20 Kasım 2017 Pazartesi Saat:
08:04
11-05-2015
  

Korkma Ey Benliğim!

İnsan gün olur ruhuna bakar ağlar, gün olur çamuruna bakar ağlar...

Facebook da Paylaş


 

Yerimden kalktım, tozlanmış boş testileri tuttum, yola koyuldum.


Gittim yeşil pınarların ülkesine, susuz ruhum için su almaya. Güneşin bağrından akan pınarlara değin. Sabahın ağartısındaki ülkeye. Gittim de gönlüm aşkla dolup taşmış, içim inançla yanmış, düşüncem hikmetle aydınlanmış, vücudum ısınmış gibi oldum.


Ali'nin oğlu Hüseyin'in Ehli'ni; çöllerin ortasında düşmüş, güneş ateşinin altında susuzluktan can verirken gördüm.


Hızır'ı; başıboş, üzgün ve yorgun, yüzünde derin üzüntülerin belirtisi, umutsuzca dönüyor, ne yapacağını şaşırmış gördüm…


Altı aylık küçük yavrunun kanlar içindeki hâlini, Ali Asker'i seyrediyordu. Başka bir adam gördüm üzüntüden saçı-sakalı birden ağarmış, feryatlar içinde ağlayıp haykırıyor, "Ey insanlar! Bunu hangi temiz fıtrat kabul eder?" dercesine.


Bir kısmı da yerlerinde duramaz bir durumda oturmuş, yaşlı gözlerle bu acı sonu seyretmekte.


Bir de yalnızlar kalabalığında dolaşan bir ümmet gördüm: Her biri başını önüne eğmiş, gözlerini kendi içine dikmiş, sessiz sessiz gözyaşlarını pınarlar gibi akıtıp, acımasız yeryüzü zalimlerinin yaptıklarını seyretmekten gözyaşlarını akıtmaktan başka gökyüzünde bir beklenti içine girmişlercesine…


Bu acı yolculukta kendilerinden habersiz sayısız insan kılığındaki sürülere rastladım; burunlarını yere indirmiş, güzelce, iyice otluyorlardı…


Dünyalık bir leş için o buna tırnak vuruyor, bu ona gaga. Geceleri ise o yumuşak yataklarında tek dertleri, "Sevgilim" demek, "Canım" işitmek olmuş…


Ne rahat bir yaşam, ne güzel bir dünya! Anlamak çok zor. Ancak ben bu acılarla dolu uğursuz diyardan (Kerbelâ) unutmak için değil, göğüs dağarcıklarımda sabır kalmadığından, tekrar yola koyuldum. Arzuların ülkesine…


Bulunması kolay olmayan diyara, bu kanlı çadırların yanından hızla geçtim. Yine yalnız ve perişan bir vaziyette zorlukla yol aldım. Yalnız mı yalnızım…


Arzuların ülkesini bulmanın umuduyla, sıcak, soğuk; açlık, susuzluk demeden yol aldım. Bir ara tutkularımı, düşlerimi tümden unuttum, gördüklerimi hatırladıkça. Yerlere bakan gözlerle yürürken ben, sanki her şeyden yüz çevirmiş, her şeyi tümden silmiştim benliğimden…


Ulumalardan korkusu olmayan aslan misali.


Dünyalık tacımı, tahtımı atmış; yel gibi, hızlı sulardaki nilüfer gibi mutlu. Bütün gücümle çabuk çabuk yol aldım. Arzular ülkesine doğru. Yolu biliyordum, ülkeyi tanıyordum. Tarihin ayak izlerinin üzerinde olduğu yolu. Takdir elinin kutlu ülkesini, varlığın kutsal kentini, tan yağmurlarında yıkanmış Meryem güllerinin şehrini. Cennet anılarının yasemin kokan havasını, Allah'ın ruhuyla dolan, düşlerde dolup taşan, dileklerin kabul edildiği arzular ülkesini.


İsmetin rengindeki gökleri…


Pınarlar da ne pınarlar!…


Tümden bilinç akan pınarlar…


Cennet ırmaklarından pınarlar…


Yüce anlamların temiz ülkesi…


Görkemli arzuların ve duyguların göğü


Tanrı'nın yarattığı, bütün üstün varlıkların ülkesi.


Aşkların, güzelliklerin, mutlulukların yaşatıldığı mutlak özgürlük ülkesi. Allah'ım, bu ne bitmez uzun bir yol?!
Bu güzelim arzular ülkesine giderken, varlık okyanusunda tek başıma yalnız mı kaldım ne?! Dört tarafım dört iklimle çevrilmiş. Pis bir balçıkta gör ne nilüferler yetişmiş. Başını sudan çıkarmış, fakat suyla karışık değil. Tomurcuk açmış, yayılmış, güneşli bir yağmurun altında güneşten ayrı değil. Şimdi yaşayan yalnız odur. Tüm özgürlük, doğruluk, güzellik ile, emanetin ağır yükü omuzlarında Hüseyin gibi…


Hüseyin de o kırmızı günde kan dalgalarından önce, yıkanmış, süslenmiş kokulanmış ve en güzel elbiselerini giymiş, şevk ile, sevinçle öne çıkıp:


"Ey insanlığın çocukları! İnsanlık bugün tehlikede. Neredesiniz? Nerde insanlığınız?!" deyip durmadı mı? Sonra tek kaldığını anladı, ama yine yılmadı.


"Hüseyin'e, Hüseyin'in Allah'ı yeter!" dedi.


Biliyorum bu uzun yolcuğun zorluğunu. Hüzünlerim coşmuş yine bu gece. Keşke insanlar şairin, "Ey kuru balçık!


Ne kadar hoştur taştan çıkmak! / Ne kadar acıdır tekrar başını taşa çarpmak!" dediği sözleri anlasalar!


Ah, ne oluyor bana? Yine göğsüm daraldı, günün ışımasına da çok az kaldı.


Ey her şeyin Sahibi! Benim bu karanlık ve ümitsiz geceme bir şimşek çak!  Bu kurumuş, yarı ölü hâlime bir damla kan ver, can ver!


Ey Aşkım! Beyaz ölümdense, siyah ölümü ver! Sen her zerreye hayat ve dirlik veren! Çağımızın donuk ve ölü bedenine de dirlikle aşk ver!


Çünkü aşk sevmektir…


Bütün bu gece kalem tutmuyor elim. Parmaklarım kendinde değil, ya da emrimde değil; boşuna uğraşıyorum, onlara yazdırmaya; ama olmuyor.


Sanki birden durmuşlar, "Artık yazma, ne olur!" dercesine. Ya da kendilerinde değiller daha veya kendimde değilim galiba. Çalışma masamın arkasına kendimi saatlerce oturtarak, yaz deyip duramamam ya. Zaten sözcükler düş göğümde sersemce dönüyor, hiçbiri kendini ele vermek istemiyor gibi.


Geceden bu yana sabahın altısı oldu. Hiçbirini alamadım avuçlarımın içine. Çok uğraştım, olmadı. Ne kadar da arzulamıştım şu dünyanın perişan havasından kurtulmayı, bu gece bitmeden beni götürsün Arzular Ülkesi'ne diye; ama yine olmadı. Hain alaca gün yine girdi odama. Yine karıştı ruh dünyama.


Hâlbuki her bağdan kurtulmuş rüzgâr gibi, suya hiç bulaşmamış nilüfer gibi, her bulaşıktan uzak güneş gibi, bütün seslerden korkmayan aslan gibi olmayı ne kadar da arzulamıştım! Bu tatlı gecemde uçsuz bucaksız sahralarda dolaşmayı, yüce ruhlara ait mezarları, kâinatın esrarlı-gizemli diyarlarını gezmeyi, hikmetin kapılarını açmayı!


Ama olmadı…


Nedense bugünkü gecem bir başkaydı. Canımın benliğinde, göklerin yüzü ruhumun yolunda yokuş ve inişler vardı. Bu karanlık ve yalnız gecemde servetim; derdim, sermayem; ahım olmuştu sanki.


Hicran dostumdan utandım.


Aslan yüreğimle beni çalan, ben canımı yere çaldım, parçaladım. Varlığımı onun derdi ve ahı yaptım.


Ah tatlı gecem! Bu gece senin elinden gel gör ben ne yandım! Ne oluyor bana?! Sanki canımın içinde gökler var. Allah'ın emrinde olan gökler misali güzel gecem, seninle kendilerinden geçen, Leyla'sı için ağlayan bak ne Mecnunlar var!


Şimdi anlıyorum bir yaşam boyu Şems-i Tebrizî neden sustu, neden bir beyit yazmadı.


Yazmak ve konuşmak için Mevlana ile olmak gerekli galiba. Yoksa istediğin dünyanı bulamazsın, yazamazsın. Anladım ey Gecem! Orası oturma ve yazma yeri değil. Biliyorum, benim dünyam; düşlerin otağı. Koy varsın düşlerin otağı olsun; sözlerim bir delinin sözleri gibi gizemli, bir korku içinde görmez, kıpırdamaz gibi olsun. Yeter ki şu kalemim susmasın ki ben onun konuşması olayım.


Konuşmasını duymam, konuşmasını okumam da bana yeter; hatta bir delinin düşünceleri bile deseler. Bu yürek atışları, ruhumun bu acıklı çırpınışları, derinliklerden gelen hüzünlü sesi bana beni anlatmıyor mu? Bu bana kâfi ey Gecem! Boş ver öyleyse ne derlerse desinler. Yeter ki ben sensiz, sen de bensiz olmayayım.

 

Ben bilirim hangi sözlerin, hangi dille söylenmesi gerektiğini…


Ben bilirim bu dillerden her birinin hangi sözleri söylemeye yaradığını…


Ağzın içinde yer alan dille söylenecek sözler var, bir de sessiz söylenen sözler var.


Dilsiz sözler: O dili yalnız körler görmez. Kördür o gözler. Bırak kör kalsın o gözler.


Güzel Gecem! Söz çoktur, gel gör bazen hiç değeri yoktur. Herkesin de böyle boş sözleri boldur. Yok yok bunlar bir şey değil, buna benzer sözler çoktur…


Ah! Şu bitmek bilmeyen eğri-büğrü yolların sonu yok gibi geliyor. Bu yollar yürüdükçe uzar gibi oluyor. Kesinlikle sona ulaşamayacakmışım gibi geliyor bana. Sanki ilerledikçe geriliyorum. Ben yaklaştıkça o uzaklaşıyor gibi…


Tanrım! Burası neresi?


Ben kayboldum. Kendimi yitirdim, hiçbir çıkış yolu yok. Hangi yoldan geldim? Galiba yine evimin yolunu kaybettim. Üşütmüşüm, hastalandım. Yine derinlerden bir ses: "Hastalığın senin içindedir, ama bilmiyorsun. Şifan da senin içindedir, ama görmüyorsun." dercesine söyleniyordu. Kış bulutlarının bana azıcık yardımı da bitti. Hasta benliğimin gene nazlanma vakti geldi. Biliyorum bir zaman sonra tekrar yapraklarım çiçeklerle dolu olarak açacak baharla birlikte. Varlığım yine rengârenk olacak. Her biri yârimin gözleri olmuşçasına…


Korkma ey benliğim!


Ruh yolunda çukurlar ve zincirler var.


Yüce dağlar ve sahralar var.


Görmüyor musun, şu çöllerde uzun kuyruklar oluşturmuş insanlık kervanında, güneşe yolculuk var da, geride bir tek ben miyim?


Gördün mü ey Gecem, çöle nur yağmış, her yer ıslanmış. Kiminin ayağı nura batmış, kiminin ayağı çamura.


Gel gör ki çok azı nurlanmış…


Mevlana ne güzel söylemiş:


İnsan gün olur ruhuna bakar ağlar / Gün olur çamuruna bakar ağlar.
İkisi arasında gider-gelir hep bocalar, hep bocalar…

 

Cafer Yalnızyaşar

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler