05 Mart 2021 Cuma Saat:
21:30
07-12-2020
  

Keşif ve Kerâmet Gerçek midir Hayal midir?

Birtakım insanların ulaşabildiği olağanüstü bilgilerin bir bölümü telepati ve benzeri yollarla elde ediliyor ve bu şahısların fiilleriyle, sıfatlarıyla veya ruhî halleriyle ilgisizdir.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Keşif ve Kerametin Anlamı

 

‘İrfan’ denince akla gelen ve özellikle sahte âriflerin dillerinden düşürmediği konulardan birisi ‘keşif ve keramet’ konusudur. Hemen hemen hepimiz az çok “falan şahıs keramet sahibidir” gibi sözler duymuşuzdur. Bazı büyük veli kulların türlü kerametlere sahip olduğunu, bunların içinde bazı kişilerin herkes tarafından bu yönüyle bilindiğini ve insanların bu büyük zatlara saygı gözüyle baktığını biliyoruz.

 

Sonuç olarak ‘keşif ve keramet’ sözcükleri İslamî irfânda oldukça sık kullanılan tabirlerden birisidir ve birçok kişinin, özellikle sapkın grupların kurucularının bu tür makamlara sahip olduğu iddia edilmiştir. Keşif ve keramet konusuyla ilgili olarak her şeyden önce bu iki sözcüğün anlamıyla ilgili birtakım açıklamalar yapılmalıdır.

 

Her şeyden önce ‘keşif’ ve ‘keramet’ sözcükleri eş anlamlı sözcükler değildir ve her biri kendine has bir anlam taşıyor. ‘Keşif’ veya ‘mukaşefe’ insanın uykuyla uyanıklık arası, yarı uyku halinde diğer insanların görmediği birtakım şeyler görmesidir. Bir başka tabirler Mûkâşefe: Aklın ve duyuların yetersiz kaldığı ilâhiyyât konularında doğrudan bilgi edinme yolu anlamında bir irfanî terimdir.

 

Mukaşefede insan, uykuyla uyanıklık arası bir hal yaşıyor; ancak buna uyku diyemeyiz. Çoğu zaman ise mukaşefe halindeki kişinin gözleri tamamen açık olabiliyor ve bu halde aynen uykudaki bir insan gibi birtakım şeyler görebiliyor. Mukaşefe halindeki insan birtakım sesler duyabilir, bazı kişileri birtakım işleri yaparken görebilir veya birtakım olaylar görebilir.

 

‘Keramet’ise kişinin olağanüstü işler yapabilecek kadar ve varlık âleminde tasarruf edecek kadar güçlü bir ruha sahip olması anlamındadır. Örneğin bir insanın (göz kırpma süresi kadar) çok kısa bir zamanda dünyanın istediği yerine gidebilmesi, hastaları iyileştirebilmesi veya zâhirî sebepler dairesi dışında herhangi bir şeyi diğer bir yere aktarabilmesi. Bütün bu işler için “Allah’ın izniyle yapılıyor” denilebiliyorsa ve Allah’la olan bir bağın göstergesi niteliğindeyse buna ‘kerâmet’ denilir. Bunun bir aşaması peygamberler (a.s), veliler ve On iki İmamların (a.s) nübüvvet ve imamet iddiasını ispatlamak için gerçekleştirdiği mucizedir. Kerâmet ve mucizenin her ikisi olağanüstüdür ve kişinin Allah’la olan sıkı bağını gösteriyor; ancak mucize ve keramet arasındaki önemli farklardan birisi kerâmet sahibi kişinin nübüvvet veya imamet iddiası taşımamasıdır. Oysa mucize sahibi olan kişi bunu nübüvvet veya imamet makamını ispatlamak için Allah’ın izniyle yapıyor.

 

Keşif ve Kerâmet Gerçek midir Hayal midir?

 

Âriflik iddiası taşıyan ve insanlığın üst aşamalarına vardığını iddia eden kişi veya akımların reklam amaçlı kullandıkları baş faktörlerden birisi kerâmet sahibi olmaktır. Diğer bir deyimle keşif ve kerâmet sahibi olmak hakkaniyetin bir belirtisi olarak halk tarafından kabul ediliyor ve halkın gözünde kerâmet sahibi olmak kişinin gittiği yolun doğruluğunu gösteriyor.

 

Konuyu incelemeye almadan önce keşif ve kerâmetin esasen gerçek olup olmadığını açığa kavuşturmalıyız. Ayrıca keşif ve kerâmetin gerçek olduğunu varsayarak yola çıkıp da bir kişinin keşif ve keramet sahibi olmasının bu kişinin yüce Allah’ın rızasını kazanmış kullardan birisi olduğu anlamına mı geldiğini ve bu kişinin veli kullardan birisi olduğunu mu gösterdiğini açığa kavuşturmalıyız. Diğer bir deyimle olağanüstü işler yapabilen insanlar sırf bu yeteneğe sahipler diye bu, onların doğru yolda olduklarını, yüce Allah’ın özel lütfunu kazanmış kullardan olduklarını ve Allah’ın veli kullarından olduklarını mı gösteriyor? Acaba gerçekten Allah’ın lütfuyla keşif ve kerâmet sahibi olan birisinin tüm inandıkları ve dediklerini düşünüp değerlendirmeden, sorgusuz sualsiz bir şekilde kabul etmek mi gerekiyor? Bu sorular keşif ve kerâmet konusunda önümüze çıkan sorulardır ve bu sorular için uygun cevap bulunmadıkça keşif ve kerâmet konusu kötü amaçlı kullanımlara açık olacaktır.

 

Keşif ve Mukaşefenin Hakikati

 

Keşif ve kerametin gerçekliğine gelince kesinlikle keşif ve kerâmet gerçektir ve bazı insanlar diğer insanların göremediği ve duyamadığı birtakım şeyleri algılayabiliyorlar. Bazı insanların olağanüstü ruhânî ve zihinsel güçlere sahip olduğunu ve diğer insanların algılayamadığı birtakım şeyleri algılayabildiklerini kesin olarak biliyoruz. Ancak burada bahsettiğimiz algılamalar kendi içinde çeşitli türlere sahiptir. Günümüz psikoloji dalında ‘telepati’ olarak adlandırılan algılama türü bunun bir örneğidir. Telepatide örneğin burada oturan bir şahısın aklına diğer bir yerdeki şahsın şu anda falan işi yaptığı, hastalandığı veya dünyadan göçtüğü geliyor, daha sonra ise bunun doğruluğu kanıtlanıyor. Diğer bir örnekte ise örneğin burada oturan şahıs uzaktaki bir insanın kendisiyle konuştuğunu hissediyor ve sonrasında o şahsın gerçekten de buradaki şahsa birtakım sözler söylemek istediği; ancak mesafe uzaklığı sebebiyle bu sözleri dile getirmediği ortaya çıkıyor. Sonuç olarak bu, iki insan arasındaki olağanüstü bir ruhî bağdır ve psikologlar buna telepati diyorlar. Bu tür bir yeteneğe sahip olmak kesinlikle kişinin Allah katında sevilen birisi olduğunu veya bu insanın veli kullardan birisi olduğunu göstermez. Bu tür algılamalar bazen Allah’a inanmayan insanlarda bile görülebilir. Ancak şu da bir gerçek ki günümüz bilimi halen bu gerçek hakkında çok kısıtlı bilgilere sahiptir ve konunun incelikleri halen bilinmiş değildir.

 

Telepati dışında duyular konusunda diğer insanlardan üstün yeteneklere sahip olan insanlar az değildir. Örneğin sıradan insanlar ancak 20 ile 30 bin hertz arası sesleri duyabiliyor ve daha düşük veya daha yüksek sesleri duyamazlar. Ancak bazı insanlar daha düşük veya daha yüksek frekanstaki sesleri duyabiliyorlar. Nitekim bazı hayvanların duyu yeteneği insanınkinden çok daha gelişmiştir. Bu gerçek, görme yeteneği için de geçerlidir. Sıradan insanların gözü morötesi veya kızılötesi ışınları algılayamaz ancak bazı insanların gözü bu ışınların belirli seviyelerini algılayabiliyor. Bu durum diğer duyular için de geçerlidir ve bazı insanlar sıradan insanların algılayamadığı şeyleri algılayabiliyorlar. Ancak bu yeteneklere sahip olmak hiçbir zaman bu şahsın manevî üstünlüğüne işaret değildir ve bu şahsın Allah katında sevilen bir kul olduğunu göstermez.

 

Konuyla ilgili olarak hatırladığım kadarıyla ‘Tabiatüstü’ adlı bir kitapta Marksist düşünceli bir bayanla ilgili ilginç sözlere yer verilmişti. Asıl mesleği şoförlük olan bu bayan insanların vücudunun içini görebiliyor ve iç organlarını seyredebiliyordu. Kitapta açıklandığına göre birçok kişi bu bayan sayesinde belki de haberleri bile olmadığı hastalıklarının farkına varmıştır. Diğer bir deyimle radyoloji ve benzeri yöntemlere başvurmak yerine bu bayana başvuranlar vücutlarındaki tümör ve benzeri fazlalıkları kolaylıkla fark edebiliyorlardı. Yine kitapta yazıldığına göre kimi durumlarda tıbbî görüntüleme cihazlarının fark edemediği hastalıkları bu bayan bir bakışla tespit edebiliyordu. Ancak bu bayan hiçbir zaman gayb âlemiyle bağlantılı olduğunu söylememiştir. Esasen bu bayan fizikötesine inanmayan bir insandı; ama ne var ki gözündeki sebebini açıklayamadığımız yetenek sayesinde nesnelerin içini bile görebiliyordu.

 

Sonuç olarak bazı insanlarda bu tür olağanüstü yeteneklerin var olması tamamen maddî sebeplere dayanıyor ve kesinlikle bu kişinin manevî makamına veya Allah nezdinde sevilen bir kul olduğun işaret değildir. Bu tür yetenekler ve daha doğrusu farklılıklar daha çok biri normal diğeri doğuştan görme bozukluğu taşıyan iki insanın durumuna benzer. İnsanların bir bölümünün normal görme yeteneğine, diğer bölümünün ise az görme yeteneğine sahip olması acaba birinci grupta yer alanların Allah nezdinde daha çok sevilen kullar olduğuna mı işarettir?

 

Doğal menşeli yetenekler dışında bazı insanlar birtakım riyazetler ve sıkıntılar çekerek benzer bir takım yeteneklere sahip olabiliyorlar ve olağanüstü işler yapabiliyorlar. Bu tür olağanüstü yetenekler de yine öncekinde olduğu gibi hak ve bâtıl arasında ortaktır ve bu yeteneklere sahip olmak kişinin veya sahip olduğu inancın hakkaniyetine delil olamaz. Hindistan’daki Allah’a ve kıyamete bile inanmayan ‘sadu’ denilen kişiler bunun bir örneğidir. ‘Sadu’lar her ne kadar ruhun bir tür bekasına inansalar da bizim gibi cismani olmayan Allah’a ve onun göndermiş olduğu elçiye inanmıyorlar. Evet, ruhun bir tür bekasına inandıklarını esas alarak mead ve ölüm ötesi hayata inandıklarını söyleyebiliriz; ancak bu inanç da bizim kıyamet ve mead inancımızla çok farklıdır. Kısaca bunca yanlış ve bâtıl bir inanca sahip olmasına rağmen bir sadu, çektiği riyazetler sayesinde birtakım ruhî güçler elde edebiliyor ve bazı olağanüstü işler yapabiliyor. Sadu adı verdiğimiz kişiler de kendi içlerinde farklı gruplara ayrılıyorlar ve önceki yıllarda sayıları çok olmasına rağmen günümüzde artık çok az sayıda saduya rastlıyoruz. Saduların çektiği riyazetler bazen gerçekten çok çetin riyazetlerdir ve birçok kişi bu riyazetleri yapamaz. Bu riyazetler sayesinde sadular diğer insanların algılayamadığı birtakım şeyleri algılayabilme gücünü elde ediyorlar. Bazı sadular çok geçmişte olan olayları ve hatta ileride olacak olan olayları önceden söyleyebiliyorlar. Bu tür olaylar defalarca yaşanmıştır ve güvenilir insanların bizzat gözle görüp de yazdığı olaylar bunu onaylıyor. Bir sadu size isminizle seslenebilir, hedefinizin ne olduğunu ve nereye gittiğinizi söyleyebilir. Çok güvendiğim bir arkadaş bana anlattı; bir sadu kendisine “Perşembe günü buradan gideceksin” demiş. Oysa arkadaş çarşamba günü için uçak bileti almıştı. Arkadaş şöyle diyordu: Bu saduya bir şey söylemedim; ama içimden yanıldığını düşündüm. Çarşamba günü havalimanına gittiğimde bana “uçuşun iptal edildiğini ve bir gün sonraya ertelendiğini” söylediler.

 

Elinde çarşamba günü için uçak bileti olan birisine kesin bir şekilde “sen perşembe günü gideceksin” demek ve gerçekten de böyle olması normal değildir. Ancak bütün bunlara rağmen bunu, kişinin yüceliğine işaret olarak kabul edemeyiz ve bu tür şeyler o şahsın manevî bir makama sahip olduğunu göstermez.

 

Sonuç olarak Allah vergisi olan doğal güçlerin yanı sıra insanlar birtakım riyazetlere katlanarak birtakım olağanüstü güçler elde edebilirler ve bu güçler sayesinde diğer insanların yapamadığı işleri başarabilirler. Ruh çağırmak, ruhlarla bağlantı içinde olmak, cin çağırmak ve cinlerin sahip olduğu bilgilerden yararlanmak ve benzeri işler de aynı kategoride yer alıyor. Bütün bu işlerin ortak yönü ve buluştuğu nokta insanların normal mecralardan elde edemediği bilgilere ulaşabilmektir. Bu aşamaya gelebilmek de aynı zamanda doğal olarak önceden birtakım sıkıntılara katlanmayı gerektiriyor. Ancak şu bir gerçek ki bu sıkıntılara katlanmayı tercih edecek yapıdaki insanların sayısı çok azdır ve diğer yandan bunca sıkıntıya katlanmak esasen mantıklı görülmediği gibi bu riyazetler sonunda ulaşılan şeylere ulaşmak için çok daha kolay diğer bir yol da olabilir. Burada gözden kaçırmamamız gereken diğer bir gerçek ise bunca sıkıntı sonunda elde edilen bu bilgilerin insan için gerçekte hiçbir fayda ve yarar sağlamamasıdır. Normal yollarla, şu gözümüzle, kulağımızla elde ettiğimiz bilgileri ne kadar kullanıyoruz da gözün görmediği bilgilere ulaşmaya çalışalım? Diyelim ki filan kişinin dün neler yaptığını veya yarın ne yapacağını bildik, bu bizim ne işimize yarayacaktır ve bize hangi insanî değeri, hangi fazileti, hangi manevî makamı kazandıracaktır? Diğer insanların sahip olmadığı bir şeye sahip olma isteği ancak ve ancak bir hevesten ibaret olabilir ve gerçek şu ki bu tür şeyler insanın manevî ilerleyişi yönünde pek yararlı ve faydalı değildir.

 

Sözün kısası bu tür şeylerin gerçekleşmesi olasıdır ve gerçekleşmiştir de. Bunu öğrenmenin yolu da açıktır ve kendine has hocaları vardır. Yani öğrenilebiliyor ve öğretilebiliyor. Birtakım insanlar bu yola adım atıyorlar ve hocalarından aldıkları talimatları uyguladıktan sonra olağanüstü birtakım güçler elde ediyorlar. Burada önemli olan nokta bu yeteneği taşımanın, Allah nezdinde ‘mukarreb’ ve sevilen bir kul olduğu anlamına gelmemesidir. Daha önce de dediğimiz gibi Allah’a inanmayan ve hatta tüm dinler ve peygamberlere karşı olan birisi de birtakım riyazetler sonucunda bu tür güçlere ulaşabilir. Aynı kural ruh çağırmak ve cinleri ele geçirmek için de geçerlidir. Birtakım kendine has yöntemlerle bir veya birkaç cin ele geçirip de bu cinleri bilgi toplamak için kullananlar vardır. Cinler çok hızlıdırlar ve hızlı bir şekilde uzaktaki bir yere gidip de gerekli bilgileri toplayıp yine hızlı bir şekilde geri dönebiliyorlar.

 

Ancak şu da bir gerçek ki bu alandaki yalancı insanlar da çoktur ve bu insanların sayısı riyazetler sonucu bu tür güçlere ulaşan insanlardan kat kat fazladır. Ayrıca bu tür olağanüstü güçlere ulaşabilmek için, ruh çağırabilmek için veya cinleri ele geçirmek için bu insanlar zaman zaman gayrimeşru ve haram işlere başvuruyorlar. Örneğin kutsal şeylere saygısızlık yapmanın bir karşılığı olarak şeytanlardan bilgi alıyorlar. Cinler de kendi içlerinde mümin ve kâfir cinler olmak üzere iki gruba ayrılıyorlar ve kâfir cinler insanlar için yapacakları iş karşılığında örneğin kutsal şeylere saygısızlık yapılması gibi birtakım haram şeyler isteyebiliyorlar. Bunun birçok örneği yaşanmıştır. Örneğin kâfir bir cinle olan bağlarını korumak adına namaz kılmayı bırakıp da Kur’an’a ağza alınmayacak saygısızlıklar yapanlar var.

 

Dolayısıyla bir insanın olağanüstü birtakım işler yapabilmesi kesinlikle bu insanın Allah nezdinde sevilen bir kul olduğu anlamına gelmez. Burada değindiğimiz işler her ne kadar olağanüstü birtakım işlerse de, her ne kadar olağan olmaya yollarla birtakım gizli bilgilere ulaşmaksa da yine de mukaşefe değildir. Ne telepati, ne ruh çağırmak, ne cinlerle bağlantı kurmak veya cinleri ele geçirmek, ne de Hintli saduların yaptıkları bunların hiçbiri mukaşefe değildir. Mukaşefe daha önce dediğimiz gibi uykuyla uyanıklık arası bir halde insanın birtakım şeyleri görmesi ve algılaması anlamındadır. Mukaşefe için kişinin belli bir ruh inceliğine sahip olması gerek. Bu nedenle bütün insanlar mukaşefe halini yaşayamazlar. İnsan ruhunda belli bir temizlik ve yücelik oluşmadığı sürece mukaşefe hali gerçekleşemez.

 

Rahmani Mukaşefeler ve Şeytanî Mukaşefeler

 

Bütün tasavvuf kollarının saygıyla andığı işin erbabı konumundaki büyük tasavvuf ehli insanların kitaplarında ve yazılı eserlerinde mukaşefenin rahmanî ve şeytanî olmak üzere iki tür olduğu açık bir şekilde ifade edilmiştir. Diğer bir deyimle insanın yarı uyanık halde algıladığı şeyler bazen yüce Allah tarafından veriliyor bazen de şeytan tarafından veriliyor. Şeytanî bir mukaşefede de yine mukaşefe halindeki insan, diğer insanların algılayamadığı şeyleri görüyor veya duyuyor; ancak bunun kaynağı şeytandır. Bazen gayptan bir ses gelebilir ve ileride gerçekleşecek olan bir olayı önceden haber verebilir. Zamanı geldiğinde de bu olay gerçekten gerçekleşebilir. Ancak bu, şeytanın insan avlamak için kurduğu bir tuzaktan başka bir şey değildir. Bu sadece hedeflenen insanı kandırıp da şeytanî mecralara çekebilmek için bir tuzaktır. Şeytan insanın yeminli düşmanıdır ve elinden geldiğince insanı kurtuluşa varmaktan alıkoymak istiyor.

 

 قالَ فَبِعِزَّتِكَ لاَُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلاّ عِبادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِين 

 

“İblis, ‘Senin şerefine and olsun ki, içlerinden ihlâslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım’ dedi.”[1]

 

Evet, melun şeytan tüm insanları kandırmak üzere yemin etmiştir ve bütün insanlara bu ümitle bakıyor. İnsanlar içinde sadece bir grup insan, şeytanın, ümidini kestiği insanlardır. Yani ‘muhles’ insanlar. Hadis kaynaklarımızda ‘muhles insanlar’, On dört Masumlar (a.s) olarak tanıtılmıştır.

 

Şeytanın, insanları kandırmak için kullandığı yöntemlerden birisi burada bahsettiğimiz irfânî konulardır. Melun şeytan, bu yöntemle insanları avlayabilmek için işin başında doğru bilgilerle başlıyor ve zamanla aşamalı bir şekilde insanı doğrudan uzaklaştırıyor. Örneğin gecenin bir vaktinde birisine seslenip de “kalk gece namazı kıl” diyebilir. Gece namazı önemle tavsiye edilen sünnetlerin başında geliyor ve Allah’ın veli kulları hiçbir zaman bu sünneti ihmal etmiyorlar. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de, Peygamber efendimizin (s.a.a) ‘Makam-ı Mahmud’a varmasını gece namazı kılmak koşuluna bağlıyor ve şöyle buyuruyor:

 

وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نافِلَةً لَكَ عَسى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقاماً مَحْمُودا

 

“Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüt namazı kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırsın.”[2]

 

İşte bu nedenden dolayı bu sesle gecenin bir vaktinde uykudan uyandırılan şahıs bu sesin, Allah tarafından görevlendirilmiş bir meleğe ait olduğunda zerre kadar tereddüt etmiyor. Ardından ise kendisini ibadet için uyandırmak üzere bir melek göndermiş olan Allah’a teşekkür ediyor ve kalkıp gece namazı kılıyor. Birkaç gece bu şekilde geçtikten sonra bu ses örneğin “bu gece sabaha kadar Kur’an oku” şeklinde bir talimat veriyor. Ardından örneğin “filan akrabanın ziyaretine git ve filan sıkıntısını gider” şeklinde bir talimat veriyor. Bir süre sonra bu ses bir gece örneğin “üniversitede veya medresede verdiğin falan dersi bırak ve onun yerine Kur’an oku” şeklinde bir talimat verebilir.

 

Bu talimatı alan şahıs şimdiye kadar hep gece namazına, Kur’an okumaya ve akraba ziyareti gibi güzel şeylere davet etmiş olan gayptan gelen bu sesin bu defa da kendisini doğruya yönlendirdiğini düşünerek hiç tereddüt etmeden gereğini yapıyor ve öğrenci yetiştirmek yerine evde oturup Kur’an okumayı tercih ediyor. Oysa Kur’an okumak, akraba ziyareti ve diğer güzel işlerin tamamı bu insanı tuzağa düşürmek için birer yemden başka bir şey değildi. İşini büyük bir ustalıkla yapan şeytan, maalesef çoğu zaman başarılı oluyor ve insanları doğru yoldan ayırıyor.

 

Bu tür durumlar zaman zaman mukaşefe halinde de yaşanabilir. Yani yarı uyak halindeki insan benzer komutlara maruz kalabilir. Zikir halindeki bir insan bu halde iken birtakım şeyler görebilir veya duyabilir. Örneğin bir ışık görebilir, renkli ışıklar görebilir veya birtakım sesler duyabilir. Bütün bunlar gerçektir ve bazı insanlar bu tür sesler duyabilirler. Ancak işin ehli ve uzman insanların her zaman söylediği şey, dua halinde, zikir veya secde halinde gerçekleşen mukaşefelerin rahmanî ve ilahî olabileceği gibi şeytanî de olabilmesidir. Mukaşefenin kaynağı bazen melektir ve bazen de şeytandır. Bu iki mukaşefeyi birbirinden ayırt edebilmek ise herkesin işi değildir ve bazen çok çetin bir hal alabiliyor. Konuyla ilgili olarak âriflerin söylediği genel kural, mukaşefe halinde sunulan bilginin Kur’an ve sünnetle ölçülmesidir. Mukaşefe halinde verilen bilgi veya talimat Kur’an ve sünnete uygun ise veya en azından Kur’an ve sünnete aykırı değilse doğru bir mukaşefedir. Aksi halde şeytanî bir mukaşefedir. Dolayısıyla büyük ariflerin buradaki ölçüsü, Kur’an ve sünnettir.

 

Rahmanî ve İlahî Mûkâşefeler, Kişinin Kamil Olduğunu Göstermez

 

Buraya kadar yapılan açıklamalarla mûkâşefenin, telepati, ruh çağırmak, cin çağırmak, cinleri ele geçirmek ve Hint sadularının yaptığı şeylerle çok farklı olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca mukaşefenin, kendi içinde rahmanî ve şeytanî olmak üzere iki türe sahip olduğu ve bu nedenle tüm mukaşefelerin, Allah nezdinde sevilen bir kul olma anlamına gelmediği anlatıldı.

 

Şimdi burada birisinin gerçekten de ilahî türünden bir mukaşefe yaşadığını yani kitap ve sünnetle örtüşen bir mukaşefe yaşadığını varsayarak konuyu biraz daha ilerletmek istiyorum. Mukaşefe yaşayan şahıs ise bâtıl riyazetler yapan bir insan değildir, inanç yönüyle sağlam ve doğru bir insandır ve kısaca bu yönleriyle herhangi bir sorun taşımıyor. Böyle bir insan dua halinde, ibadet, secde veya zikir halinde bir mukaşefe yaşamıştır ve mukaşefe içeriği de yüzde yüz kitap ve sünnete uygundur. Yani kısaca bu mukaşefenin rabbanî ve ilahî olduğundan eminiz. Burada önümüze çıkan soru şudur: Acaba bu insanın mukaşefe yaşaması, mürşitlik ve kutup makamına vardığını, insan yetiştirebileceğini, ağzından çıkan sözlerin bağlayıcı olduğunu ve tüm emirlerini yerine getirmemiz gerektiği anlamında mıdır?

 

Sorunun cevabı çok açıktır: Kesinlikle bunu bu şekilde kabul edemeyiz. Zaman zaman ergenlik çağına bile gelmemiş çocuk yaştaki insanların mukaşefe yaşadığını görüyoruz. Bazen kalbi temiz esnaf, çiftçi veya diğer mesleklerdeki sıradan insanların namaz veya dua halinde diğer insanların göremediği birtakım şeyler gördüğünü biliyoruz. Bunların bazı örneklerini ben şahsen yakından tanıyorum ve burada tahminler üzerine konuşmuyorum. Mukaşefenin bize söylediği şey, mukaşefe yaşayan şahsın mukaşefe anında bir tür ruhî inceliğe sahip olmasıdır. Ancak mukaşefe kesinlikle bu şahsın kutupluk ve mürşitlik makamına vardığını, söylediği tüm sözlerin bağlayıcı olduğunu ve kesinlikle hakkın dışına çıkmayacağı anlamında değildir.

 

Bir mukaşefenin gerçekleşmiş olduğu ve rahmani olduğu kanıtlansa bile bu, daha yeni, sadık bir rüya yaşanmış gibidir. Acaba birisinin sadık bir rüya görmüş olması bu şahsın, Allah’ın veli kullarından birisi olduğunu mu gösteriyor? Acaba sıradan insanlar, günahkâr insanlar ve hatta cani insanlar sadık rüya görmezler mi? Acaba Kur’an’da açıkça ifade edildiği üzere firavunun görmüş olduğu sadık rüya, firavunun yüce bir manevî şahsiyete sahip olduğunu mu gösteriyor? Birçok zalim hükümdar tahtının zevalini gösteren sadık rüyalar görüyordu ve gerçekten de bir süre sonra bu gerçekleşiyordu. İşte bu nedenle sadık rüyalar, kişinin manevî makamına işaret olmadığı gibi mukaşefe de kişinin veli kullardan birisi olduğunu veya anladığı ve söylediği her şeyin doğru olduğunu göstermez. Mukaşefenin her zaman bir tür ruhi letafet ve incelikle birlikte olması tamamen farklı bir anlam taşıyor ve kesinlikle bu şahsın Allah nezdinde yüce bir makama sahip olduğunu göstermez. Ruhi letafet ve inceliğe sahip olmak kişinin ahlaki ve manevî yetişkinliğe vardığını, diğer insanlara yol gösterecek konuma ulaştığını, tüm algılarının doğru olduğunu ve diğer insanların ona tabi olması gerektiğini asla göstermez. Bu söylediklerimiz rahmani mukaşefeler içindir. Şeytani mukaşefelerin bu söylediklerimiz dışında kaldığını söylemeye bile gerek yok. Şeytani mukaşefeler kesinlikle kişinin ruhi yüceliğini ve faziletli bir insan olduğunu gösteremez.

 

Esasen keşif ve mukaşefe, gerçek veli kullar ve gerçek ârifler için çok değersiz şeylerdir ve bu yüce zatlar kesinlikle bu tür şeylere önem vermiyorlar.[3] Böyle şeyler ancak benim gibi yüzeysel bakışlı insanların ilgisini çekiyor. Gökyüzünde bir ışık görmek veya gayptan bir ses duymak insanın hangi sorununu çözebilir? Hangi faziletin filizlenip büyümesine veya hangi kötü sıfatın zayıflamasına ve yok edilmesine sebep olabilir?[4]Bu nedenle Allah’ın veli kulları bu tür şeyleri çocuk oyuncağı gibi görüyorlar ve bu tür şeylere dönüp bakmıyorlar bile. Bu tür şeyler onlar için bizim gördüğümüz renkli rüyalar gibidir. Aradaki fark, gözü açıkken görülmesidir.

 

Buraya kadar mukaşefeyle ilgili söylediklerimizin özeti şudur: Birtakım insanların ulaşabildiği olağanüstü bilgilerin bir bölümü telepati ve benzeri yollarla elde ediliyor ve bu şahısların fiilleriyle, sıfatlarıyla veya ruhî halleriyle ilgisizdir. Yani birtakım tabii ve gayri iradi sebeplerin getirisidir. Bu olağanüstü bilgilerin diğer bir kısmı ise iradî birtakım sebeplerle elde edilse de dinimizin cevaz vermediği birtakım riyazetler sonucu elde ediliyor. Örneğin Hint sadularında olduğu gibi. Bu bilgilerin üçüncü bir bölümü meşru riyazetlerle elde ediliyor ve mukaşefe dediğimiz şey ise budur. Ancak burada mukaşefenin rahmanî ve şeytanî olabileceğini göz ardı etmemeliyiz. Bu nedenle tüm mukaşefeleri Allah’ın gaybî inayeti olarak algılamamalıyız. Zira mukaşefenin kaynağı bazen şeytan ve askerleri olabiliyor. Rahmanî ve şeytanî mukaşefeyi ayırt etmenin yolu ise Kur’an ve sünnettir. Son olarak ise rahmanî bir mukaşefeyi bile kişinin yüceliğine delil olarak göremeyiz ve bu tür olayları bu şahsın yaptıkları ve söylediklerinin doğruluğuna işaret olarak algılamamalıyız.

 

 

I. Bölümün Sonu

 

 

 


[1]     Sad, 82 ve 83.

[2]     İsra, 79.

[3]     Büyük ârif merhum Ensarî Hemedanî’nin şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Bir gün aniden sonsuz bir güç ve sonsuz bir ilim sahibi olduğumu hissettim. Bütün her şeyin benim elimde olduğunu hissettim. Hemen istiğfar ettim ve şöyle dedim: Allah’ım ben bunları istemiyorum, bunlar benim önümde birer engeldir. Ben seni istiyorum. Bunu deyince bir anda bu halin benden gittiğini hissettim.

Merhum Ayetullah Muhammed Cevad Ensarî’nin kim olduğunu anlamak adına merhum Gazi’nin şu sözü yeter; Merhum Gazi’ye öğrencileri “sizden sonra kimin yanına gidelim?” dediğinde şöyle buyurdular: Tevhidi direkt olarak Allah’tan almış olan Ensarî’ye gidin. Merhum Ensarî Hemedanî’nin şahsiyetini ve hayat tarzını detaylı bir şekilde öğrenmek isteyenler Şemsu’ş- Şumus yayınevinin yayınlamış olduğu ‘Sukhte’ adlı kitaba başvurabilirler.

Merhum Ensarî için söylemiş olduğumuz bu durum aynen Merhum Ayetullah Şeyh Muhammed Beharî için de gerçekleşmiştir. Merhum Beharî, Merhum molla Hüseyinguli Hemedani’nin seçkin öğrencilerindendir. Merhum Beharî bu olayı şöyle anlatıyor: Büyük bir sevinçle Molla Hüseyinguli’nin yanına gittim. Üstadın yanına gittiğimde bana çok ilgisiz davrandı ve açık bir isteksizlikle beni reddetti. Oradan ayrıldım ve içimden sadece “La havle ve la kuvvate illa billahil aliyyil azim” diyesim geliyordu. Necef’in Vadiyu’s- Selam mezarlığına geldiğimde ise bir anda sahip olduğum şeyin bana özgü olmadığını ve bütün varlığın buna sahip olduğunu gördüm. Üstadın yanına döndüm ve bu defa üstat kollarını açıp beni kucakladı.

[4]     Merhum Şeyh Muhammed Cevad Ensari’nin damadı ve öğrencisi saygıdeğer İslamîye şöyle diyor: Üstat (Merhum Ensarî) çoğu zaman öğrencilerini mükaşefeden uzak tutmaya çalışıyordu. İhtiyarî ölüm, tayyul arz ve benzeri şeylerin tümünü merhum üstat birer hicap olarak görüyordu ve hep şöyle buyuruyordu: Kurb makamı bunlardan başka bir şeydir. Bu çocuk oyunlarıyla yüce Allah’a kavuşulmaz. İnsanların iç yüzünü veya başka şeyler gördünüz de ne oldu?

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler