28 Mayıs 2017 Pazar Saat:
00:11
03-10-2016
  

Kerbela'nın Ölümsüzlük Sırrı

Evet, yemin olsun ki Allah'a, çok ağlayın ve az gülün...

Facebook da Paylaş
 
 
Beklenen Kervan
 
 
Medine'de, Peygamberin (s.a.a.) hicret beldesinde Hüseyin'in gidişinin ardından uzun bir sessizlik egemen olmuştu ortalığa. Herkes Peygamber torununun sonunun ne olacağını merakla bekliyor, bir haber almak için çırpmıyordu. Ortalığı çeşitli söylentiler kaplamıştı bu ara. Ne var ki kimse inanmak istemiyordu duyduklarına ve Hz. Hüseyin'in kafilesinin gittiği gibi döneceğini ummak istiyordu hepsi...
 
Onca bekleyiş bir gözcünün kervanı görmesiyle son buldu. Ama bu kervan yola çıkardıkları kervan değildi. Ali îbn. Hüseyin ve teyzeleri, halaları kervandaydılar ya, neredeydi Hz. Hüseyin ve diğerleri? Yoksa söylentiler doğru muydu? Kısa sürede haber her yere yayıldı. Medine sokaklarından Uhud'a, oradan da Bald'ye hemen ardından Küba Camii'ne iletildi kara haber. Ortalığı matem havası bürümüştü. Medine kadınları örtülerine sarılarak sokaklara dökülmüş, Hz. Zeyneb'i karşılayarak gerçeği öğrenmeye koşuyorlardı.
 
Zeyneb acı içindeydi, Ne diyecekti kardeşini soranlara, yakınlarını soranlara? Nasıl anlatacaktı Kufe'yi, İbn-i Ziyad'ın sarayını, Yezid'in Camii'de topladığı zafer meclisini ve Şam topraklarında bıraktıkları şehid başlarını? Kafilenin bir kısmı esir, bir kısmı da ölüydü. Ama artık anlaşılmıştı acı gerçek... Bir ses, sanki çok uzaktan gelirmişçesine derinden ve içli haykırıyordu oracıkta:
 
"Ey Hüseyin'i bilinçsizce öldürenler, size azabı müjdelerim.."
 
Peygamberin Medine'si hiç böylesine acı ve elemli bir gün yaşamış mıydı? Müslümanlar böylesine derinden yaralanıp ah çekmişler miydi? Kadın erkek bir arada ağlamış mıydı böylesine kanlı gözlerle? O günlerde Medine'de ağır bir yas havası kaplamıştı ortalığı.
 
Hz. Zeyneb'in kocası Abdullah evindeydi, oğullarını kaybetmenin acısı bir yanda, Hz. Hüseyin'in ve yakınlarının acısı öte yanda, ziyaretine gelenlerin konuşmalarını dinliyordu. Oğulları Un’ul Ekber ve Muhammed, amcasının oğlu Hüseyin, ötekiler, bütün şehitler bir bir geçiyordu gözlerinin önünden. Hizmetçilerinden biri bir söz söyledi o sırada; "Bu başınıza gelenlerin, hepsi Hüseyin'in yüzündendir."
 
Abdullah bu söz üzerine öfkeyle titredi. Nasıl böyle düşünürdü hizmetçisi? Yanı başındaki ayakkabısına ilişti gözü ve onu alıp fırlattı hizmetçisinin üstüne.
 
"Hüseyin hakkında böyle konuşma bir daha... Allah'a yemin ederim ki, ben O'nun yanında olsaydım, ölünceye değin ayrılmazdım yanı başından. Yemin ederim ki çocuklarımın yerine ölmeyi yeğlerdim. Çocuklarımın ölümünden duyduğum acıyı, onların Hüseyin'in yanında ölmelerinden dolayı duymuyorum bile" dedi. Abdullah, etrafındaki kalabalığa döndü ardından; "Hüseyin'in şehadeti benim için çok üzücü oldu. Gerçi onun yanında olamadım, acısını yüreğimde duysam da, yükünü paylaşamadım ama iki oğlum yardımcı oldular O'na, bundan teselli buluyorum şimdi."
 
Zeyneb'i Abdullah'ın evinde görmüyoruz o sırada. Bunu O'nun yorgunluğuna bağlamak mümkün. Daha sonra Zeyneb görünüyor. Sanki bir şeyler yapmayı kuruyor, ya da bir şeyler arıyor. Artık dinmiş gözyaşları, gözleri sadece korlu bir alev gibi parlıyor, o kadar. Ağlamanın daha ötesinde yüklendiği sorumlulukları var Zeyneb'in. Akan kanlan düşünüyor, onların boşuna akmadığını akla getiriyor. Bu kanların vurguladığı bir mesaj olmalı mutlaka... Zeyneb, kendisine düşen görevler olduğunun bilincinde. Halkın kendisine nasıl baktığını da hissediyor. Sözleri kıldan ince, kılıçtan keskin bir kadın O. Konuşmaları kalplere yerleşiyor, halkı coşkuya getiriyor her zaman. O günde, yüreğini kaplayan acının verdiği bir hırsla ne istese söyleyebilir ve etkileyebilir halkı, biliyor. Medine halkı zaten acılı, yaralı ve O'na kulak vermeye hazır. O günler kritik günler... Patlamaya hazır, bir kıvılcım bekleyen barut fıçısı gibi Medine. Ve Zeyneb susuyor. Sonradan pişmanlık duyacağı ve altından kalkamayacağı olayların meydana gelmesinden korkuyor belki.
 
Medine'yi çok sevdiğini sık sık tekrarlamıştır Zeyneb. Nasıl dedesi Hz. Muhammed (s.a.a.) Mekke'ye gönülden bağlı ve içinde hep bu kentin özlemi yanarak yaşamışsa, Zeyneb de her gittiği şehirde Medine'ye olan sevgi ve bağlılığın şiddetini duymuştur. Yaşamının son anma kadar Medine topraklarında yaşamak, dedesinin mezarına yakın olup o havayı solumak isterdi mutlaka. Ancak Kerbelâ esirlerinin durumu hiç de iç açıcı gelmiyor yönetim merkezine... Onların bir aradaki varlığı halkı bir isyana götürür kuşkusu gittikçe büyüyor. Buna çok geçmeden bir çözüm bulmak zorundadır artık Yezid. Esirlerin birbirinden ayrılması, ayrı ayrı şehirlere sürülmesi akla yatkın bir fikir gibi geliyor O'na. Medine Valisi Hz. Zeyneb için özel bir emir veriyor o sırada. Nereye gitmek isterse serbesttir, seçip gidebilecektir. Peki ya Zeyneb'in tepkisi?
 
"Başımıza neler getirildiğini Allah bilir" diyor heyecanla. "En iyi adamlarımızı öldürdükleri yetmiyormuş gibi, geriye kalanlarım da şehirden şehire hayvan sürüsü gibi sürmekteler. Allah'a yemin ederim ki hiçbir zaman kendi isteğimle çıkmam Medine'den. Hatta kanımı akıtsalar bile bu yolda..."
 
 
Zeyneb'in Ardından
 
 
Hüseyin'in şehadetinin ardından çok yaşamadı Zeyneb. Bir buçuk sene sonra gözlerini yumdu dünyaya. Fakat bu kısa süre içinde bile, yorgun ve hasta vücuduna rağmen yoğun bir mücadele için değerlendirmeyi bildi hayatını. Elbette ki Hz. Hüseyin'in ve yakınlarının ölümü, mevcut hükümetin dilediğince hüküm sürmesi için yetmedi. Sadece kadınların kaldığı görünen muhalif gurubun verdiği ferahlık da çabuk tükenecekti.
 
Sorun neydi aslında? Yezid ne istiyor, İslâmî hükümet kisvesi altında nasıl bir yönetimle hükmetmeyi amaçlıyordu. Bu soruda tartışmasız ortak cevap, Yezid'in geleneksel, kavmiyat taassubunun (asabiyet) ağır bastığı cahiliye yönetimlerine özendiğidir. Hz. Hüseyin ise, cahiliye geleneklerinin geri gelmesi, İslâm'ın mesajının canlılığını ve berraklığım koruması için kıyam verirken, kendi başı; yakınlarının, en sevdiklerinin başı gitse bile, İslâm'ın mesajının bir noktada kesinlikle kaybolmayacağını, kıyamete kadar akıp gideceğini ve unutulmaz bir ders vereceğini biliyordu. Zeyneb, O'nun mücadelesinin amacını biliyordu Ve kadınca bir sezgiyle, duyarlılıkla olacakları da kestiriyordu aşağı yukarı. Ama olacakları değiştiremeyeceğini de, ne gerekiyorsa onun sonuna kadar yapılmasının kesinliğim de biliyordu. Kardeşinin ölümünün ardından her şeyin bitmediğini bir köşeye çekilip susmamanın gerektiğini de biliyordu Zeyneb. Ne ki yorgundu vücudu ve az çekmemişti..
 
Ancak yine de sürdü direnişi. Hiçbir zaman yanlışla uzlaşmadı ve taviz vermedi inancından. Yezid ve efradının neşesi, Zeyneb ve efradının sessiz-sesli direnci ile çok geçmeden zillete çevrildi. Bu arada Yezid kendisini kurtarmak, aklanmak için gayret bile sarf etti. O'nun gözünde ve tüm olanlardan önce Allah'ın iradesini, sonra da Mercane'nin oğlu Ziyad'ı sorumlu tuttu. Ömrünün geri kalan günlerinde şurası muhakkak ki saltanatının mutluluğunu dört dörtlük tadamadı Yezid.
 
Zeyneb'in kıyam çağrısı, Hüseyin'in kıyamının devamıydı bir bakıma. "Hüseyin'in hesabını soran yok mu?" sesi uzun süre yankılandı İslam coğrafyasında. Bu sese üç sene sonra Küfe halkı cevap verecekti. Bundan sonra olaylar birbirini izleyecekti. Hükümetin tavrı, baskı yöntemlerini genişleterek olayların genişlemesini önleme yönünde kendisini gösterecekti. Ancak işkence, dayak, öldürme ve hapis olayları ne denli önleyebilirdi ki olacakları? Nitekim Kerbelâ olayının baş sorunlularından Ubeydullah îbn-i Ziyad, bu olayda öldürülecek, yanı sıra Ömer Sa'd ve oğlu Hafes de vurulacaktı. Bu sefer kesilen başlar Şam'a değil Medine'ye gönderilir. Ömer îbn-i Ebulneş, Ali Muhammed adlı kitabında bu kesilen başların Ali îbn-i Hüseyin'e gönderildiğini yazarken Taberî ise başların Muhammed Hanefî'ye gönderildiğini kaydeder. Korkunç olaylar birbirini izler. Ekilen kin tohumları yeşermiş ve İslâm Ümmeti için hiç de iç açıcı olmayan günlerin yaşandığı bu dönem, kendisinden önceki İslâmî olmayan yönetimin hazırladığı dönemin ürünü olarak ortaca çıkmıştır.
 
Hüseyin'in ve yakınlarının öldürülüşünde payı olan hemen herkesin bu olaylar sırasında cezalandırıldığı söylenir. Hele Küfe halkı..? Sanki kardeşinin ölümünün ardından Küfe halkına yaptığı bir konuşma sırasında ağlayanlara Zeyneb'in yaptığı dua yerine getirilmiştir: "Ağlıyor musunuz?" demişti Zeyneb "Ağlayın ve gözyaşlarınız hiç dinmesin." Kufelilerin gözyaşları dinmiyor ve senelerce şiddetli çatışmaların odak noktası durumunda kalarak kanlı yaşlar dökmeyi sürdürüyordu.
 
Şöyle demişti Zeyneb onlara:
 
"Evet, yemin olsun ki Allah'a, çok ağlayın ve az gülün. Çünkü utanç kaynağı oldunuz. Ve bu lekeyi hiçbir zaman temizleyemezsiniz. Çünkü siz Hz. Peygamber'in torunu ve cennet gençlerinin baş tacını öldürdünüz."
 
Ve Küfe halkı, Zeyneb'in duasına yürekten katılarak "amin" diye hep bir ağızdan haykırmıştı o zaman. Sanki dua kendileri için yapılmıyordu ve sanki Hüseyin'in ölümü onların hatasının, dönekliğinin ürünü değildi. Bir Kufe'li kalkıp:
 
"Hz. Peygamber'in kızının oğlunu davet ettik ama canımızı O'nun yolunda vermeyi göze alamadık. Ne elimizle ne de dilimizle yardımımız olmadı O'na" diye söyleniyor, başkaları da onu destekliyordu bu sırada. Oysa daha yeni şehit edilmişti Hüseyin ve köprülerin üstünden çok sular akmamıştı daha.
 
Bu suçlamalar hep sürüp gitti. Küfe halkı birbirini suçluyor ve herkes Hz. Hüseyin'in kanlı ölümünün sorumluluğunu karşısındakine yıkmaya çalışıyordu. Ordular oluşturuluyor, silahlar toplanıyordu bunun için. Tarihte o dönemde kurulan ordular "Tevbe Orduları" diye adlandırılır. Artık açıktan açığa kendini gösteriyordu bu hareketler. Bu ordunun mensupları Hz. Hüseyin'e karşı işledikleri ihanet suçu için Allah'a şöyle yakarıyorlardı:
 
"Allah'ım, şehid oğlu şehide rahmetlerini yağdır. Biz O'nun dini üzerinde olduğumuzu ve bağlılığımızı itiraf ediyoruz. Onları öldürenlerin düşmanı ve dostlarının da dostuyuz artık" diyorlardı.
 
Bir kısmı da:
 
"Hz. Peygamber'in kızının oğlunu yalnız bıraktık, suçlarımızı affet Allah'ım ve kabul et tevbemizi... Eğer affetmezsen suçlarımızı ve bize rahmetini esirgersen zarar edenlerden olacağız mutlaka" diye yalvarıyorlardı.
 
O dönemde, ihanet suçunun ağırlığını üzerinden atmak isteyenlerin en büyük dileği ölmek, Allah yolunda ölmekti. Böylece şehit olarak bu büyük günahın ezici ağırlığından kurtulmayı umuyorlardı. Karmaşa ortamının, çeşitli grupların türemesinde ve birlik beraberlik bilincinin olmamasında etkisi olmuştur muhakkak. Ancak kesin olarak söylenecek olan, Hz. Hüseyin'e karşı ihanetlerinin sırtlarına bir yük gibi bindiğini duyan Kufe'lilerin bir kaos dönemi yaşadığıydı.
 
Zeyneb, Kerbelâ olayından sonra çok yaşamadı. Ancak bu acı olayın ilk yıldönümünde ağlayıp ağıt yakarak o günü andığı, şehitler için dualar okuduğu söylenmektedir. Daha sonraları bu anma oldukça yaygınlaştırılmış, Kerbelâ olayının hatırlarda kalması için ayrıntılı bir tören haline getirilmiştir. Özellikle Şia'ların bu günlerde siyahlara bürünerek matem tuttukları törenler yaptıkları ve aynı acıyı yaşamak için çeşitli yollara başvurdukları bilinmektedir. Bu, bugün de sürmekte ve değişik görünümlerle çıkabilmektedir karşımıza.
 
 
Zeyneb'in Mesajı
 
 
Her büyük devrimin iki cephesi vardır ve her büyük oluş iki yönüyle kendisini tamamlar. Geleceği değiştirme ve bugünü düzeltme iddiası, yanı sıra kan ve haber olmadıkça kalıcı ve geçerli olamaz.
 
İlk haberi Hz. Hüseyin verdi. O ve dostları Kerbelâ'da akıtılacak kanları pahasına bir büyük oluşun kıvılcımını tutuşturdular. Zeyneb. ise bu kıvılcımın söndürülmemesi görevini üstlendi. Akıtılan kanların ne anlam taşıdığını haber vermek O'nun sorumluluğundaydı artık.
 
Neydi bu haber, düşünelim. Ölüler arasında dirinin, kanlar içinde heyecanın verdiği bu haber, Zeyneb'in ince ve hassas omuzlarına yüklenmiş bir emanetti. Kardeşi ölümü seçmişti, Zeyneb kalmıştı geride. Ama kolay mıydı yaşamak ve her şeye rağmen katlanmak olacaklara? Ardında esir kervanı, önündeyse düşman safları giderken, kardeşinin mesajı da sırtında ağırlaşan bir yük gibi duruyordu Kufe'de, pazarda, halkın arasında; sarayda, İbn-i Ziyad'ın huzurunda. Derken asıl amaçlanmış hedef, Şam'a varacaklardır. Onları bekleyen, yıkılmışlığı, pişmanlığı, beyat olmasa da en azından yenik düşmüşlüğü ve sessizliği bekleyen Yezid'dir. Kudretin, donukluk ve acımasızlığın, zulüm ve ihanetin merkezinde, cinayet planlarının saltanatı korumak amacıyla tezgâhlandığı otağa gitmektedir bu yolun sonu. Develerin adımları bile isteksizce, yavaştır. Zeyneb ise isteksizliğin ne olduğunu düşünememekte, akıp giden saatlerin sayısını hesap edememekte, sadece sorumluluğunu düşünmekte, taşıdığı emanetin sorumluluğunu ve haberin korkunç ağırlığını duymaktadır.
 
Öylece varır Şam'a ve haykırır Yezid'e, sarayda:
 
"Hamd-ü Sena Allah'a ki bize bunca yüceliği ihsan etti. Peygamberliği, şehadeti nasip etti..,"
 
Şehidler ne demek isterlerdi o sırada... Rabb'leri katında rızıklandırılan, ölü değil diri olan şehidlerin dilidir, yüreğidir Zeyneb... içinde çarpan bir tek yürek değildir, onlarca yürektir sanki. Bu kanın neden döküldüğünü haber vermezse hem şehitler mahzun olacaktır hem de gelecek zaman. Bu kanın neden döküldüğünü nesillerin bilmesini istiyordu. Hüseyin ve dostları ve anlatacaktı, anlattı Zeyneb.
 
Güç bir haberdi vereceği.Tüm insanlara ulaştırılması gereken bir borçtu ve Hüseyin'in şehadetine ağlayanların işitmesi gerekiyordu bunu. "Yaşam ancak bir cihaddır; başka bir şey değil demişti" Hüseyin. Buna nasıl inandığına, hayata nasıl sırtını döndüğüne tanık olmalıydı insanlar; inananlar ve inanmayanlar. Ve Zeyneb bu haberi verirken diyordu ki: "Ey duyanlar. Peygamber (s.a.s.)'in risaletine inananlar; her asırda, her zamanda, nerede olursanız olun Kerbelâ şehidlerinin haberini dinleyin, duyun" diyordu Zeyneb.
 
Hüseyin'in habercisiydi Zeyneb. Her büyük oluşta da sorumluluk sahipleri iki görevden birini yüklenmek zorundadırlar. Ya kanlı ölümle karşı karşıya kalarak buna rağmen yıkılmaksızın ölüme koşmak; ya da haberciliğin ağır sorumluluğuna gönülden sahip çıkmak. Ya Hüseyin gibi can vermek, dosttan gibi sakınmadan gitmek ölüme, ya da diri kalmışken Zeyneb gibi, her türlü zor şartlarda ne pahasına olursa olsun haberciliğini sürdürmek. Bunlardan birisini yapmak, kirli tarihi aklayacak ve ışıklandıracaktır geleceğe uzalı yollardan birini. Her ikisinden dışlanmak ise, günü gelince yaşamdan dışlanmakla noktalayacaktır ömürleri.
 
Zeyneb'in yaşam öyküsü, bir noktayla son bulmayacaktır ama. Zeyneb gibi yaşamak, soluk almadan, susmadan yaşamaktır çünkü. Hala konuşuyorsa Zeyneb, hala anlatıyorsa haberi ve övülüyorsa haberciliği, yaşam öyküsü de son bulmamış anlamına gelmektedir bu.
 
Onun yaşam öyküsünden alınacak ders, yaşamın kaçınılmaz ve tartışılmaz mücadelesinde en doğru yörüngeyi tespit etmenin ve bu yörünge etrafında söz konusu edilebilecek tüm görevleri katıksız bir ödev bilinciyle üstlenmenin gerekliliği olmalı. Ölmek elbette ki çok zaman yaşamaya yeğlenebilir. Ancak bu ölümün niteliğine bağlıdır çök zaman. Zeyneb'in yaşaması, zilletle geçmesi istenen bir ömrün çilelerine katlanmasını getirebilirdi. Kendisinden istenen uzlaşmaya uymak, ölümden de beter bir acıyı tattırabilirdi O'na. Ne var ki Zeyneb'in uzlaşmaya yanaşması, bunun için sonuna kadar direnmesinde toplanır tüm sorun ve bu odaklanışa dikkat çekilmesi gün gelir zorunluluk haline gelir tüm insanlar için. Gereğince ve yeterince öğrenilmesi için bu dersin, gereğinden ve yeterinden az olmayan bir çaba, mücadele, özveri istenir. Kimi zaman sayfalara sığdırılması mümkün olmayan kavram ve tanımlamaları anlamak ve açmak için bir insan, bir soluk ve bir saatlik ders yeterli olabilir.
 
Bu kavrayışın ve sahiplenişin yaygınlık kazanması için verilen bir mücadele destanının kadın kahramanıdır Zeyneb. O'nun gibi kadınların az olmadığını göstermiştir tarih ve gösterecektir de...
 
 
(Kerbela Şahidi Hz. Zeyneb /Cihan Aktaş)
Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler