12 Aralık 2019 Perşembe Saat:
11:36
05-11-2019
  

Kur`an-ı Kerim`in Mucize Yönü

Hz. Hatem`ül Enbiyanın (s.a.a) bu ölümsüz mucizesi Kur`an-ı Kerim`den ibarettir.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Yüce Allah'ın elçiler göndermiş olması, insanlığa olan lütuf ve inayetlerindendir. Allah tarafından elçilikle görevlendirilen bu örnek insanlar, “elçilik” iddialarını doğrulayabilmek için delil ve kanıta muhtaç olmuşlardır. İşte bu delil ve kanıta “mucize” denmektedir.

 

Elçilik ve risaletleri ebedî olmayan elçilerin mucizeleri de ebedî olmamıştır. Peygamberliği ebedî olan Hatem'ül Enbiyanın (s.a.a) mücizesi ise ebedî olmuştur. Hz. Hatem'ül Enbiyanın (s.a.a) bu ölümsüz mucizesi Kur'an-ı Kerim'den ibarettir.

 

Mücize, peygamberlik iddiasında bulunan şahıs tarafından gerçekleştirilen harikulade bir iştir. Mucize, nedenler silsilesini reddetmek anlamı taşımamakta ve aynı zamanda da nedensiz bir olgu değildir. Mucize, bilinmeyen bir takım maddî nedenlere sahiptir.

 

Mucizeler, sarsılmaz ve yenilmez nedenlere dayalı olduğu için asla alt edilemez.

 

Kur'an-ı Kerim'in bu husustaki ayetlerinden bazıları şöyledir:

 

“Ve şüphe yok ki bizim ordumuz, elbette üstündür.” [1]

 

“Allah yazdı, takdîr etti ki andolsun, ben ve peygamberlerim üst geleceğiz; şüphe yok ki Allah pek kuvvetlidir, üstündür.” [2]

 

“Ne önceden onun hükümlerini iptâl eden bir kitap gelmiştir, ne de ondan sonra gelir ve bâtıl, ona zarar veremez; hüküm ve hikmet sâhibinden, hamde lâyık mâbut tarafından indirilmiştir.” [3]

 

“şüphe yok ki Kur'ân'ı biz indirdik ve şüphe yok ki onu mutlaka koruyacağız.” [4]

 

Kur'an-ı Kerim, kuvvet ve kudret sahibinden kaynaklandığı için güçlüdür ve yenilgiye uğramaz. Sihir ve büyü ise alt edilebilir ve bozguna uğratılabilir.

 

Mucizeler, peygamberlerin canlarıyla ilintilidir ve her peygamberin canı bir mucizeyi gerekli kılmaktadır.

 

Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

“Ve andolsun ki senden önce nice peygamberler gönderdik, onlardan, sana anlattıklarımız da var, anlatmadıklarımız da ve hiç bir peygamber, Allah'ın izni olmadıkça bir delil, bir mûcize gösteremez; derken Allah'ın emri gelince gerçek olarak hükmedilir ve işte buracıkta, boş şeylere uyanlar, ziyan eder gider.” [5]

 

Şu bir gerçek ki, maddî nedenlerin tesiri ve peygamberlerin canlarının etkisi yüce Allah'ın izin ve iradesine bağlıdır. şanı yüce Allah'ın irade ve meşiyeti bir şeyi gerektirmedikçe, o şey gerçekleşmeyecektir.

 

Bu bağlamda Kur'an-ı Kerim buyurmaktadır

Emri, bir şeyin yaratılmasına taalluk eder, birşeyi yaratmayı dilerse ona ol der, hemen oluverir.” [6]

 

“Ve Allah dilemedikçe onlar, dileyemezler; şüphe yok ki Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sâhibidir.” [7]

 

Kur'an-ı Kerim her kesim için mücizedir; belagatıyla söz mülkünün sultanlarına, hikmetiyle hikmet ehline, bilimiyle bilgelere, sosyal boyutuyla sosyologlara, siyasî gerçekleriyle siyaset adamlarına, yönetim tarzına ışık tutan beyanıyla yöneticilere, insanların ulaşamayacağı gerçekleri açıklamasıyla da bütün dünya halklarına... bir mücizedir.

 

Mucizenin şartları:

 

Harikuladelik özelliği olan bir iş, aşağıda belirtilen şartlara sahip olduğu taktirde “mucize” olarak tanımlanır:

 

1- Yüce Allah tarafından elçilikle görevlendirildiğini iddia eden kimsenin, söz ve iddiasının doğruluğunu kanıtlama bağlamında harikulade bir iş gerçekleştirmesi.

 

2- Şahsın iddia ettiği makamın, akıl açısından mümkün olması gerekliliği. Ancak eğer iddia edilen makamın akıl açısından gerçek dışılığı kesin olursa, gerçekleştirilen hiç bir harikulade iş sözün doğruluğunu kanıtlayan delil olamaz ve bu harikulade iş “mucize” olarak da tanımlanmaz.

 

Bu, şöyle örneklendirilebilir: Bir insan ilahlık iddiasında bulunacak olsa, bu iddianın doğru olması mümkün değildir. çünkü aklî deliller, bu savın sırf bir yalan olduğunu açıkca kanıtlamaktadır.

 

3- İddia edilen makamın din açısından da kabul edilir olma gerekliliği. İnsanın iddia ettiği makam sahih ve kat'i hadisler uyarınca yalan ise, bu insanın gerçekleştirmiş olduğu harikulade iş, sözünün doğruluğuna delil olamamakla birlikte mücize de adlandırılamaz. Mesela biri, Hz. Hatem'ül Enbiyadan (s.a.a) sonra peygamber olduğunu iddia edecek olsa bu insan kesinlikle yalancıdır.

 

4- İnsan tarafından gerçekleştirilen harikulade iş, şahsın yalancı olduğuna değil, iddiasının doğruluğuna kanıt olmalıdır. Müseyleme'nin peygamberlik iddiasında bulunduğu nakledilmiştir. Bu insan, mucize olarak da suyu az olan bir kuyunun suyunun çoğalması için kuyuya tükürmüş ama kuyu tamamen kurumuştur. Hanefiye soyuna mensup bazı çocukların başını okşamış ve çocukların saçları dökülmüş veya bazı çocukların dillerine dokunmuş ve onlar da kekeme olmuşlardır.

 

5- Mucize, ne dakik nazarî bilim, teknik ve sanatların birine dayalı olmalıdır ve ne de öğretilebilir veya öğrenilebilir türden olmalıdır. Büyücülerin veya bazı bilim ve sanat sırlarına harfiyen vakıf olan insanların yaptıkları harikulade işlere “mucize” denmez. çünkü bu tür işlerin bir takım özel bilimsel ve edinilebilir kanun ve kaidelere dayandığı, yine bilim yoluyla ve bazı özel alametlere istinaden bilinmektedir. Bu bilimsel ve edinilebilir yasaları öğrenen, kendine özel kural ve ölçüleri uygulayan her kes, kesinlikle bu fizik veya kimya sonuçlarına ulaşacaktır.

 

Mucizede Uyum Ve Benzerlik

 

Herkes mucizeyi tanıyamaz; ancak mucizeye benzeyen bilim ve teknik alanında uzmanlığı olan kimseler, mucize ile bilimsel ve teknikî işlemler arafındaki farkı anlayabilirler. Bilgin ve bilge insanların mucizeyi daha çabuk anlamaları ve onaylamalarının nedeni de budur. Ve yine bu nedenledir ki yüce Allah'ın hikmeti, her peygamberi bir mücizeyle onurlandırmayı gerektirmiştir ki bu mücize, her peygamberin yaşadığı zaman ve mekana mahsus bilim ve teknik ile benzeşmiş olup bu bilim ve tekniğe vakıf olan günün insanları tarafından mucize gerçeği algılanabilsin ve de normal insanların böyle bir şeyi yapamayacaklarına inandırabilsin. çünkü böyle bir durumda hem mücize gerçeğini anlayabilenler çok olacak ve hem de kanıt daha sağlam ve daha açık olacaktır.

 

Yüce Allah'ın Hz. Musa'yı (a.s) asa ve yed-i beyza (elinin beyaz olması) mucizesiyle onurlandırması, bu tümel yasa ve ilahî hikmete dayalıdır. Hz. Musa'nın (a.s) döneminde büyü çok yaygındı ve bu alanda uzmanlığı olan kimseler, Hz. Musa'nın (a.s) mücizelerini görünce her kesten önce onu doğruladı ve iman ettiler.

 

Hz. İsa (a.s) döneminde de Yunan tıbbı doruk noktasına çıkmıştı ve dönemin tabipleri, hayretler uyandıran tedaviler gerçekleştiriyorlardı. Yunan sömürgelerinden olan Suriye ve Filistin'de tıp biliminin daha özel biri yeri vardı. Hz. İsa'yı (a.s) bu iki bölgede peygamber olarak görevlendiren ve tebliğ sorumluluğunu yükleyen hikmet sahibi Allah, Hz. İsa'yı (a.s) tıbba benzer ve tabiplerin yaptığı işlerle uyumlu olan bir mucizeyle onurlandırdı. Böylece hikmet ve kudret sahibi yüce Allah, Hz. İsa'ya (a.s) ölüyü diriltme, çaresi olmayan hastalıklara şifa verme ve anadan doğma körlerin gözünü açma mucizeleri verdi ki insanlar, böyle bir işin insan gücünün ve tıp ilminin ötesinde olduğunu ve de gaybî bir kaynaktan esinlendiğini anlayabilsinler.

 

Cahiliyet dönemindeki Arap halkı ise bilim, teknik ve sanat alanında fesahat (anlatış düzgünlüğü ve açıklığı sanatı) ve belagat (güzel konuşma ve yoruma yer bırakmama sanatı) ile ün salmış ve bu sanatın zirvesine ulaşmıştı. Onur ve kıvanç amaçlı şiir ve hitabet yarışmaları düzenlenir ve hatta bazen Arap kabilelerine mensup şairler ve hatipler, hakemler kurulu karşısında en güzel şiirlerini ve en edebî hitabelerini dile getirirlerdi. Hakemlerin görüş bildirmesinden sonra en iyiler seçilir ve derece alan şairler ve hatipler teşvik edilir/övülürdü.

 

En iyiler arasında yapılan elemelerden sonra da her zamanın en iyileri seçilip altın suyuyla yazılmış ve Kâbe'nin duvarına asılmıştı. Kâbe'nin duvarına yedi şiir/kaside asılmıştı ve bunlar, “Muallakat-ı Seb'a=Yedi Asılanlar” adıyla meşhur olmuştu. İşte bu tarihten sonra güzel şiirler/kasideler onlarla karşılaştırılır ve “Altın şiir” olarak tanımlanırdı.

 

Dönemin Arabistan yarımadası bu durumdaydı ve ilahî hikmet, İslam Peygamberini (s.a.a) Kur'an-ı Kerim'in harikulade beyan ve fesahat mücizesiyle onurlandırmayı gerektirmişti. Yüce İslam Peygamberinin (s.a.a) Kur'an dışında mucizeleri olduğunu da unutmamak gerekir. Bu mücizelerden bazıları şöyledir: Yüce Peygamberimizin (s.a.a) emri üzere ayın yarılması, kertenkelenin konuşması ve çakıl taşlarının tesbih zikriyle dile gelmesi.

 

Peygamberimizin (s.a.a) bu mucizeleri arasında Kur'an-ı Kerim daha önemli, daha sarsılmaz ve daha ilginçtir. Bunun nedeni ise şöyle özetlenebilir:

 

1- Evrenin yaratılış ilminin sır, şifre ve inceliklerinden habersiz olan dönemin okuma yazma bilmeyen Arap toplumu, bu alanlarda getirilebilecek mucizeler hakkında şüphe edebileceklerdi veya bu tür mucizelerin, kendileri açısından meçhul olan bir takım doğal veya sanatsal neden ve etkenlere dayalı olduğunu düşünebileceklerdi veyahut da sihir ve büyü olarak tanımlayabileceklerdi. Ancak şu da bir gerçektir ki dönemin Arap halkı, Kur'an'ın belagat mucizesine asla şüphe ile yaklaşamayacaktı. çünkü onların kendisi, belagat alanında çok bilgili ve sırlarından da haberdar idiler.

 

2- Yüce Peygamberimiz (s.a.a) tarafından gerçekleştirilen diğer mucizeler, geçiciydi ve belli bir süre geçtikten sonra da tarihte gerçekleşen olaylar arasında kalacaktı. Kur'an ise hem kendisi ebedîdir ve hem de mucize oluşu.

 

Kur'an-ı Kerim'in mücize oluşu çok boyutludur ve burada bazılarına değineceğim.

 

-Kur'an'ın, indiği insan yönünden mucize oluşu

 

Kur'an'ın, öğretilerinin ve gerçeklerinin okula gitmemiş ve ders okumamış biri tarafından bizlere ulaşmış olması, Kur'an'ın mucize olduğunu kanıtlayan delillerdendir.

 

Bu bağlamda Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Allah isteseydi okumazdım onu size ve o da, onda ne olduğunu bildirmez, anlatmazdı size. O inmeden önce de aranızda ömür sürmüştüm, hâlâ mı aklınızı başınıza almıyorsunuz?” [8]

 

Peygamberimizin (s.a.a) bir Rum demirciden okuma-yazma öğrendiğine dair ortaya atılan iddiayı Kur'an-ı Kerim şöyle yalanlamaktadır:

 

“Andolsun ki biz biliyoruz, onlar, bunu ona ancak birisi öğretmede diyorlar. Bellettiğini sandıkları adam, yabancıdır, Arapçayı doğru düzen konuşamaz, bu Kur'ân'sa, apaçık Arap diliyle.” [9]

 

-Kur'an'ın uyum açısından mucize oluşu

 

Kur'an'ın ayetleri ve içeriği arasında en küçük bir ihtilaf ve çelişki dahi söz konusu değildir. şöyle ki: Akıl, bilgi ve tecrübe sahibi her insan gayet iyi bilir ki yalan ve iftira üzere kurulan her şeriat ve yasamada veya söylenen sözlerde ister istemez tezat ve çelişkiler olur. Kur'an'ın bir defada nazil olmadığı ve yirmi üç yıl zarfında ve gelişen farklı olaylara istinaden indiği gerçeği de göz önünde bulundurulacak olsa, Kur'an'ın yüce Allah katından indiği ve insan gücünün ötesinde olduğu daha açık olarak anlaşılacaktır. Kur'an bir insanın uydurmalarından ibaret olsaydı, yirmi üç yıllık bir zaman zarfında inen Kur'an ayetlerinin bir araya toplanmasıyla bazı uyumsuzluk ve çelişkilerin ortaya çıkması gerekecekti.

 

Velid b. Muğire'nin, Kur'an hakkındaki görüşünü soran Ebu Cehil'e verdiği cevap da bu konuyla ilintilidir. Velid b. Muğire şöyle dedi:

 

“Kur'an hakkında ne diyebilirim ki? Andolsun Allah'a ki, sizin aranızda Arap şiir ve kasidelerini benden iyi tanıyan biri yoktur. Fesahat ve belagatın sırlarına, şiir ve recez (şiir diliyle yergi) inceliklerine vakıf olmada kimse benimle boy ölçüşemez. şiirin her türünden ve hatta cinlerin şiirlerinden bile haberdarım. Andolsun Allah'a ki, Muhammed'in söyledikleri bu sıraladıklarımın hiç birine benzememektedir. Muhammed'in söylediği sözlerin güzellik ve çekiciliği, belagat yoğrulu her sözün güzellik ve tatlılığını alt etmiştir; bütün sözlerden üstündür ve ondan daha güzel söz düşünülemez bile.”

 

Ebu Cehil, Velid'in sözüne karşılık şöyle dedi: “Andolsun Allah'a, Muhammed'in sözleri hakkında bir şey demeyecek olsan, kavim ve akrabaların senden razı olmayacaklardır.”

 

Velid dedi: “Bu konu hakkında düşünmem için biraz sabret.”

 

Velid uzun bir süre düşündükten sonra şöyle dedi: “Kur'an, Muhammed'in büyücülerden öğrenmiş olduğu bir büyüdür.”[10]

 

 


[1] Sâffat, 173

[2] Mücadele, 21

[3] Fussilet, 42

[4] Hicr, 9

[5] Mümin, 78

[6] Yasîn, 82

[7] İnsan, 30

[8] Yunus, 16

[9] Nahl, 103

[10] Taberî Tefsiri, c: 29, s: 98

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler