18 Haziran 2019 Salı Saat:
22:33

Kâlu Belâ’dan Leyletû'l Kadr’e

27-05-2019 02:07


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 
Derin bir sessizlik...
 
İslâm’ın Meşâlesi’nin (a.s) yeryüzüne gelişinin ayak seslerini işitiyordu Esed Kızı Fâtıma...
 
Kutlu Recep ayının dokuzuncu günü idi,
 
O yüce anne, Mescidû'l Haram’a gidip, kutsal Kâbe’yi tavâf etti ve ardından Rabb’ine duâ ve yakarış hâletine büründü.
 
Kâbe’nin Allah’ından bu kutlu doğumu kolaylaştırmasını şu sözler ile diledi;
 
"Ey Rabb’im!
 
Ben sana imân ediyorum.
 
Ve katından gelen Resullere
 
Ve Peygamberlerinden olan her Peygambere
 
Ve indirdiğin bütün kitaplara
 
Ve senin sözlerine
 
Ve ceddim İbrahim Halil’in sözlerine imân ediyorum.
 
O ki, senin evin Kâbe’yi inşâ etti..
 
Bu ev ve onu inşâ edenin hakkı için senden diliyorum..
 
Ve gönderdiğin Peygamberlerin hakkı için
 
Ve mukârreb meleklerin hakkı için
 
Ve bağrımda taşıdığım şu çocuğun hakkı için..
 
O ki, beni konuşturuyor ve bana yakınlık gösteriyor..
 
Ve ben inanıyorum ki, bu çocuk senin âyet ve delillerinden biridir.
 
Doğumumu kolaylaştır.
 
Ey Rabb’im doğumumu kolaylaştır.."
 
Ardından Allah mucizesini gerçekleştirdi ve Kâbe’nin duvarı yarılıp, Fâtıma bint-i Esed o yarılan yerden içeri girdi.
 
Tam üç günü Kutsal Kâbe’de geçirmesinin ardından; Allah’ın fazl ve keremi ile Kâbe’nin yarılan yeri tekrar açılır ve kucağında Velâyetin Güneşi olan Ali ile annesi Fâtıma bint-i Esed dışarıya çıkıverir..
 
Varlığa mânâ veren varlığı ile yeryüzüne gözlerini açan bu ay timsâlî evlâdın isminin belirlenmesi husûsunda, kutlu anne Fâtıma bint-i Esed şunları dile getiriyor:
 
“Ben, oğlumun doğumundan sonra, Kâbe’den çıkmak istediğimde bir hâtıf şöyle dedi;
 
“Ey Fâtıma! Bu bebeğin ismini Ali koy.
 
Çünki Aliyyû-l Âlâ olan Allah Teâla buyuruyor ki; “Ben onun ismini kendi ismimden vâr ettim, edebimle onu edeplendirdim ve en derin bilgilerimi O’na öğrettim. O benim evimde putları kıracaktır, evimin üzerinde ezan okuyacaktır. Beni takdîs ve temcît edecektir.
 
O’nu sevene,
 
O’na uyana ne mutlu..
 
O’na karşı gelip düşmanlık edene ise yazıklar olsun..." [1]
 
Görüldüğü üzre, doğumundan itibâren Allah’ın Ali’ye (a.s) olan özel inâyet ve lütfûnun O’nun makamının şeref ve üstünlüğüne işâret ettiğini anlamaktayız.
 
Peki ya Peygamberimiz (s.a.a) için ne idi Ali?
 
Ne ifâde ediyordu?
 
Allah Resûlünün nezdinde nasıl bir yere sahip idi..?
 
Gelin!
 
Evvelden ezele,
 
Mazlum’dan zâlim’e herkesin bildiği ama dünyevî oyunlar uğruna saklamasının lehine olduğuna inandığı,
Yâhut dile getirildiğinde konunun üzerinin örtüldüğü,
 
Ve yâhut haksız devletlerinin zâlim maslahatları, gereği üstünü kendi doğruları ile örttükleri o gerçeğe değinelim..
 
Kâlu Belâ’da sözleştiğine inandığımız ruhlar vardır ya hani..
 
Ruhunun aynası olduğuna inandığımız,
 
Tâ evvelden o Ruh’u görüp bağlandığına inandığımız..
 
İşte Ali (a.s), Peygamberi Muhammed’e (s.a.a) tâ evvelden söz vermiş idi.
 
Ruhların buluştuğu o Kâlu Belâ’dan...
 
Bu verilen yüce sözün, yürekten bağlanan bu kalbin imtihânı da ağır olucaktı elbet..
 
Bu aşk yolculuğuna çıkmadan evvel bir beyti yâd edelim..
 
İran’ın kâdim şâiri Hâfız Şirâzî’nin tasvîrî ile;
 
‎"که عشق آسان نمود اول ولی افتاد مشکل‌ها"
 
"Çünki Aşk evvel kolay göründü, sonra zorluklar hâsıl oldu."
 
İlâhî bir aşkın hiçbir zorluk ve imtihâna tâbî tutulmadan ‘kâmil bir aşk’ olması mümkün müdür ki..?
 
Allah’ın Veli’si bu husûsta şunu belirtmiştir;
 
“Yüce Allah vâsileri yedi defa Peygamberlerin hayatında imtihan eder ve itaatkâr olup olmadıklarını ortaya çıkarır.”
 
Ve Yüce Allah, Velâyet Güneşi’ni (a.s) Peygamberimiz (s.a.a) hayatta iken yedi kez imtihan etmiş, yedisinde de kendisine itaat üzere bulmuştur..
 
Bunlardan sadece birine değinecek olur isek;
 
Yüce Rahman, Hz. Muhammed’e (s.a.a) Peygamberlik verip ve ilâhî mesajı iletmekle görevlendirdiğinde bu imtihânların ilki vukû bulmuştur.
 
İmam Ali (a.s) bu hâdisenin gerçekleştiği günde henüz bir çocuktu ve Peygamberin evinde bulunan en küçük ferd idi..
 
Peygamberimiz (s.a.a) o gün ev halkına;
 
Allah’ın birliğini ve kendisinin O’nun Peygamberi olduğuna şehâdet etmelerini istedi. Fakat orada bulunanların tümü bunu inkâr edip, Peygamber’i yalnız bırakıp gittiler.
 
Ancak İmamımız Ali (a.s) tek başına O’nun dâvetini şeksiz ve şüphesiz tüm benliği ile kabul etmiştir.
 
Bu biâdının sonunda başına gelebilecek ölüm dâhî, O’nun aşk ile kuşanmış yüreğinde korkunun barınmasına izin vermiyordu..
 
Nitekim İmam Ali (a.s) 
 
Ömrünün tamamını Kâlu Belâ’dan söz verdiği Efendisi Resulullah’a vefâ ve sadâkât ile geçirmesinin ardından yine Muhammed’in Dini uğrunda şehâdet şerbetini içmiş idi..
 
İmam'ın (a.s) hüzün veren bu şehâdeti içinde bulunduğumuz mubârek Ramazan ayında gerçekleşmiştir..
 
Bu elem dolu şehâdeti anlatmaktan kalemim hayâ eder,
 
Yüreğim babasını kaybetmiş bir yetim çaresizliğine bürünür...
 
Ancak, dinin kemâliyete eriş vesilesi olan Allah Veli’sinin (a.s) mubârek başına indirilen kılıç darbesini kaleme dökmemek, İslam’ın yüreğine kılıç darbesi indirmekten farksız olucaktır..
 
Sâhibû'l Asr’dan (a.f) bu şehâdeti yazmadan evvel özür istiyor, nâzenin kalbinin üzüntüsünün bir nebze olsun dinmesi için siz yol izcilerini duâya davet ediyorum..
 
Ramazan ayında birgün, İmam Ali (a.s) Resulullah’a (s.a.a) ;
 
'Ya Resulullah! Bu ayda en iyi amel nedir?' diye sorunca, Resulullah (s.a.a): 'Ya Ebu'l-Hasan! Bu ayda en iyi amel takva ve Allah'ın haramlarından kaçınmaktır.' diye buyurdu ve ağlamaya başladı.
 
"Ya Resulullah niçin ağlıyorsunuz?" diye sorduğumda ise şöyle buyurdu: "Ya Ali, bu ayda sana karşı yapmayı helal bildikleri şey için ağlıyorum. Rabbine namaz kılarken geçmiş ve geleceklerin en kötüsü; Semûd kavminin devesini yaralayanın kardeşinin (İbn-i Mulcem’in) sana doğru gelip kılıçla seni vurarak sakalını kana boyadığını görür gibiyim."
 
 Ben: "Ya Resulullah, bu dinimin salim kalmasından mıdır?" diye sorunca, Resulullah (s.a.a):
 
"Evet bu, dininin salim kalmasındandır." cevabını vererek şöyle buyurdu: 
 
"Ya Ali! Kim seni öldürürse beni öldürmüş olur, kim sana buğzederse, bana buğzetmiş olur, kim sana küfrederse bana küfretmiştir. Çünkü sen gerçekten de kendi nefsim gibi bendensin, ruhun benim ruhumdur, ahlâkın benim ahlakımdır. Doğrusu yüce ve ulu Allah beni ve seni bir (anda) yarattı, beni ve seni seçti, beni nübüvvete, seni de imamete seçti. Kim senin imâmetini inkâr ederse, benim nübüvvetimi inkâr etmiş olur. 
 
Ya Ali! Sen benim vâsim, çocuklarımın "Hasan ve Hüseyin'in" babası, kızım Fatımanın kocasısın, hayatımda ve ölümümden sonra ümmetime halifemsin. 
 
Buyruğun benim buyruğum, yasağın benim yasağımdır, beni nübüvvetle gönderene ve yaratılmışların en hayırlısı kılana andolsun ki hiç şüphesiz sen, Allah'ın yarattıkları üzerine hücceti, sırrının emini ve kulları üzerine halifesin."
 
diyerek sözlerini tamamlamıştır...
 
İmam Ali (a.s), Hicrî kırkıncı yılında Ramazan ayının ondokuzunda sabaha doğru namaz kıldığı sırada, İbn-i Mulcem (lanetullahi aleyh) tarafından mubârek başına bir kılıç darbesi aldı...
 
Ramazan ayının yirmi birinde, Kadr Gecesinde Yetimler Babası Ali (a.s) şehâdete kavuştu...
 
Başına getirdikleri mûsibetler ne de çoktur ki, Hakk’ın Velisi son anlarında ;
 
“Kâbe'nin Rabbine Andolsun ki Kurtuldum”
 
demiştir.. 
 
Bu söz üzerinde tefekkür eder isek Hakk meşâlesi’nin ışığı ile aydınlacağımızdan şüphem yoktur..
 
“Allahummel’an gatalete Emîrel Mû’minin”
 
(Allah Muminlerin Emiri Hz. Alini katillerine lanet et.)
 
Bu gecelerin nûrûnu vesile kılarak, İmam Ali (a.s)’ın rızâyetini kendim ve sizler için Rabb’den niyâz ediyorum...
 
 
 
 
 
 
 
 
 
[1] Biharul Envar C. 35 s:8
 
 
 
  
 
Kabe'deki Doğumdan Secdedeki Şehadete
 
 
 
Emirü'l Müminin Ali'nin Rabbi ile Dünya Gözüyle Son Niyazları
 
 
 
İbn-i Mülcem-i Muradi'nin Alçakça Suikastını Konu Alan Bir Tasvir
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !