08 Aralık 2019 Pazar Saat:
08:37
19-11-2019
  

Kimler Cennete Girecek?

İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar için kıyılarından ırmaklar akan cennetler vardır.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli âyetlerini incelediğimizde cennetin Allah’ın kesin vaadi olduğu, muttakilerin, müminlerin, Allah ve Resulünün (s.a.a) emrine itaat edenlerin oraya gideceği anlaşılmaktadır. Böyle biri gerçek manada saadete ve kurtuluşa erenlerin sınıfında olacaktır.

 

Allah ve Resulünün (s.a.a) emirlerinden biri veliyy-i emre itaat, imamı tanımak ve Ehl-i Beyt’in (a.s) hakkını eda etmektir. Şüphesiz kalpte, dilde ve amelde Allah’a, Peygamber’e ve Kur’ân’a ve Peygamber’in, Ehl-i Beyt (a.s) hakkındaki onların velayetine inanmaya dair emrini bildiği halde buna inanmayan kimse gerçek mümin değildir ve dolayısıyla Allah’ın lütuf ve vaadine de nail olmayacaktır. Zira Kur’ân şöyle buyuruyor:

 

“İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar için kıyılarından ırmaklar akan cennetler vardır.”[1]

 

Gerçekte cennet veya cehennem dünyada kendisiyle yaşadığımız inanç ve amelin yansımasıdır. Kur’ân’ın tabiriyle; “İyilik ederseniz faydası kendinize, kötülükte bulunursanız zararı gene size.”

 

İmam’a ve Ehl-i Beyt’e (a.s) tabi olmak, Onları (a.s) sevmek iddiasında bulunmaktan öte bir şeydir. İmamsız ve biatsiz ölmenin cahiliye ölümü olduğu gerçeği yalnızca Şia’nın söylediği bir şey değildir. Cennete girmenin şartının imamı tanımakta olmasının sırrı, imamın varlığının gerekliliği, saadete ulaşmak için imama duyulan ihtiyaç vb. gibi konularda yatmaktadır.

 

Kısacası birine hakikat ulaşmamışsa, o da hakikati aramakta ihmalkâr davranmamışsa yani kusurlu değilse cehennemi hak etmez. Çünkü cehennem, hakkı ve hakikati bilmeyip ona ulaşamayanların değil günahkârların yeridir.

 

Cennet Allah’ın kesin vaadidir.[2]Ama bu vaat kimler içindir? Cennet ehline ait âyetleri incelediğimizde görüyoruz ki cennete girmenin şartı mümin olmaktır:

 

“Allah inanan (mümin) kadın ve erkeklere kıyılarından ırmaklar akan cennetler vaat etmiştir.”[3]

 

Peki, mümin kimdir? Şahadeteyni yalnızca dilde söylemek imanın gerçekleşmesi ve müminler topluluğuna girmek için yeterli midir?

 

“Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse kıyılarından ırmaklar akan cennetlere sokar.”[4]

 

Allah’a ve Resulüne itaat nasıl olur? Bu konudaki âyetlere baktığımızda itaatin akait ve amelden meydana gelen iki alanda ve iki bölümden oluştuğunu görmekteyiz:

 

“İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar için kıyılarından ırmaklar akan cennetler vardır.”[5]

 

Öyleyse:

 

-Resule (s.a.a) itaat etmedikçe muti olmayız.

-Kalbi ve itikadi itaatin amelde de görülmesi gerekir.

-Allah Resulünün (s.a.a) küçük bir emrine de inanmasak tam itaat edenlerden sayılmayız.

 

İman ve Salih Amelin Neticesi Nedir?

 

Kur’ân’a göre bu ikisinin terkibinin neticesi takvadır. Takva sahipleri de cennet ehlidirler:

 

“Çekinenler için rableri katında kıyılarından ırmaklar akan cennetler vardır.”[6]

 

Buraya kadar söylediklerimizden şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Saadetli olmanın temeli takvalı olmaktır; takva ise Allah’ın ve Resulünün emirlerinin tümüne istisnasız boyun eğmektir.

 

Takvanın mertebe ve dereceleri vardır, onun en düşük mertebesi farzları yerine getirmek ve günahlardan sakınmaktır. Bu yüzden her şeyden önce farzları tam olarak yerine getirmemiz gerekir. Bu farzlardan biri Resulullah’tan sonra Onun (s.a.a) yerine geçecek gerçek halife ve imamları tanıyıp onlara itaat etmektir.[7]Kalpte ve dilde inancı olmayan, amelde de imamete itaat etmeyen kimse iman ehli değildir, salih ameli yoktur ve takvanın hiç bir mertebesine sahip değildir.

 

Nokta: Nisa Sûresinin 59. âyeti gereğince Veliyy-i Emir’e itaat etmek vaciptir ve ona itaat etmek Allah’a itaat etme haddindedir. Ancak iktidarı ele geçiren herkes veliyy-i emr olamaz, veliyy-i emrin masum olması gerekir. Eğer veliyy-i emr masum olmazsa Allah ve Resulünün emirlerinin aksine emirler verebilir. Bu durum da Allah’a itaat ve veliyy-i emre itaat şeklinde birbirine muhalif ve zıt iki şeyin bizden istenilmesi anlamına gelir ki kesinlikle imkânsızdır.

 

İmamet inancının insan saadetindeki rolüne değindikten sonra şimdi de imamın toplumun ve bireyin saadetli olması, onların cennet ve cehenneme gitmesinde ne gibi etkisi vardır sorusuna cevap verelim:[8]

 

Hak İmama İnanmanın Kurtuluşa Varmadaki Rolü

 

a) Kurtuluş

 

Yüce Allah başarılı insanların örneği olan Hz. İbrahim’i (a.s) şöyle anlatıyor:

 

“Ve şüphe yok ki İbrahim de Onun taraftarlarındandı elbet. Hani rabbine tertemiz bir yürekle gelmişti o.”[9]

 

Şüphesiz Hz. İbrahim (a.s) Hz. Nuh’un (a.s) gerçek manada şiası ve takipçisiydi. Çünkü Allah’ın dergâhına geldiği zaman temiz bir yürek, sefa ve selametle doluydu. Hz. İbrahim’in (a.s) duası da şuydu:

 

“Utandırma beni insanların dirilecekleri günde. O günde ki ne mal fayda verir, ne evlat. Ancak Allah’a, şirkten ve şüpheden arınmış bir gönülle gelen faydalanır.”[10]

 

Kalb-i selim (şirkten ve şüpheden arınmış bir gönül) ibaresinden şunu anlıyoruz: Başarılı, kurtuluşa eren ve mesut kimse dinini öyle yaşar ki Allah’ın dergâhına gittiği zaman selim bir kalple gider.

 

Ne ilginçtir ki bir sonraki âyette şu cümle gelmiştir:

 

“Ve cennet, o gün, çekinenlere yaklaştırılmıştır.”

 

Âyet demek istiyor ki, selim kalp takvanın neticesidir; takvalı olmanın mükâfatı da cennettir.

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki: Saadet, kurtuluş ve mutluluk selim kalbe sahip olmak için gösterilecek çabayla mana kazanır. Gerçek mutlu kimse selim kalbi olandır. Saadet, kalbin salim olmasına bağlıdır.

 

b) Saadetli Olmada İmamet İnancının Rolü

 

Aşağıda genel olarak imametin ve özel olarak Ehl-i Beyt’in imamet ve velayetine inanmanın ehl-i saadet olmadaki önemini ve etkisini açıklayan bazı delillere işaret edeceğiz:

 

Hz. Peygamber (s.a.a):

 

“Kim zamanının imamını tanımadan ölürse cahiliye ölümüyle ölmüştür.”

 

Bu hadis bazı kaynaklarda (örneğin Buharî’de) şöyle geçer:

 

“Kim boynunda biat olmadan ölürse cahiliye ölümüyle ölmüştür.”

 

Resulullah şöyle buyurdu:

 

“Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.”

 

Yine şöyle buyurdu:

 

“Ben kendimden sonra iki büyük emanet bırakıyorum, Allah’ın kitabı ve öz soyumdan olan Ehl-i Beyt’imi. Bu ikisine sarıldığınız sürece sapmazsınız.”

 

Bu hadisler ümmetin ittifak ettiği hadislerden olduğu için onların senetlerini zikretmeye gerek görmedik.

 

Yine buyurmuştur ki:

 

“Benim Ehl-i Beyt’im sizin aranızda Nuh’un gemisi gibidir. Kim o gemiye bindiyse kurtuldu ve kim de ondan geri kaldıysa helak oldu.”

 

İşte sağlam senetlerle ve hatta mütevatir olarak nakledilen bu hadisler insanın saadet ehli olması için Ehl-i Beyt’in velayetini kabul edip Hz. Ali’nin imametine inanmasına bağlı olduğunu açıkça göstermektedir.

 

Bureyde-i Eslemî (Ehl-i Sünnet onu sahabe olarak kabul etmektedir) Resulullah’ın (s.a.a) “Bizi doğru yola hidayet et” âyetindeki doğru yoldan kastın Muhammed ve âl-i Muhammed olduğunu buyurduğunu rivayet eder.[11]

 

Resulullah (s.a.a) buyuruyor: “Kim sırat köprüsünden fırtına gibi geçmek ve sorgusuz cennete gitmek istiyorsa kesinlikle benim velimin velayetini, vasim ve halifem olan ailemden Ali b. Ebi Talib’in velayetini kabul etmelidir. Ve kim cehennem ateşine girmek istiyorsa onun velayetini terk etsin, Rabbimin izzet ve celaline yemin olsun O, Allah’ın kapısıdır (ancak o kapıdan Allah’a gidilir) öyle bir kapı ki onun dışında Allah’a gidilmez. Şüphesiz O doğru yoldur. Allah kıyamet günü kullarından Onun velayeti hakkında soracaktır.”[12]

 

 

 


[1]     Buruc, 11.

[2]     “Çekinenlere vaat edilen cennet şöyledir…” Muhammed, 15.

[3]     Tevbe, 72.

[4]     Nisa, 13.

[5]     Buruc, 11.

[6]     Âl-i İmran, 15.

[7]     “Ey inananlar! Allah’a, peygambere ve içinizden emredecek kudret ve liyakate sahip olanlara itaat edin.” (Nisa/59); “De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim ancak yakınlarıma sevgidir.” (Şura/23) ; “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.” (el-Müstedrek Ala’s-Sahiheyn, c. 3, s. 109)

[8]     İnsanların imama olan ihtiyaçlarının sırrı daha geniş ele alınması gereken bir konudur. Şu anda böyle bir imkânımız olmadığından onu başka yazıda ele alacağız.

[9]     Saffat, 83-84.

[10]    Şuara/87-89

[11]    Seyyid Şahabuddin Şafi-i, Rişfetu’s-Sadiy, s. 25; Şeyh Süleyman Hanefi, Yenabi-ul Meveddet, s. 114.

[12]    Haskani, Şevahidu’t-Tenzil, c. 1, s. 59 ve 90.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler