemiş ve sadece bir iki hadis öğrenmişlerdi. Bunlarda zaten genelde Ömer ve Osman'ın hükümeti döneminde ölmüşlerdi. İmam Hüseyin (a.s) kıyam ettiği zaman Şam'da sadece on bir tane sahabe bulunmaktaydı. Yetmiş seksen yaşlarında olan bu sahabeler, kendilerini toplumdan soyutlayarak, inzivaya çekildiklerinden, toplum üzerindeki etkilerini de kaybetmişlerdi.

Sonuçta, Şam halkı gerçek İslam adına hiçbir şeyi bilmiyorlardı. Onlar için şimdiki hâkim hükümet İslam öncesi Bizans hükümetlerinden farksızdı. Muaviye'nin kendisi için saraylar yapması, cafcaflı yaşamı, milletin hakkını istediği gibi harcaması ve karşı gelenleri öldürüp, sürgünlere göndermesi; Şam halkı için çok normaldi. Çünkü böyle bir hükümet, İslam gelmeden önce de orada bulunmaktaydı. İlginç olanı bunların Medine'deki Peygamber'in hükümetinin de böyle bir sistem üzere kurulu olduğunu sanmalarıydı. [2]

Muaviye, Şam bölgesinde hükümeti kırk iki yıl elinde tuttu ve bu süre zarfında halkı bilinçsiz, İslami öğretilerden yoksun, onun istekleri karşısında körü körüne bağlı olarak yetiştirdi. [3]  Muaviye kırk iki yıl boyunca, Şam halkı üzerinde sadece siyasi hâkimiyet kurmakla kalmayıp, düşünce ve dini yönden de tam hâkimiyet sağladı. Öyle ki, onun İslam adına dediği her şeyi kabul eden, hiç soru sormadan inanan, kör ve sağır bir toplum oluştu.

Emevi hükümeti, büyük bir kinle, Peygamber'in (s.a.a) tertemiz Ehlibeyt'ini Şam halkına insanların en kötüsü, Ümeyye oğullarını da yaratılmışların en üstünleri olarak tanıttı. İnsanlar o kadar bilinçsiz bırakılmışlardı ki Abbasiler Emevileri yıkıp devleti ele geçirdiklerinde, Şam'ın ileri gelen devlet adamlarından biri Ebu'l-Abbas'ın yanına gelerek, yeminle Merva'nın (Emevilerin son padişahı) ölümüne kadar Ümeyyeoğullarından başka hiç kimseyi Peygamber'in ailesi olarak tanımadıklarını ve Peygamber'in varisleri olarak yalnızca onları bildiklerini söylüyordu. [4]

Bunu gördükten sonra, Kerbela esirleri Şam'a geldiğinde, yaşlı adamın İmam Zeynelabidin'e söylediği şu söze pek şaşırmamak gerek:

"Allah'a şükürler olsun ki, sizleri öldürüp yok etti ve insanlığı sizin kötülüklerinizden korudu." İmam Seccad (a.s) sabırla Şamlının bütün diyeceklerini dinledi, sonra ona şu ayeti okudu:

"Ey Ehl-i Beyt! Ancak ve ancak Allah sizden her çeşit pisliği, suçu gidermek ve sizi tam bir temizlikle tertemiz kılmayı diler." [5]

Sonra "bu ayet bizim hakkımızda inmiştir" diye buyurdu. İmam'ın bu konuşmasından sonra Şamlı kandırıldığını anladı. Önceden düşündüğü gibi esirlerin, İslam düşmanı ve bozguncu kimseler değil, Peygamber'in evlatları olduklarının farkına vardı ve dediklerine pişman olup, tövbe etti. [6]

Demek ki Hz. Seccad ve Hz. Zeyneb'in esaretleri boyunca, özellikle de Şam'da yaptıkları konuşmalar, Ehlibeyt düşmanlarının onlarca yıllık yalanlarını gün yüzüne çıkarıp, propagandalarını etkisiz hale getirdi.



Zalimlerin Gerçek Yüzlerini Göstermek



İmam Hüseyin'in (a.s) ailesinin de Kerbela'da bulunmasının bir diğer nedeni; zalim, acımasız ve insanlık dışı Yezid rejiminin gerçek yüzünü göstermekti.

İnsanların mesajı kabul etmesi ve mesajın gerçek olduğuna inanmalarının önemli etkenlerinden biri, mazlumluktur. Kim olursa olsun, insan olan herkes haksızlıktan, zulümden, zalimden nefret eder ve mazlumu sevip onun yanında yer almayı ister.

Tarih boyunca mazlumluğun en büyüğü, Kerbela hadisesinde yaşanmıştır. Gelmiş geçmiş en büyük zulüm ve eziyetler Kerbela'da İmam Hüseyin'e ve onun ailesine uygulandı. İmam'ın ailesi de esaretleri dönemi ve sonrasında başlarına gelenleri, maruz kaldıkları zulümleri herkese anlattılar. Öyle ki aradan asırlar geçmesine rağmen şimdi bile onların mazlumca sesleri kulaklarda yankılanmaktadır.

Savaşmak için ne bir güç ve ne de bir silahı olan çocuk ve kadınlar, düşman askerleri tarafından acımasızca dövüldüler. Altı aylık bebek Fırat nehrinin yanı başında susuz öldürüldü, dört beş yaşındaki kız çocuğu babasının parçalanmış bedeninin başında acımasızca dayak yedi, kadınlar kırbaçlandı, her şeyleri yağmalandı…

Bütün bunlar Yezid'in gaddar, hunhar ve acımasız yüzünü göstermek için, İmam Hüseyin'in (a.s) şehit olması kadar önemlidir. Çocukların "su" diye inlemeleri, Ali Asgar'ın kanla dolmuş beşiği, bebeklerin bile zulüm görmesi ve bunun gibi yapılan acımasızlıklar yüzünden o dökülen kanlar hala canlılığını korumaktadır. İmam Seccad (a.s), Şam'da Emevilerin gerçek yüzünü halka gösterip, onları rezil rüsva edecek şu gerçekleri haykırdı:

"Babam Hüseyin'i parça parça ederek, en ağır işkencelerle şehit ettiler. Kafesteki kuş misali kanatlarını yolup, kırarak öldürdüler."

İmam Seccad (a.s), bu mazlumluğu anlatarak kimseye itiraz yolu bırakmadı. Eğer sadece, "Babamı öldürdüler" diye buyursaydı, "Savaşın özelliği bu, ölmek de var öldürmek de, öldürülenlerden biri de Hüseyin'dir" diye itirazda bulunabilirlerdi. Fakat İmam Seccad (a.s) hiçbir eleştiriye mecal vermeyecek şekilde buyurdu:

"Peki niçin bu şekilde öldürdünüz? Niye işkencelerle, yavaş yavaş öldürdünüz, niçin suyun kenarında susuz bıraktınız? Neden defnedilmesine izin vermediniz, kadın ve çocuklara niye saldırıp dövdünüz? Kundaktaki bebeğin sucu ne idi, ona bile acımadan öldürdünüz?"

Kimsenin bu sözlere bir itirazı olamazdı, bu işlerin haklı çıkarılacak bir tarafı yoktu. Bu sözler Şam'da tufanlar estirdi, insanlar kandırılmış hissi ve öfkesiyle gerçekleri öğrenmek istedi ve Emevi rejimi aleyhine büyük bir hareketlilik başladı.

Yezid, aslında İmam Hüseyin'i şehit edip, ailesini de esir alarak tüm potansiyel karşıtlığa gözdağı vermek istemişti, bu herkes için bir ibret olacaktı. Böylece hiçbir başkaldırı başlamadan bitecekti. Kendisini kabul etmeyip, karşı olan herkesi böyle bir sonun beklediğini gösterdi. Lakin hiçbir şey onun planladığı gibi olmadı.

İmam Hüseyin'in (a.s) yiğitçe, onurluca zulüm karşısındaki direnişi ve İmam Seccad ile ailesinin mesajı her yere ulaştırması yeni özgürlükçü hareketleri peşi sıra getirdi. Öyle ki, yalnız Müslümanlar değil, tüm özgürlüğe susamış, zulüm altında ezilenler nasıl zulme karşı durup, özgürlük için mücadele edeceklerini öğrendiler.

İmam'ın ailesini de Kerbela çölüne götürmesini irfani bir bakışla inceleyecek olursak; o zaman İmam'ın sonsuz ve katıksız ihlâsını göreceğizdir. O tüm varlığını Allah yolunda sadece O'nun hoşnutluğu için feda etmiştir. İmam Hüseyin'in (a.s) bu ihlâsının dünyadaki getirisi; kıyamının asırlar geçmesine rağmen kalıcı olmasıdır. Ahiretteki faydası ise; herkesin imreneceği en üstün makam ulaşmaktır.

 
Kaynaklar

[1] - Hüseyni Yiğitlik, c. 1, s. 397/411 ve c. 2, s. 231/236.
[2] - İmam Hüseyin'in (a.s) Kıyamı, Cafer Şehidi, s. 185.
[3] - Berresiyi Tarihi Aşura, Ayeti, s. 47.
[4] - Şerh-i Nehcu'l-Belağa, İbn Ebil Hadid, c. 7, s. 159.
[5] - Ahzap, 33.
[6] - Luhuf, s. 74.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler