01 Aralık 2020 Salı Saat:
15:57
29-10-2014
  

Kerbela Kıyamının Oluşum Süreci

Emevi egemenliği, Müslümanları öyle bir darboğaza sokmuştu ki, bundan önce böylesi yaşanmamıştı...

Facebook da Paylaş


 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Kerbela şehidi imam Hüseyin (a.s), Resulullah'tan (s.a.a) sonra Ehlibeyt imamlarının üçüncüsüdür. Hadis âlimlerinin ortak görüşüne göre, cennet gençlerinin efendisi, Hz. Resul'un (s.a.a) soyunu devam ettiren iki kişiden biri, Resulullah'ın (s.a.a) Necran Hıristiyanlarıyla lanetleşirken yanına aldığı dört kişiden biri Allah'ın, kendilerinden bütün kirleri giderip tertemiz kıldığı aba ehlinden (ashab-ı kisa) biri, Allah'ın sevilmelerini emrettiği Resul-i Ekrem'in yakınlarından biri, Sarılanın kurtulduğu, uzaklaşanınsa saptığı bildirilen iki ağır emanetten (sekaleyn) biridir.

Hz. Hüseyin, kardeşi Hasan'la birlikte tertemiz ve bereket membaı kucaklarda, tarihin tanık olduğu en mükemmel babanın, annenin ve dedenin bağrında büyüdü.

Dedesi Resul-i Ekrem'in berrak membaından, yüce ahlakından ve şefkat yağmurundan beslendi. Onun derin sevgisi ve yakın gözetimine mazhar oldu. Öyle ki Hz. Peygamber'in edebi, yol göstericiliği, liderliği ve cesareti ona geçti. Böylece babası Murtaza'dan ve kardeşi Mucteba'dan sonra kendisini bekleyen büyük imamet makamı için gerekli olan liyakati kazanmış oldu.

Bu nedenle de Resul-i Ekrem (s.a.a), birçok kere ve değişik münasebetlerle ümmetine onun imamlığını deklare etmişti:

"Hasan ve Hüseyin kıyam etseler de, otursalar da imamdırlar."

"Allah'ım! Ben o ikisini seviyorum; sen de onları seveni sev."

Bu büyük imam'ın şahsında peygamberlik ve imamet damarları buluşmuş, soy ve itibar şerefi bir araya gelmişti. Müslümanlar, dedesinde, babasında ve annesinde gördükleri temizliği, berraklığı, onuru ve cömertliği onda da görüyorlardı. Kişiliği, insanlara onların tümünü birden hatırlatıyordu. Onu seviyor ve ona saygı duyuyorlardı. Bütün bunların yanında, babasından ve kardeşinden sonra, insanların, dini konularda ve hayatta karşılaştıkları sorunların çözümü için başvurabilecekleri tek merci idi. Özellikle cahiliye karakterli Emevi egemenliği altına girdikten sonra bin bir turlu zorluğun peş peşe yaşandığı o zor dönemde, varlığı, Müslümanlar için bir rahmetti.

Cahili Emevi egemenliği, Müslümanları öyle bir darboğaza sokmuştu ki, bundan önce bunun gibisi hiç yaşanmamıştı. İmam Hüseyin (a.s) özelde Muhammed (s.a.a) ümmetini, genelde bütün insanlığı bu yeni cahiliyetin pençelerinden ve çirkeflerinden kurtarabilen tek İslami ve ilahi şahsiyetti.

Hz. Hüseyin (a.s), babası Murtaza ve kardeşi Mucteba gibi, hayatının her aşamasında, bütün pratik hareketlerinde kâmil bir ilahi insan örneğiydi. Allah uğruna eziyetlere katlanmak, hoşgörü, cömertlik, merhamet, cesaret, zulme yüz vermemek, irfan, kulluk, Allah korkusu, hak karşısında tevazu ve batıla karşı baş kaldırmak hususunda yüksek nebevi ahlakın canlı ve somut bir örneğiydi. Allah yolunda cihat, marufu emretme, münkeri yasaklama konusunda göz kamaştırıcı bir kahramanlık timsaliydi.

Resullerin efendisi dedesinin şeriatında en mükemmel şekliyle vurgulanan başkasını kendine tercih etmenin ve fedakârlığın en ideal temsilcisiydi. Öyle ki dedesi Resulullah (s.a.a), onun hakkında şöyle buyurmuştu:

"Hüseyin bendendir ve ben de Hüseyin'denim."

Bu sözleriyle Peygamber (s.a.a), kendi soyundan olan ve kendi elleriyle terbiye ettiği bu büyükşahsiyetin yüceliğini en güzel şekilde ifade etmiştir. Hüseyin b. Ali (a.s), dedesinden sonra kadınların efendisi Sıddıka-i Tahire, Fatıma-i Zehra'nın (a.s) gözetiminde ve vasilerin efendisi, Müslümanların imamı, babası Murtaza'nın (a.s) himayesinde büyüdü. O sırada babası, Resulullah'n (s.a.a) vefatından sonra Müslüman ümmetin önderlik kurumunun sapması şeklinde belirginleşen ağır ve meşakkatli imtihanı yaşıyordu. Babasını ve annesini bu ağır imtihanın acıları çepeçevre kuşatmıştı; büyük imamlık makamını, hiçbir kanıta, belgeye ve hiçbir haklı gerekçe ve yetkiye dayanmaksızın ele geçiren zümreye karşı çetin bir mücadelenin merkezindeydiler...

Hz. Hüseyin, kardeşi Hasan, babası Ali ve annesi Zehra (a.s) ile birlikte bu sınavı yaşıyordu, acılarını yüreğine gömüyordu. Henüz çocuktu; ama sınavın derinliğinin ve musibetin şiddetinin farkındaydı. İmam Ebu Abdullah Hüseyin (a.s), ikinci halife Ömer'in hilafeti zamanında delikanlılık çağını yaşıyordu. Babası ve kardeşiyle birlikte, acık bir şekilde yönetimle ilgilenmekten uzak durdu. Babası Ali b. Ebu Talib'in (a.s) hayat tarzında ve parlak ilkesel tavırlarında belirginleşen sahih nebevi çizgi çerçevesinde insanların aydınlatılması ve dinin öğretilmesi faaliyetlerine ağırlık verdi.


İmam Hüseyin (a.s), Osman'ın halifeliği döneminde babasının yanında yer aldı. Henüz gençliğinin baharındaydı. İslam için bütün içtenliğiyle, ihlâsla çalışıyordu. Halife Osman'ın egemenliği döneminde ümmetin ve devletin bünyesini kemirmeye başlayan fesadın durdurulması amacına yönelik faaliyetlerinde babasıyla birlikte mücadele veriyordu. Bu sure içinde babasının belirlediği pratik tavrın dışına çıkmadı. Bilakis, Resulullah'tan (s.a.a) sonra babasının uhdesinde olan meşru önderliğin emrinde samimi bir asker olarak hareket etti.


Mübarek Alevi devletin işbaşında olduğu dönemde Hüseyin, babasının yanında bulundu. Bütün önemli olaylarda ve bütün savaşlarda fiilen rol aldı. Biatlerini bozanlara (Cemel Ashabı), meşru halifeyi tanımayıp yoldan çıkanlara (Emeviler) ve okun yaydan fırladığı gibi dinin çerçevesinin dışına çıkanlara (Hariciler) karşı savaşmaktan kaçınmadı. Oysa babası, hem onun, hem de kardeşinin hayatına büyük önem veriyordu. Çünkü onların ölümleriyle Resulullah'ın (s.a.a) neslinin kesilmesinden korkuyordu. Son ana kadar ikisi de babalarının yanından ayrılmadılar. Babalarının Allah'ın evlerinden bir evde şehit edilmesine kadar Iraklılardan gördüğü eziyeti, onlar da gördü. Babaları Kufe camiinde, ibadet mihrabında, hayatının en kutsal anında, Kâbe'nin Rabbine yöneldiği ibadet anında, hain bir kılıç darbesiyle yere yığıldı ve o sırada şöyle dedi:


"Kurtuldum; and olsun Kâbe'nin Rabbine"

Sonra kardeşi Hasan'ın yanında yer aldı. Kardeşine biat etti. Nitekim Kufe'de bulunan muhacirler, ensar ve onlara güzellikle tabi olan Müslümanların geneli de Hasan'a (a.s) biat etmişti. Muaviye'nin imam Hasan'ı gözden düşürmek, gücünü kırmak ve meşru hükümetini yıkmak için kurduğu tüm komplolara rağmen, gerek Resulullah'ın (s.a.a), gerekse babasının (a.s) imamlığını deklare ettiği kardeşinin çizdiği hareket tarzının dışına çıkmadı.


Hüseyin (a.s), kardeşi Hasan'ın (a.s) tavırlarını ve bu tavırların yol açtığı sonuçları çok iyi anlıyordu. Çünkü özellikle imam Ali'nin (a.s) şehit edilmesinden sonra İslam ümmetinin yaşadığı konjonktürü çok iyi biliyordu. Çünkü basit ve sıradan insanlardan oluşan toplumun büyük bir kesimi, Muaviye'nin oyunlarının ve sahte şiarlarının farkında değildi. İslam hilafetinin merkezi olan Kufe toplumunun tabanını ne yazık ki bu basit ve bilinçsiz insanlar oluşturuyordu. Nitekim Muaviye, avenesi ve işbirlikçilerinin, imamın ordusunun omurgasını oluşturan halk kesimleri arasında yaydıkları yanıltıcı propagandalar neticesinde, bu basit ve bilinçsiz insanlar, imam Ali b. Ebu Talib'in (a.s) çizgisinin hak çizgisi olduğu hususunda kuşkuya düşmeye başlamışlardı.


İmam Hasan (a.s), doğuştan sahip olduğu siyasal yeteneğine, edebi cesaretine ve sağlam mantığına rağmen, halk tabanını ikna edemedi. Bir türlü halka, Muaviye'nin en ucuz bir fiyatla halifeliği elde etmek için önerdiği barış planının bir sahtekârlık olduğunu anlatamadı. İmam Hasan (a.s) bütün siyasi yolları denedikten ve bir usta siyasetçinin imam Hasan (a.s) ve taraftarlarının yaşadığı o olumsuz siyasal, toplumsal ve psikolojik şartlarda kat edebileceği bütün yollarını kat ettikten sonra, sonunda henüz güçlü bir pozisyondayken önerilen barış planını kabul etmek zorunda kalıp hilafetten vazgeçti. Ama Muaviye'nin egemenliğinin meşruluğunu imam Hüseyin' in onaylamadı. Bunun yanında birtakım şartlar koştu ki, bunlar, kısa ve uzun vadede Muaviye'nin ve Emevi egemenliğinin maskesini düşürecek, hilelerini gözler önüne serecek nitelikteydi.


Böylece imam Hasan (a.s), düşmanları bir yana, taraftarlarından olan en yakın adamlarından gördüğü eziyetlere, nahoş hareketlere tahammül ettikten sonra en zor ve en meşakkatli yolu seçerek büyük bir başarı elde etti. İslam'ı ve Resulullah'ın (s.a.a) kabilesi Kureyş'e mensubiyeti kullanarak İslam'ın işini bitirmek için, İslam kisvesine bürünen ve uzlaşma ve barış şiarlarını yükselten cahili karakterli Emevi iktidarının gerçek yüzünü gözler önüne serdi.


Muaviye'nin büyük bir ustalıkla Müslümanlara, o gün İslam yönetimine kurulan ve Resulullah'.n (s.a.a) halifesi adıyla Müslümanlara hükmeden Ebu Süfyan Oğulları'nın çok yakın bir zamana kadar İslam'la savaşan kimseler olduklarını unutturmuş olduğu dikkate alınırsa, imam Hasan'ın başarısının büyüklüğünü daha iyi anlarız. İmam Hasan (a.s), barış antlaşmasına imza atmakla, İslami görünüme bürünerek yeniden hortlayan cahili Emevi yönetimine karşı geliştirilecek devrimci bir hareket için gerekli zemini hazırlamış oldu. Çünkü Muaviye iktidara gelir gelmez, imam Hasan'ın (a.s) koştuğu bütün şartları çiğnedi. Kendisinden sonra veliaht tayin etmemek, Ali Şia'sına, Hasan ve Hüseyin'e (a.s) karşı olumsuz bir tavır içinde olmamak gibi antlaşma maddelerini hiçe sayarak gerçek kimliğini gözler önüne serdi.


Muaviye, bu şartlara bağlı kalma noktasında kendine daha fazla hakim olamadı. Nihayet, nefsinin kendisine telkin ettiği bir planla imam Hasan'ı (a.s) zehirlemeye karar verdi. Böylece kendisinden sonra halifeliği oğlu Yezit'e miras bırakmaya elverişli bir ortam hazırlamak istedi. Fakat kabul ettiği şartları çiğnemenin etkilerini, doğuracağı tepkileri kestirememişti; ne gibi olumsuzlukların biçimleneceğini tahmin edememişti. Nitekim Emevi iktidarının üzerinden daha yirmi yıl geçmemişti ki, Müslümanlar, Emevi iktidarının iğrençliğini ve cahili karakterini fark ettiler. Bu da, Şii halk tabanının iktidara karşı bir ayaklanma başlatması için elverişli bir ortamın oluşmasına yardımcı oldu. Böylece devrim için uygun koşullar oluştu.


Muaviye'nin ölümü ve şarap içen, dini hükümleri hiçe sayan, fasık Yezit'in iktidara gelmesi, dönemin gözde sahabilerinden ve tabiin kuşağının genelinden biat alması ve haksızlığa boyun eğmeyenlerin efendisi, Müslümanların imamı, zulmün hasmı, Ebu Abdullah Hüseyin'den (a.s) biat alma hususunda ısrar etmesiyle birlikte bu şartlar iyice olgunlaştı.


Muaviye b. Ebu Süfyan, yaklaşık yirmi yıl hüküm sürdü. Bu sure içinde, yalan ve hile esasına dayalı bir politika izledi. Bütün bunlar, bir yandan ümmetin gerçeğin farkına varmasına yol açarken, bir yandan da insanların iradelerini yitirmelerine neden oldu. Böylece ümmet, gafletten uyandı; Ehlibeyt (a.s) çizgisinin hakkaniyetine yönelik kuşkuları bertaraf oldu,


Emevilerin gerçek yüzlerine dair bilgisizlikleri ortadan kalktı. Fakat zulme ve zalimlere karşı dikilecek güce henüz kavuşabilmiş değildi. Ümmet, ünlü şair Ferezdak'ın, Kufelilerin çağrısına uyarak Irak'a gitmekte olan imam Hüseyin'e: "Kalpleri senden yana, ama kılıçları sana karşı." dediği bir durumdaydı.

Bu noktadan itibaren, cahili Emevi iktidarına karşı ayaklanmak için gerekli tüm koşullar hazırlandıktan sonra, imam Hüseyin (a.s) için alması gereken şer'i tavır kesinleşmiş oldu. Çünkü imam Hasan (a.s) zamanında yaşanan kuşku ve tereddüt surecinde fiili bir ayaklanmanın herhangi bir faydası olmazdı.

Ama imam Hüseyin'e (a.s) hüccet tamamlanmıştı. Çünkü Iraklılar kendisine mektuplar göndermiş ve bölgelerine gelmesini istemişlerdi. Bundan önce Kufeliler, Emevilerin valisini şehirden kovmuş ve Emevi iktidarını tanımadıklarını ilan etmişlerdi. Bu, Ehlibeyt Şia'sının yeniden bilinçlendiğinin bir göstergesiydi. İmam Hüseyin (a.s), sebat etmeyeceklerini, iktidar sahiplerinin tahrik ve teşvikleri karşısında irade zaafı sergileyeceklerini, egemenlerin baskılarına ve korkutmalarına direnemeyeceklerini bildiği halde, çağrılarına olumlu yanıt verdi. Çünkü yayılma eğilimi gösteren bu yeni hastalık, git gide peygamberliğin bütün şiarlarını ortadan kaldırmadan, İslami hilafeti bir şahlık ve kayserlik rejimine dönüştürecek imkânı bulmadan tedavi etmek üzere harekete geçmesi gerekiyordu. Aksi takdirde, dine darbe vurmak ve dinin bütünlüğünü parçalamak için üzerlerine din kisvesini geçiren Yezit ve benzeri cahiliye mensuplarını yönetimleri meşruiyet kazanmış olacaktı.


İmam Hüseyin (a.s), başarı ve amaca ulaşmak için gerekli olan tüm şartlar oluştuktan sonra, ebediyete kadar devam edecek olan destanını yazmak için tarihi koşullarda hazırladı. Bütün güçlerini ve imkânlarını seferber ederek kıyam etti. Ümmetin vicdanını harekete geçirdi; yeniden risalet çizgisini izlemeye yöneltti; inançsal şahsiyetini yeniden diriltti; tağuti yöneticilerin üzerindeki meşruiyet kisvesini çıkardı, arkasına gizlendikleri maskelerini parçaladı; onlara karşı takınılması gereken şer'i tavrı ümmetin tüm kuşaklarına gösterdi.

Zalimler, asırlardır süregelen bir çizgi olarak bu devrimci hareketi durduramadıkları gibi bu kıyamın şiarlarını, öğretilerini saptıramadılar. Bu hareket ki, zamanı geldiğinde, Beni Umeyye, Beni Abbas ve benzerlerinin egemenliklerini silip süpürmüştü. Dolayısıyla Hüseyin'in devrimi, bütün milletler için bir nebevi ışık kaynağıdır. Nitekim ortaya koyduğu ve mücadelesiyle pekiştirdiği nebevi değerler, bütün egemenliklerin, bütün siyasi rejimlerin değerlendirildiği bir kriter olarak tarihin sahnesinde yerini almıştır.

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler