03 Aralık 2020 Perşembe Saat:
19:04
21-09-2017
  

Kerbela'da Yezid'in Sorumluluğu

Hz. Hüseyin'in başı önce Kufe'ye sonra Şam'a gönderilmekle kalmamış...

Facebook da Paylaş

 

 

İslâm tarihine "Kerbelâ Faciası" diye geçen elim olayda Yezid'in rolünü ele almadan önce Hz. Hüseyin'in o zamana kadar siyasî hayatta takip ettiği yola dair muhtasar bilgi vermeyi düşünüyoruz.

 

İmam Hüseyin, 30 (651) yılında III. Halife Osman devrinde babasının izni ile Said bin As'ın Kûfe'den Horasan'a tertiplediği askerî sefere katıldı, Osman bin Affan evinin Medine’de isyancılar tarafından kuşatıldığı günlerde İmam Ali'nin isteği üzerine III. Halife'nin sarayında ağabeyi İmam Hasan’la birlikte muhafızlık ve su taşıma görevlerini yaptı. Hz. Ali devrinde Kufe yönetim merkezi olunca babasıyla birlikte oraya gitti bu süreçte cereyan eden Cemel ve Sıffin’e katıldı, Haricîlerle savaştı.[1] Emirü'l Müminin'in Hariciler'den olan İbn-i Mülcem'in suikastı ile şehit olmasına kadar Kufe’de kaldı; orada Hz. Ali’nin hunharca şehâdetine tanık oldu, bu acıyı genç bir insan olarak yüreğinin derinliklerinde hissetti.

 

Nihayet, ağabeyi Hasan devrini idrak etti; onun, kısa süren hilâfet dönemini yaşadı, Hz. Hasan'ın Muaviye lehinde hilâfetten feragatına ve siyasî hayattan çekilmesine de şahit oldu. Muâviye devrinde ağabeyi ile Medine'ye döndü ve Muâviye ölünceye değin orada kaldı. Hicri Kameri 49 (669) yılında ağabeyi Hasan'ın bir komplo ile zehirlenerek şehit edilmesinden 60 (680) yılında I. Yezid’in yönetimi ele alışına kadar zühd ü takva içinde nispeten münzeviyâne bir hayat yaşadı, Muaviye'nin iktidar sürecinde ona karşı siyasî bir örgütlenmeye de girişmedi.[2]

 

Hucr bin Adî'nin 51 (671) yılında idamını müteakip meydana gelebilecek siyasî dalgalanmalar esnasında Emevî iktidarınca yakın takibe alındı. Hz. Hüseyin'in, gerek Ehl-i Beyt muhibbi olarak bilinen Kufeli Hucr bin Adî'nin şehit edilişine, gerekse bunun peşinden zorba iktidarın kendisine karşı uyguladığı yakın siyasî takibe canı bir hayli sıkıldıysa da oldukça sabırlı davrandı ve siyasî hayatla ilgili bir harekete girişmekten kaçındı.

 

 

Bütün bu olumsuzlukları sineye çeken İmam Hüseyin’in tahammül sınırını zorlayan şey, Yezid’in, babası tarafından kendi sağlığında halife adayı olarak belirlenmesi ve halkın topyekün biatının istenmesiydi.

 

Bu gelişme karşısında Hz. Hüseyin, (kendisi gibi düşünen) Abdurrahman bin Ebî Bekir, Abdullah bin Ömer bin Hattab ve Abdullah bin Zübeyr gibi zevat da benzer düşüncelerle Yezid'in veliahtlığına itiraz edenler arasındaydı. Hz. Hüseyin'le aynı görüşü paylaşan bu zatlar, bir çeşit emr-i bilmarûf yaklaşımıyla Muaviye'ye uyarıda bulundular.[3]

 

Bu husus, en başta Hz. Hüseyin olmak üzere o dönemdeki yetişkin insanların İslâm siyâset düşüncesinde temel ilkelerin göz ardı edilmesine karşı, şartların tüm olumsuzluklarına rağmen bir direnç gösterme cesaretini ortaya koyabilmeleri açısından büyük önem taşımaktadır.

 

Gerçi, bu zevatın tepkileri sonucu değiştirmedi, ama bu durum tarihe, kişilikli insanların, İslâm siyâset düşüncesinin özüne aykırı düşen ciddi bir olumsuzluğa karşı tüm baskılara rağmen doğru olan davranıştan vazgeçmeyeceklerine, akıbeti tüm toplum kesimlerini ilgilendirecek olan bir yanlışa boyun eğmeyeceklerine dair önemli bir dipnot olarak geçti. Bu davranış, müteakip devirlerde benzeri durumlarda doğruyu savunacaklar için de olumlu bir referans oldu. Nitekim yapılan bu iş, sonraki devirlerde gelen pek çok ulema tarafından inhiraf ve meşru zeminde işleyen bir mekanizmanın ifsadı olarak görülmüş, kamunun güvenine mazhar olmayan bir şahsın velîahd addolunması da uygunsuz bir iş olarak nitelenmiştir.[4]

 

Esasında Hz. Hüseyin'i Kerbela günlerine sevk eden ilk ciddi olayın, Yezid’in veliaht tayin edilerek halkın biata zorlanması olduğu söylenebilir. Bu bağlamda Kerbela Olayı, onun mevcut siyasî iktidara karşı biat konusunda boyun eğmeyişinin eyleme dönüşmüş şekli olarak tarihe geçti. Nitekim Hz. Hüseyin, Muaviye devrinde Yezid’in halef bırakılmasına yaptığı itirazı onun ölümünden sonraki dönemde de sürdürdü, biat etmediği sürece de Emevi iktidarı için aşılması gereken bir engel olarak algılandı; bu süreçte siyasî iktidarın sürekli tehdit ve takibine maruz kaldı. Çünkü iktidarı oluşturanlar, hak ve adalet adına ortaya çıkanları kendi iktidarlarına karşı bir başkaldırı olarak algılıyorlar ve bu tür siyasî eylemlerin engellenmesi gerektiğini düşünüyorlardı.

 

Dünya tarihinin hemen hemen bütün devirlerinde mevcut siyasî iktidarlar, ne adına ve hangi gaye uğrunda olursa olsun siyasî nitelikli karşı çıkışlara müsamaha ile bakmamışlar, hatta bu çıkışlar kutsal değerlerin öngördüğü özgün hedefler için olsa bile aynı iktidar odakları, ortaya çıkanları toplum adına temel inanç ve kültür değerleriyle örtüşen fikrî temele sahip, görüşüne başvurulmasında yarar görülen dava adamı değil, hakkından gelinmesi gereken asiler olarak görmüşlerdir. Bu bağlamda Ben-i Ümeyye Rejimi tarafından İmam Hüseyin’in de aynı kategoriye yerleştirildiğinde hiç şüphe yoktur. Çünkü söz konusu olay, başından sonuna kadar adım adım izlenirse siyasî iktidarı elinde bulunduranların bu meseleyi bir faciaya dönüştürmeden halledebilmek için gerekli duyarlılığı göstermedikleri, Hüseyin’in davasına ve kişiliğine saygı beslemedikleri, hatta onu anlamak için ciddi bir çaba sarf etmedikleri, aksine güçten başka bir şeyi kullanmayı düşünmedikleri açıkça anlaşılır.

 

Bu takdirde Hz. Hüseyin ne yapmıştır?

 

Hz. Hüseyin, temel İslâmî değerlere uymayan, Hz. Peygamber (s.a.a) başta olmak üzere önceki yöneticilerin uygulamalarında ortaya çıkan İslâm siyaset geleneğine ters düşen, tahribatı tüm toplum kesimlerini ve Müslümanların gelecek yüz yıllarını kapsayacak bir yanlışlığa adalet duygusuyla karşı çıkmış, düzeltmeye çalışmış, hak ve adalet uğrunda şehit düşmüştür.

 

Seyyidü'ş-Şüheda İmam Hüseyin, 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) tarihinde Şam'da bulunan Yezid'in emriyle, Kufe valisi Ubeydullah bin Ziyad'ın tertip edip görevlendirdiği Ömer bin Sad komutasındaki ordunun hücumuyla, Şimr bin Zilcevşen, Havelî bin Yezid el-Asbahî, Zür'a bin Şerîk et-Temimî ve Sinan bin Enes en-Nahaî gibilerinin kılıç ve mızrak darbeleriyle Kerbelâ’da şehit edildi.[5]

 

Elbette katiller bu dört kişiden ibaret değildi, bunların ardında dört bin kişilik donanımlı bir orduyu İmam Hüseyin’in hakkından gelinmek gayesiyle oraya sevk eden Kufe valisi İbn-i Ziyad, onun ardında da Muaviye oğlu Yezid vardı. Bu olayda Yezid, Hz. Hüseyin'in Kufe’ye gelişini; "Otoritesi konusunda kendisiyle mücadeleye girişilmesi” şeklinde algılamıştır. Bu tür bir algılamaya göre Hz. Hüseyin, Yezid'in siyasî otoritesine karşı bir başkaldırıda bulunmuş, şahsını kendisinden, babasını babasından, dedesini dedesinden, annesini annesinden haklı olarak üstün görerek ve İmam Hüseyin'in tabiriyle "Yezid bin Muaviye'ye biat etmek; İslam'ın fatihasının okunması demektir." sloganıyla bu davaya girişmiştir.

 

Yezid'e göre, Hüseyin'in Kûfe'ye böyle bir maksatla gelişine seyirci kalınamazdı. Ancak, yine Yezid'e göre onun siyasî çıkışının önüne başka türlü de geçilebilirdi. Meselâ, Hz. Hüseyin'in Şam'a gelmesi, Yezid ile görüşmeye imkân tanınması, Hicaz'a veya bir sınır şehrine veyahut da başka bir yere gitmesine izin verilmesi durumunda problem farklı bir şekilde çözülebilirdi. Ancak Yezid'in diliyle; "Mercâne’nin oğlu (İbn-i Ziyad) acele etti. Ona bazı şeyleri dayattı, onu öldürttü ve başını kesti.  Allah'ın lânetine uğrayası İbn-i Ziyad, bu hareketiyle Yezid'e karşı tüm Müslümanların gönüllerine nefret ve kin tohumlarını ekti." Bu argümanları seslendiren Zalim Yezid, en sonunda kendi kendisine şu soruyu sorar:

 

"Ben, Kufe önlerine geldiğinde Hüseyin'i Şam'a getirtip evimde konuk etseydim, bazı imkânlar sunarak bir şekilde onu razı etseydim ne kaybederdim? Belki siyasî otoritem biraz sarsılmış olabilirdi, ama buna karşılık Resûlullâh’ın haklarını (akrabalık hukukunu) korumuş olurdum. Böylece insanlar bana kin beslemezdi ve lânet okumazlardı..."[6]

 

Yezid’e ait olduğu söylenen değerlendirmelerden biri de şöyledir:

 

"Keşke, Hüseyin’in isteklerinden birini yerine getirebilseydik de onun ölümüne sebep olmasaydık. Allah, o İbn-i Mercâne'ye (İbn Ziyad'a) lânet etsin! Hüseyin'i öldürmek suretiyle halkın bana gücenmesine ve idaremden nefret etmesine yol açtı, insanların kalplerine benim için düşmanlık tohumlarını ekti. İyi olsun kötü olsun herkes Hüseyin'in öldürülmesini kafasında büyüterek bana buğzeder oldu."[7] (Elbette tüm bunlar vicdanen ölü doğan ciğer yiyen kadının torunu Yezid'in idrak edeceği şeyler asla olamazdı.)

 

Yezid'in Hz. Hüseyin kafilesinden Hz. Zeynep ve  IV. İmam Zeynelâbidin gibi sağ kalanlara davranışı ile Kufe valisi İbn-i Ziyad'ın davranışı arasında da bir kıyaslama yapılacak olursa İbn-i Ziyad'a göre Yezid'in davranışlarında şekil itibariyle bir yumuşaklık sezilebilir.

 

Ancak konuya derinlemesine bakılınca ortaya çıkanlar görünüşe göre yapılan tespiti doğrular mı? Şimdi ona bakalım: Muaviye’nin ölümünden sonra Yezid, Medine valisi Velid bin Utbe kanalıyla İmam Hüseyin ve diğer bazı ileri gelenlerin biatının hemen alınmasını istiyordu. Vali durumu Ben-i Ümeyye'nin ileri gelenlerinden Mervan ibn-i Hakem ile istişare etti. Yumuşak huylu biri olması itibariyle Velid bin Utbe bu işin dışında kalsa da özellikle Abdullah bin Zübeyr ile Hüseyin'in alternatifsiz olarak biatlerini temin için zecrî takip süreci başlamış oldu. O günlerde Hz. Hüseyin, vali tarafından huzura çağrılarak biatı istenildiyse de onun halktan ayrı biçimde gizli bir şekilde biat vermesi söz konusu olamazdı. Başta Mervan ibn-i Hakem olmak üzere Ümeyye Oğulları'nın bazı ileri gelenlerine göre gerekirse zorlanarak da olsa Hüseyin’in biatının alınması gerektiği seslendiriliyor, aksi halde meydana gelecek olumsuzluklardan sorumlu olacağı mevcut valiye hatırlatılıyordu.

 

Hâlbuki Velid'e göre bu işi yapmamaktan doğacak sorumluluk, kıyamet gününde Allah katında mizanda Hz. Hüseyin'i böyle bir şeye zorlayarak doğacak sıkıntının hesabını vermekten daha kolaydı.[8]

 

Hz. Hüseyin'in Ben-i Ümeyye lobisinin baskısına takılmamak için aile bireyleriyle o günlerde (28 Recep 60/4 Mayıs 680) Medine'den ayrıldığı ve 3 Şaban 60 (9 Mayıs 680)'ta Mekke'ye ulaşarak Abdullah bin Abbas’ın evinde misafir olduğu biliniyor. Gerek Abdullah bin Zübeyr gerekse imam Hüseyin, Harem-i Şerîf'e girip Beytullah'a sığınmak suretiyle biat baskısını kırmayı düşünmüş olmalılar. Nitekim biat için hemen başlayan yakın takibe Beyt-i Şerîf'e sığınmakla karşılık vermeleri bunu doğrular mahiyettedir. Bu arada Ben-i Ümeyye yönetimi, Abdullah bin Zübeyr ile Hüseyin ibn-i Ali'nin biatları alınmaksızın Mekke’ye gidişinde kusurlu bulduğu Medine valisini görevden aldı, yerine şiddete eğilimiyle bilinen Amr bin Said el-Aşdak'ı tayin etti. Nitekim bu kişi, Abdullah bin Zübeyr'in, aralarında zıddiyet bulunan kardeşi Amr bin Zübeyr'i güvenlik güçlerinin başına getirdi.

 

Amr, derhal İbn-i Zübeyr'e sempati duyanlar üzerinde zecrî yaptırımlar uygulayarak onlara gözdağı verdikten sonra Mekkeliler üzerinde ve özellikle İbn-i Zübeyr ve Hz. Hüseyin üzerinde de baskı kurmak amacıyla iki bin kişilik askeri birlikle Mekke üzerine gönderildi. Abdullah bin Zübeyr bu orduyu Mekke dışında silahlı bir grupla karşılamak durumunda kaldı. Esasında o, Harem sınırları içinde savaşmaktan yana değildi. Fakat Amr bin Zübeyr, Medine'nin yeni valisinin talimatıyla Kâbe bahçesi dahil kim olursa olsun biat vermeyenlerle vuruşacaktı. Bu ortamda meydana gelen şiddetli çarpışmada Abdullah galip geldi, kardeşi Amr'ı esir aldı ve Kâbe’nin hürmetine uygun davranmadığı, kamu yararını zedelediği, insan haklarını alenen çiğnediği için onu hapse attı.[9]

 

Vali değişikliğinin ardından ortaya çıkan bu gelişmeler Abdullah bin Zübeyr ve Ali oğlu Hüseyin gibi şahsiyetlerin Emevi yönetimince sıkı bir takibe alındığını göstermektedir. Belki de Hz. Hüseyin'i Hicaz'dan (Medine ve Mekke'den) bir başka şehre intikalini düşündüren gelişmelerden biri böylesine şiddetli bir biat baskısına maruz kalmasıdır. Fakat o, hemen değil, şartların elverişli olduğu bir zamanda elverişli bir mekâna gitmeyi düşünmüş olmalıdır.

Bu yüzden kendisini ısrarla davet eden Kufelilerin davetine hemen icabet etmedi, amcası oğlu Müslim bin Akîl’i tahkik için gönderdi. Ancak Müslim ve onu himaye eden Hani bin Urve el-Muradî, başkaca hiçbir seçenek düşünülmeksizin Kufe valisi Ubeydullah bin Ziyad tarafından idam edildiler. (Zilhicce, 60/Eylül, 680)[10]

 

Bu husus, Hz. Hüseyin'e karşı peşinen müsamaha gösterilmeyeceğine dair bir gözdağı gibi görünüyor. Nitekim İbn-i Ziyad, Müslim ve Hani'nin başlarını Yezid'e (Şam'a) gönderdi. Bu iki şahsın başını getirenlerin bizzat Yezid tarafından mükâfatlandırılması, onun meseleye bakışında bize ipucu vermektedir.[11] Bunun akabinde ise Yezid, Kûfe valisine gönderdiği talimatta "Silahlı kişiler görevlendirilerek Hüseyin'in muhakkak durdurulmasını, onunla mücadeleden geri duranların cezalandırılmasını ve olan bitenden sürekli haberdar edilmesini" istiyordu.

 

Hz. Hüseyin, Müslim bin Akîl'in başına gelenden haberi olmaksızın ondan gelen rapora istinaden yola koyulurken aile fertleriyle birlikte yola çıktığını belirten bir mektubu Kays bin Müshir ile Kufelilere göndermiş, fakat bu zat, Husayn bin Numeyr tarafından yakalanarak Kufe valisine teslim edilmişti. Sarayın en yüksek burcuna çıkarılarak Hz. Hüseyin'i karalayıcı sözler söylemeye zorlanan Kays, kişiliğini koruyan bir istikamet gösterince burçtan atılmak suretiyle paramparça edilerek ölümüne sebebiyet verilmişti.[12] Hz. Hüseyin’in Kufelilerle temas kurarak olan bitene dair haber toplamakla görevlendirdiği sütkardeşi Abdullah da yakalanıp öldürüldü. Her iki olayda da şiddet, tüm unsurlarıyla kendini gösteriyordu. Tabii ki, Zûhusum suyu civarında Hürr bin Yezid tarafından bin kişilik askerî birlikle kuşatıldığında da Hz. Hüseyin'in Kufelilerin çok sayıda mektuplarındaki ısrarlı davet üzerine yola çıkmış olduğunu söylemesi sonucu değiştirmeyecekti.

 

Nitekim o, askeri takip altında 2 Muharrem 61 (2 Ekim 680) tarihinde Kerbela denilen yerde konaklamaya mecbur edildi. Peşinden de emrindeki dört bin kişilik askerle Ömer bin Sad, Hz. Hüseyin'in karşısında yerini aldı. Her ne kadar yakınlarının rızası hilâfına da olsa Hz. Hüseyin'in hakkından gelinmek üzere tertiplenen askeri birliğe komuta etmekten geri durmayan Ömer bin Sad, Hz. Hüseyin'in "Hicaz’a geri dönmesi, Yezid’le bizzat görüşmesi, bir sınır şehrine gönderilmesi" taleplerinden birini makul görerek meseleyi şiddete başvurmaksızın halletmeyi düşünmüş olsa da Şimr bin Zilcevşen gibilerinin tesiriyle valinin "Hiçbir mühlet tanınmaksızın Hüseyin ve adamlarının biatlarının alınması, buna rıza göstermeyenlerin şiddet kullanılarak haklarından gelinmesi, gerekirse su tedarikine fırsat verilmeyerek biata mecbur edilmeleri"ni ihtiva eden emirleri doğrultusunda Hz. Hüseyin'le savaşmak durumunda kaldı.[13]

 

Aşırı bir orantısız güç kullanılarak Hz. Hüseyin ve adamlarına başlatılan hücumdan sonra Hz. Hüseyin'in şehit edilişine kadar yaşananlar tarihte emsali az görülen şiddet sahnelerinden oluşmaktaydı. Hz. Hüseyin tarafında yer alan Abdullah el-Kelbî'nin cesedi başında zevcesinin kanının dökülmesi de bu örneklerden biri sayılır. Ahmet Cevdet Paşa bu olayı naklettikten sonra şöyle bir değerlendirme yapmaktan kendini alamaz:

           

"Müşriklerin kadın ve çocuklarına bile saldırmak dinen yasaklanmış, aklen kötü görülmüşken bir Müslüman kadın hakkında bu çirkin muamelenin yapılması mel'unun kalbinin ne kadar kararmış ve kızgınlıktan ne derece gözü dönmüş olduğuna yeterli bir delildir."[14]

 

Yeğeni olan küçük bir çocuğun da böylesine bir şiddete maruz kalarak bir kılıç darbesiyle canına kıyılması karşısında tahammül sınırları zorlanan Hz. Hüseyin’in şu içli yakarışı yaptığı görülüyor:

 

"Allah'ım! Eğer gökten bir zafer ihsan etmeyeceksen, bunu daha hayırlı bir şeyin sebebi kıl ve bu zalimlerden sen intikam al"[15]

 

Hemen her biri Hz. Hüseyin'in yakınları sayılan pek çok şahsiyet, mümasil şiddete maruz kalarak öldürüldüler. Hz. Hüseyin bu acıları aynı gün içinde derinden yaşadı ve nihayet kendisi de Şimr bin Zilcevşen’in talimatıyla Zür'a bin Şerîk et-Temimî, Sinan bin Enes en-Nehaî ve Mâlik bin Nusayr gibilerinin hücumuyla şehit düştü (10 Muharrem 61/10 Ekim 680).

 

Kerbela şehitlerinin cesetlerinin toprağa verilmemesi, Hz. Hüseyin'in naaşının on süvarinin atlarının ayakları altında sadistçe çiğnenmesi,[16] başının kesilerek önce Kufe’ye sonra Şam’a gönderilmesi şiddet politikasının etkili olarak sürdürüldüğünü göstermektedir. Hz. Hüseyin'in başı, dudakları ve yanağına elindeki kırbaçla vurarak istihza eden İbn-i Ziyad'a itirazı sebebiyle mümtaz sahabilerden Zeyd bin Erkam Hazretlerinin hakarete maruz kalması, Abdullah bin Afîf el-Ezdî'nin ise öldürülmesi, söz konusu şiddetin boyutu hakkında ipucu vermektedir.[17]

 

Öte yandan Hz. Hüseyin'in başı önce Kufe'ye sonra Şam'a gönderilmekle kalmamış, başta kız kardeşi Hz. Zeynep ve hasta olması sebebiyle ölümden kurtulan oğlu Ali Zeynelâbidin olmak üzere Hz. Hüseyin'den geri kalanlara da esir muamelesi yapılmış, elleri kolları bağlanarak önce Kufe'ye sevk olunmuş, orada Kufe valisinin alaylı sataşmalarına muhatap kılınmış, daha sonra horlanarak Şam’a gönderilmişlerdir.

 

Acaba bu acı gerçekler ortada iken hangi gerekçe bu acıklı olaylarda Yezid'i sorumluluktan kurtarabilir? Daha sonra, "Şöyle olsaydı... Böyle olurdu..." tarzında söylenmiş siyasî havayı yumuşatmayı hedefleyen sözleriyle Yezid, meydana gelen hadiselerde kendini mazur sayabilir mi?

 

Eğer Yezid, Kufe valisi İbn-i Ziyad'ı, katillerin başı Şimr’i ve yakın çevresini görevden alsaydı, peşinden de cezalandırsaydı Yezid’e ait olduğu kaynaklarda belirtilen yumuşatıcı sözlerin samimiyet derecesi ile ilgili bugün farklı değerlendirmeler yapma imkânı ortaya çıkabilirdi. Hâlbuki tam aksine, Hz. Hüseyin'in şehit edilmesinden sonra Yezid, İbn-i Ziyad'ı görevden almamış, yetkilerini kısıtlamamış ve sebebiyet verdiği bu faciadan dolayı herhangi bir cezaya da çarptırmamıştır.

 

Hz. Hüseyin ve yakınlarının başına gelenler, onların sadece biata zorlanması, ama kesinlikle öldürülmekten sakınılması tarzında Yezid’le bağlantılı yazıya veya şifahî talimata dökülmüş resmî bir siyasî iradenin mevcut olmadığını göstermektedir. Aksine İbn-i Ziyad'ın cepheye gönderdiği talimattaki "Ya biatı, ya başı!" emri, Ben-i Ümeyye iktidarının/merkezi yönetimin de ne olursa olsun bir şekilde sonuca gidilmesi emri verdiğini düşündürmektedir.

 

Hâlbuki pekâlâ Hz. Hüseyin esir alınarak da önce Kufe’ye daha sonra Şam'a gönderilebilirdi. Ama böyle yapılmadığı gibi onun başı vurulurken, "Şam yönetimi ne düşünür? Yezid ne der?" diye sorulmadı. Tam aksine belki de Hz. Hüseyin'i öldürmeyi plânlayanlar, mevcut iktidarın bundan memnun olacağı kanaatini taşıyorlardı. Çünkü bu mantığa göre Ben-i Ümeyye yönetimi, önemli bir siyasî hasmından kurtulmuş olacaktı.

 

Diğer taraftan, bu mücadelede sadece Hz. Hüseyin'in değil, onun yakınlarının da hedef alınması, mevcut yönetimin meseleye yaklaşımını analiz açısından önem taşımaktadır. Müslim bin Akîl'in öldürülmesi olayından sonra Yezid tarafından Kufe valiliğinin tebrik edilmesi ve mükâfatlandırılması da İbn-i Ziyad'ı gerek Hz. Hüseyin'in elçileri Kays ile Abdullah'ın, gerekse Hz. Hüseyin'in öldürülmesi konusunda cesaretlendirmiş olmalıdır.

 

Öyle görünüyor ki, Yezid, her ne pahasına olursa olsun siyasî otoritesi için problem teşkil eden bu meseleyi kökünden halletmek istiyordu. Bu iş için de İbn-i Ziyad'a yetki vermişti. O da bu yetkiyi cibilliyetine uygun bir şekilde kullandı. Kanaatimizce, Yezid'in, Hz. Hüseyin'le ilgili pişmanlık belirten ve "Bana gelseydi onu bağışlardım!" gibi sözleri siyaseten söylenmiş sözlerdir. Gerçeklik açısından bir kıymeti yoktur. Ancak bu sözler, sadece kendi valisi ile bir kıyaslamaya imkân verebilir, yoksa Yezid'in, Hz. Hüseyin'e karşı işlenilen faciadaki sorumluluğunu hafifletmez.

 

Hüseyin Algül

(Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi "Çeşitli Yönleriyle Kerbela" I. Cilt)

 

 

[1] İbn-i Hacer, el-İsâbe fî Temyîzi’s-Sahâbe, Mısır 1328, I, 332.

[2] İbnü’l-Esîr, Usdü’l-Ğâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe, tahkik. Muhammed İbrahim el-Benna; Kitâbu’ş-Şa’b, II, s. 21; Zehebî, Siyer-u A’lâmi’n-Nübelâ, Beyrut 1405/1985, III, 265.

[3] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, Beyrut 1385/1965, III, 510; İbn Kuteybe ed-Dineverî, el-İmâme ve’s-Siyâse, tahkik: Tâhâ Muhammed ez-Zeynî, Mısır, I, 163.

[4] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, III, 487; Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, tahkik: M. Muhyiddin Abdülhamid, Mısır, 1952, s. 206;

[5] İbnü’l-Esîr, Usdü’l-Ğâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe, II, 21; Zehebî, a.g, e, III, 300-303.

[6] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, IV, 87; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Beyrut 1966, VIII, 191.

[7] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, IV, 87; Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ ve Tevarîh-i Hulefâ, VIII, 227-228; Mehmed Hâlid, Mufassal Tarîh-i İslâm, İstanbul 1316, I,

[8] Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, İhyâu’’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut ts., II, 218-219; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, IV, 15-16; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, VIII, 147; Ya’kûbî, Tarîh, Beyrut 1379/1960, II, 241; Ethem Ruhi Fığlalı, “Hüseyin”, DİA, XVIII, 519.

[9] Taberî, a.g.e., V, 345; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, IV,18-19; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, VIII, 149.

[10] Halîfe b. Hayyât, Tarîh, tahkik: Züheyl Zekkâr, Beyrut 1993, s. 176; İbn Kuteybe, el-İmâme ve’s-Siyâse, II, 5; Ya’kûbî, Tarîh, II, 243; Mes’ûdî, Mürûcü’z-Zeheb, Mısır 1484/1964, III, 67-68; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, IV, 35-36; İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, VIII, 154-157.

[11] Halîfe b. Hayyât, Tarîh, s. 176; İbn Kuteybe, el-İmâme ve’s-Siyâse, II, 5; Ya’kûbî, Tarîh, II, 243; Mustafa Öz, “Hani b. Urve”, DİA, XVI, 32-33.

[12] Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf, tahkik: Süheyl Zukkâr-Riyad Ziriklî, Beyrut 1417/1996, III, 378; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, IV, 41; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, VIII, 168; Dineverî, el-Ahbâru’t-Tıvâl, nşr. Ömer Faruk Tabbâ, Beyrut, ts., Dâru’l-Erkâm, s. 245 vd.

[13] Taberî, Tarîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, VI, 236; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, IV, 55-56; İbn Kuteybe, el-İmâme ve’s-Siyâse, II, 6-7; Dineverî, el-Ahbâru’t-Tıval, s. 232-236; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, VIII, 175.

[14] Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârîh-i Hulefâ, VII, 215.

[15] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, IV, 75; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, VIII, 187.

[16] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, IV, 80.

[17] Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf, III, 412-414 İbnül-Esîr, el-Kâmil, IV, 81; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, VIII, 190-191; Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârîh-i Hulefâ, VIII, 224.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler