20 Kasım 2017 Pazartesi Saat:
15:26
24-03-2014
  

Kuran'ı Tanıma Metodu

Hiç bir kitabın Kur'an kadar insanların hayatında ve toplumlar üzerinde etkili olmadığını açıktır...

Facebook da Paylaş


 

Ehlader Araştırma Bölümü



şüphesiz Kuran-ı Kerim'i araştırmak her din bilginine ve her mümine bir vazifedir. Ama Kuran'ı araştırmanın bir toplumbilimci ve psikoloğa zarureti, bu kitabın Müslüman toplumların, hatta bütün insanlığın takdirinin oluşumunda etkili olduğu içindir. Tarihe baktığımızda hiç bir kitabın, Kuran kadar insanların hayatında ve toplumlar üzerinde etkili olmadığını açıkça görüyoruz.  Bu yüzden Kuran, kendiliğinden sosyoloji alanına girerek bu ilmin incelediği mevzularda yer alır. Neticede, Kuran'ı tanımaksızın genelde son on dört asrın tarihini araştırıp incelemek ve özellikle Müslüman toplumları tanımak imkânsızdır.


Her Müslüman'ın da Kuran'ı tanıması gerekir. çünkü bir Müslüman'ın din, iman ve düşüncesinin asıl kaynağı ve onun hayatına hareket, değer, anlam ve ruh veren tek şey Kur'an'dır.


Kuran, diğer bazı dinî kitaplar gibi, sadece birkaç basit öğüdün yanı sıra Allah, yaratılış ve evren hakkında bir takım müphem konuları söz konusu etmemiştir. Dolayısıyla, müminler kendi vazifelerini ve nasıl düşüneceklerini başka kaynaklardan öğrenmeye mecbur değillerdir. Kuran, imanlı bir insan için gereken inanç, eğitim ve ahlak sistemlerini, ailevî ve içtimaî düzenlerin temel ilkelerini beyan etmiştir ve sadece; açıklama ve tatbikini sünnet ve içtihada bırakmıştır. İşte bu yüzden diğer herhangi bir dini kaynaktan yararlanmak Kur'an'ı tanımaya bağlıdır. Kuran bütün kaynakların ölçüsüdür. Dolayısıyla biz hadis ve sünneti Kuran'la karşılaştırmalı ve Kuran'a uygun olanı alıp, uygun olmayanı atmalıyız.


Caferî Mezhebine göre, Kur'an'dan sonraki en sağlam ve kutsal kaynak hadislerde, dört kitap (Kâfi, Men La yahze-ruhul Fakih, Tehzip ve İstibsar) dır. Hutbelerde, Nehc-ül Belağa; dualarda ise Sahife-i Seccâdiye'dir. Fakat bunlar Kur'an tali mertebede yer alıp senet yönünden Kur'an gibi kesinlik kazanmış değillerdir. Yani, örneğin Kâfi'deki bir hadis, ancak Kur'an'a uygun olup onun hükümleriyle çelişmediği takdirde muteber sayılabilir. Resulullah (s.a.a) ve İmamlar (a.s): "Bizim hadislerimizi Kuran ile karşılaştırın; Kur'an'la çeliştikleri takdirde yalan ve uydurma olduklarını bilin; çünkü biz Kuran'la çelişen bir şey söylemeyiz" buyurmuşlardır.


Kuran'ı Tanımanın Merhaleleri

 

Genel olarak her kitabı incelerken, onu üç yönden araştırmak zorundayız:


1- kitabın senedi


Bu aşamada, bir kitabın yazarına ait olup olmadığı ve bu hususun ne kadar kesinlik kazandığı öğrenilmeğe çalışılır. çrneğin, Hafız'ın divanını incelerken ilk yapacağımız iş, bu divanın Hafız'a ait olup olmadığını, sonradan bu divana başkalarına ait olan şiirlerin de eklenip eklenmediğini araştırmaktır. Aynı şeyler Hayyam ve diğerleri için de geçerlidir. İşte burada, en eski ve muteber nüshalar söz konusu olur.


O halde; bir kitabı incelemek için yapılacak ilk iş, o kitabın gerçekten yazarına ait olup olmadığını, eğer yazarına aitse hepsinin mi, yoksa bir bölümünün mü yazarına ait olduğunu, bir bölümünü başkaları yazmış ise kitabın kaçta kaçının yazarın kendisine ait olduğunu öğrenmektir; ayrıca bir kısmını kesinlikle reddederken bir kısmını kesinlikle kabul edip, diğer kısmında şüpheli olarak nitelememizin ölçülerinin neler olduğunu belirlemektir.


Ama, Kuran hakkında böyle bir araştırmaya gerek yok-tur. çünkü Kuran, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen her türlü şüpheden uzak olarak bugüne kadar sapasağlam kalmış tek kitaptır.


"Filan sure şüphelidir", "filan ayet, filanca nüshada var, diğerlerinde yoktur..." gibi şeyler, Kuran hakkında söz konusu bile değildir. Kur'an, bu inceleme aşamasını geride bırakmış bir kitaptır.


şüphesiz bu ayetleri getiren Hz. Muhammed'dir (s.a.a). O, bu kitabı bir mucize ve Allah'ın kelâmı olarak getirmiştir. Hiç kimse, Kuran'ın başka bir nüshasının olduğunu iddia edemez. Nitekim şu âna kadar hiç kimse, hatta hiç bir müsteşrik bile kalkıp da "Kuran'ı araştırmak için önce eski nüshalarını bularak onlarda neler olup olmadığını öğrenmeliyiz" diyememiştir.


Tevrat'ı, İncil'i, Avesta'yı, Firdevs'inin şah Name'sini, Sadi'nin Gülistan'ını ve diğer bütün eski kitapları incelemek istediğimizde bu tür bir araştırmaya gereksinim olmasına rağmen Kur'an hakkında buna hiç gerek yoktur. çünkü dediğimiz gibi Kuran bu merhaleyi geride bırakmıştır. Bunun nedeni ise, Kuran'ın Müslümanların kutsal bildiği ilahî bir kitap olmasının yanı sıra, Rasulullah'ın (s.a.a) peygamberlik iddiasını doğrulayan en büyük mucize olmasında aramak gerekir. Ayrıca Kuran Tevrat gibi bir defada inmediği için "Kuran'ın asıl nüshası hangisidir?" diye bir sorun da söz konusu değildir. Kur'an'ın ayetleri 23 yıl içerisinde (çeşitli münasebetlere göre) tedricen nazil olmuştur.

 

Kuran ayetleri indiği zaman, Müslümanlar, nihayet derecede susamış bir insanın suya kavuşması gibi büyük bir şevk ve ilgiyle ona yöneliyor ve onu öğrenip ezberliyorlardı. çzellikle o günkü Müslümanların arasında Kur'an'dan başka bir kitap yoktu; dolayısıyla Müslümanlar Kuran'ı ezberlerken başka bir kitabı da ezberlemek ve korumak zorunda değillerdi. Müslümanların zihinlerinin boş, hafızalarının kuvvetli oluşu ve okuma yazma bilmeyişleri, tüm bilgilerini görmek ve duymak yoluyla almalarına sebep olmuştu. Kuran'ın ayetleri (onların duygularıyla çelişmediğinden) taşa işlenilen resimler gibi onların kalplerine işliyordu. çte yandan Kuran'ı, herhangi bir beşerin değil, Allah'ın kitabı bilip, kutsallığına inandıkları için bir kelime veya bir harfini bile yenilemeğe veya yerini değiştirmeğe kalkışmıyorlardı. Onlar daima Kuran okumakla Allah'a yaklaşmaya çalışıyorlardı.


Diğer yandan da, Resulullah (s.a.a) ta ilk günden beri, "Vahiy Kâtipleri" denilen bir gurubu nazil olan ayetleri yazmakla görevlendirmişti. Ama diğer kitaplar böyle bir özelliğe sahip değildir. Dolayısıyla, Kuran'ın yazılması, tahriften korunmasının başlıca sebeplerinden biridir.


Kuran'ın halk arasında kabul edilmesinin ve iyi bir şekilde karşılanmasının sebeplerinden birisi de onun fevkalade güçlü olan edebî ve sanatsal yönüdür. Kur'an'ın bu cezbedici yönü halkın dikkatini kendine çekmeye ve onu hızla öğrenmelerine neden oluyordu. Hafız'ın Divan'ı, Mevlânâ'nın şiirleri ve diğer edebiyat eserlerinin aksine (ki herkes istediği gibi onlarda değişiklik yapıp güya kamilleştirmeye çalışıyorlar) hiç kimse Kuran'ın bir kelimesini bile değiştirmeye cesaret edemiyordu. çünkü hemen Allah'a yalan koşmanın ne kadar büyük bir suç ve günah olduğunu vurgulayan birçok ayet gözleri önüne sergileniyordu:


"şayet o peygamber, bazı sözler uydurup bize isnat etmeye kalkışsaydı, elbette biz onu kuvvetle yakalar ve öcümüzü alırdık. Sonra da mutlaka onun şah damarını koparırdık."


Böylece Kur'an hiç bir tahrife fırsat vermedi. çünkü tahrife maruz kalmadan bütün ayetleri tevatür haddine ulaşarak öyle bir aşamaya geldi ki, ayetlerini inkâr etmek bir yana dursun hatta bir harfini bile azaltıp çoğaltmak imkânsız oldu. Buna göre, Kuran-ı Kerim'i incelemek istediğimizde "nüsha açısından" bir araştırmaya gerek yoktur. Nitekim dünyada Kuran-ı Kerim hakkında araştırma yapan bilginlerden hiç biri böyle bir araştırmaya ihtiyaç duymamıştır.


Elbette asr-ı saadetten sonra İslâm'ın hâkimiyetinin hızla genişlemesiyle birlikte, insanlar büyük bir şevk ve ilgiyle Kur'an'a yöneldiler. çte yandan Müslümanların büyük bir kısmı, sahabilerin ve Kuran hafızlarının merkezi olan Medine'den uzak düşmüşlerdi. Bu yüzden (en azından Medine'den uzak yerlerde) bilerek veya bilmeyerek Kuran-ı Kerim'in nüshalarında, Kuran-ı Kerim'i tehdit eden bazı değişikliklerin azalıp çoğalmaların olabileceği ihtimali büyük bir tehlike olarak ortaya çıkıyordu. Fakat Müslümanların uyanıklığı ve zamanında davranmaları bu tehlikeyi ortadan kaldırdı. Müslümanlar herhangi bir suiistimal ve tahrifin önlenebilmesi için sahabiler ve Kur'an hafızları tarafından tasdik edilen Kuran nüshalarını Medine'den uzak yerlerde dağıtarak Kur'an'a (özellikle Yahudiler tarafından) yönelen bu tehlikeyi her zaman için önlediler.


2- Kitabın Muhtevası


Bu aşamada gaye, kitabın muhtevasını incelemektir. Bu kitabın içerdiği konular, ihtiva ettiği meseleler, güttüğü hedefler, dünya ve insan hakkındaki görüşü nelerdir? Topluma bakışı nasıldır? Konuları hangi açıdan ele alıp, açıklamaya çalışıyor? çeşitli meselelere yaklaşımı nasıldır? Olaylara felsefi ve ilmî açıdan mı, yoksa irfanî açıdan mı bakıyor veya kendine has bir metodu mu var? Bu kitabın insanlar için herhangi bir mesaj ve teklifi var mı? Varsa, nedir?


Aslında bu soruların bir kısmı inceleme konusu olan kitabın dünya insan, hayat, ölüm vb. konular hakkındaki görüşüyle ilgilidir. Veya daha kapsamlı bir tabirle dünya görüşünü ve filozoflarımızın deyişiyle hikmet-i nazariyesini ilgilendirmektedir. Diğer bir kısmı ise, kitabın, insanoğlunun geleceği için öne sürdüğü planların neler olduğu, insan ve toplumu, hangi örneğe göre eğitmek istediğiyle ilgilidir. Biz buna, "Kitab'ın mesajı" tabirini kullanıyoruz.


Velhasıl, böyle bir inceleme kitabın muhtevasına ait bir şeydir. İster İbn-i Sina'nın şifa'sı ister Sadi'nin Gülistan'ı, ister başka bir kitap olsun, her kitap üzerinde bu açıdan durulabilir. çünkü aynı şey hepsinde söz konusu edilebilir. Bir kitap hem "mesaja" hem "görüşe" veya ikisinden biri-sine sahip olur ya da hiç birisine sahip olmaz.


Kuran'ın muhtevasını incelerken bu konular üzerinde durmak gerekir. Kuran, hangi konuları ihtiva etmiş ve onları nasıl sunmuştur? çeşitli mevzular hakkındaki ispat yöntemi nedir? Acaba Kur'an imanın koruyucusu ve mesajı bir iman mesajı olduğu için aklı kendisinin rakibi olarak mı kabul ediyor yoksa destekçisi olarak mı? Aklın taarruzunu mu önlemeğe çalışıyor, yoksa aklı kendi savunucusu olarak görüp onun gücünden yararlanmak mı istiyor? Kur'an'ın muhtevasını incelemede söz konusu edilen bu ve benzeri birçok soru bizi Kur'an'ın mahiyetiyle daha çok tanıştırır.


3- Kitabın çzgünlüğü


Bir kitabın yazarına ait olup olmadığını anlayıp içeriğini iyice araştırdıktan sonra incelenmesi gereken şudur:


Kitabın içeriği yazarın kendi fikirleri midir, yoksa başkalarından mı alınmıştır?

 

çrneğin Hafız'ın divanını ele aldığımızda onun senet ve muhtevası üzerinde durmaktan öte, bir de bunca kelimelerin, cümlelerin, şiir şekline getirdiği söz ve fikirler Hafız'ın kendisine mi aittir, yoksa sadece kelimeler, cümleler, güzellikler onun, fakat fikir başkasının mıdır? Ya da şöyle diyelim: Hafız'ın sanat boyutu kesinleştikten sonra düşünce boyutu ve onun bir fikre sahip olup olmadığı da araştırılmalıdır.


Hâfız veya herhangi bir yazar hakkında böyle bir araştırma, yazarın fikirlerinin temel ve kaynağını araştırmak için yapılmaktadır. Fakat bu, muhteva incelemesinden sonra gelir. Yani önce yazarın fikirlerinin muhtevasını titizlikle incelemeli ve sonra bu muhtevanın neye dayandığını öğrenmeye teşebbüs etmelidir. Aksi takdirde, yapılacak işin neticesi, bilimlerden haberi olmadığı halde bilim tarihi yazmaya kalkışan ya da ne İbn-i Sina'yı ne de Aristo'yu tanımadığı halde bunların ortak ve farklı yönleri hakkında kitap yazmak isteyen bazı yazarlarının eserleri gibi olur. Böyle kimseler, basit bir mukayese yaparak en ufak bir söz benzerliği gördükleri zaman hemen hüküm vermeye kalkışırlar.

 

Hâlbuki mukayese yapabilmek için her şeyden önce fikirler derince incelenmelidir. Meselâ İbn-i Sina ve Aristo gibi mütefekkirler hakkında böyle bir araştırma ömür boyu sürecek bir çalışmayı gerektirir. Aksi takdirde, bütün söylenenler tahmin ve taklitten öteye geçmeyecektir.


Kuran-ı Kerim'i muhteva yönünden inceledikten sonra özgünlüğünü anlayabilmek için sıra, tarihî yönden inceleyip mukayese etmeye gelir. Yani, Kur'an'ı bütün muhtevasıyla birlikte o zamanki kitaplarla (özellikle dini kitaplarla) karşılaştırmalıyız. Bu mukayesede Arabistan yarımadasıyla diğer bölgeler arasındaki ilişki ölçüsü, o zaman Mekke'de kaç kişinin okuma yazma bildiği vb. gibi bütün o zamanki şart ve imkanlar göz önünde bulundurulmalı ve sonra şöyle mukayese yapmalıdır: Acaba Kuran'da olan her şey diğer kitaplarda da var mı? Varsa ne ölçüde var? Diğer kitaplara benzeyen yönü onlardan alıntı mıdır, yoksa Kuran'ın kendisine mi aittir, hatta diğer kitapların yanlışlarını düzeltip, tahriflerini meydana çıkarmayı da mı ifâ ediyor?


Kuran-ı Kerim'in çç Yönü


Kuran'ı incelediğimiz zaman onun, "üç özelliği" olduğunu görürüz:


a) Senet sağlamlığ:

 

şüphesiz bugün Kur'an diye tanınan kitap (1400 yıl önce) Hz. Muhammed'in (s.a.a) insanlığa sunduğu kitaptır ve bu konu gün ışığı gibi açıktır. Bunun ispatı için eski nüshaları araştırmaya gerek yoktur. Dolayısıyla bu konu üzerinde daha fazla durmayacağız.


b) Konu sağlamlığı:

 

Kuran'da yer alan konular muhteva açısından insanoğlunun kendi aklıyla ulaşamayacağı konulardır. Bu araştırma "muhteva araştırması" bölümünde ele alınacaktır.


c) İlahî Yön:

 

Kuran'daki öğreti, Resul-ü Ekrem'in beyninin dışındaki bir ufuktan o'na verilmiştir ve Peygamber sadece bu vahyi ve ilahi daveti halka iletmekle vazifelendirilmiştir. Bu ise Kur'an'ın özgünlüğü üzerine yapılacak araştırmadan alınan bir sonuçtur.
 

Kur'an'ın muhtevası ve onda söz konusu edilen meseleler nelerdir ve hangi metotla açıklanmağa çalışılmıştır? İşte bunlar "muhteva araştırmasında" ele alınacak şeylerdir. Kısacası muhtevayı iyice inceleyip, Kuran'ın öğretisiyle yeterli şekilde aşina olduktan sonra sıra Kur'an'ın en önemli yönünü araştırmaya geliyor ki o da Kuran'ın "ilahî yönü" yani "mucize" oluşudur.


Kuran-ı Kerim'i Araştırmanın şartları


Kuran'ı araştırmanın birçok şartları vardır. Burada o şartları kısaca açıklamağa çalışacağız. Kuran'ı araştırmanın başlıca şartlarından biri, Arapça'yı bilmektir. Hafız ve Saadi'yi, Farsça'yı bilmeden tanımanın mümkün olmadığı gibi Kur'an'ı da (Arapça olduğu için) Arapça'yı bilmeden araştırmak ve bilmek imkânsızdır. Diğer bir şart ise İslâm tarihinden haberdar olmaktır. çünkü Kur'an, Tevrat ve İncil gibi Peygamber tarafından topluca bir defada halka sunulan bir kitap değil, Kur'an İslâm tarihinin Hz. Resulullah'ın bi'setinden vefatına kadar süren 23 yıllık çok olaylı bir dönemde tedricen nazil olmuştur. İşte bunun için Kur'an'ın nüzul sebebi vardır. "Nüzul sebebi" ayetin manasını kendisiyle sınırlamasa da nüzul sebebini bilmek ayetlerin manasının açıklığa kavuşmasında büyük ölçüde yardımcı olur.


Kuran-ı Kerim'i araştırmada üçüncü şart ise, Rasulullah'ın sözlerini (hadisleri) öğrenip bilmektir. çünkü Kur'an'ın açıkça buyurduğuna göre, Hz. Rasulullah Kur'an'ı açıklayan ilk müfessirdir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:


"...Sana da Kuran'ı indirdik ki halka indirileni açıklayasın. Belki düşünürler."
 

Diğer bir ayette:


"Onların içinden bir peygamber gönderen O'dur. (Bu Peygamber) onlara (Allah'ın) ayetlerini okur ve onları (şirkten) arındırır, kitap (Kuran) ve hikmeti öğretir..."


Kuran-ı Kerim'e göre Resulullah'ın kendisi bu kitabın açıklayıcısıdır ve bize düşen Kuran'ın tefsirinde Peygamber'in sözlerinden yararlanmaktır (ki bunu hemen bütün İslâm mezhepleri kabul etmektedir.) Fakat on iki masum imamın varlığına inanan Caferi mezhebine göre, on iki İmam'dan ulaşan sözler de Rasulullah'ın sözlerinin hükmünü taşımaktadır. çünkü Peygamber'e Allah indinden inen ilimler, ondan sonra vasilerine intikal etmiştir. Bu vasiler Peygamber olmamakla birlikte masumdurlar. Onun için Caferî fıkhına göre İmamlardan nakledilen sahih hadisler Kuran'ı incelemek için çok önemli ve büyük bir kaynak sayılıyor.


Kuran-ı Kerim'i araştırırken dikkat edilecek önemli bir nokta da şudur: Her şeyden önce Kur'an'ı, Kur'an ile tanımak gerekir. Yani Kur'an'daki ayetler uyumlu bir yapıyı oluşturuyorlar. Bunun için Kuran'dan herhangi bir ayeti alıp, onu diğer ayetlerden ayrı olarak anlamaya çalışmak doğru bir yöntem değildir. Bir tek ayetten anladığımız doğru olabilir. Fakat bu ihtiyattan uzak bir harekettir. çünkü "Kuran'ın bazısı bazısını tefsir eder." Bazı büyük müfessirlerin de dediği gibi masum imamlar bu tefsir yöntemini teyit etmişlerdir.


Kuran-ı Kerim meseleleri beyan etmede kendine has bir metoda sahiptir. çoğu kez, bir ayetten, tek olarak incelendiğinde bir anlam çıkıyorken onunla aynı manayı paylaşan diğer ayetlerle karşılaştırıldığında daha farklı bir anlam çıkıyor.


Kuran'ın bu özel metoduna, "muhkem" ve "müteşabih" ayetleri örnek verebiliriz. Halk arasında "muhkemat" ve "müteşabihat" hakkında basit ve temelsiz bir düşünce var. Bazıları, muhkem ayetlerde konuların açık bir şekilde, müteşabihlerde ise karışık ve şifreli bir şekilde yer aldığını sanırlar. Bu görüşe göre Müslümanlar, sadece, muhkem (açık) ayetler üzerinde düşünebilirler. Müteşabih ayetler ise esasen kavranılamayacak şeyler olduğu için, onların üzerinde hiç kimsenin düşünmeye hakkı yoktur. Burada, ister istemez şöyle bir soruyla karşılaşmaktayız; Müteşabih ayetlerin var olması neye yarar ve Allah Teâlâ, insanların kavrayamayacakları bu ayetleri niçin nazil etmiştir? Ancak, muhkem "açık" ifadeli ve müteşabih de "şifreli ve muammalı" ayet anlamına gelmediği için de böyle bir soru yersizdir.


Muammâ ve şifre, açık bir anlam vermeyen ve açıklanmaya ihtiyacı olan müphem kelimelere denir. çrneğin, Firdevs'i, büyük zahmetlere katlanarak "şahname"yi yazıp bitirdikten sonra Sultan Mahmut bu zahmetler karşısında ona iyi bir hediye vermediği için kendi şiirlerinde Sultanı kınayarak onu cimrilikle suçluyor. Bu kınamaların bazısı açık ve sarih, bazısı ise muamma şeklindedir.


çrneğin, şiirlerinin birinde diyor ki:


Eğer mâder-i şah bânu budi / Merâ sim ü zer tâ be zânu bedi


(Büyük hanım olsaydı eğer bu şahın annesi - Dize ulaşırdı şahın gümüş, altın vermesi)


Başka bir yerde ise şöyle diyor:


Kef-i şah Mahmud kişver-güşây / Noh ender noh âmed se ender çehâr


(Devletini genişleten şah Mahmut'un eli - Dokuz içinde dokuz, dört içinde üç gibi.)


Burada Firdevsi, amacını açıklarken bir muammadan istifade etmiştir. Maksadı şudur: 9×9=81 ve 3×4=12 toplam 93 eder. Firdevsi, Sultan Mahmut'un elini Arapça'da 93 rakamı şekline benzetiyor.


Yani: Sultan elini öyle sıkı kapamış ki sadece başparmağı açıktır. Açık olan başparmak işaret parmağıyla birlikte (dokuz) şekline benzer. Diğer üç parmakla birlikte ise (93)'e benzer. Bu muammayla Firdevsi, Sultan Mahmut'un cimri ve elinin sıkı olduğunu (Hiç kimseye bir şey vermediğini) açıklamak istemiştir.


Kuran'da da bunun gibi şifreli ve üstü kapalı ayetler var mıdır? Varsa bu, Kuran'ın nassıyla açıkça çelişmektedir. çünkü Kur'an, kendisini, aydınlatıcı, herkes için kavranılacak ve bütün ayetleri nur ve hidayet olan bir kitap olarak tanıtıyor. Kuran'daki ayetler muamma ve şifreye dayanmadığına göre müteşabih ve muhkemin başka bir manası mı vardır? Varsa nedir?


Evet; bu sorunun cevabı kısaca şöyledir: Kuran'da söz konusu edilen bazı konular, özellikle gayb ve tabiat ötesiyle ilgili konular insanların dilinde dolaşan kelimelere sığdırılacak şeyler değildir. şeyh şebüsteri'nin dediği gibi:


Manalar harflere sığar mı hiç? / Denizler kaplara sığar mı hiç?


Fakat Kuran beşeri dille nazil olduğu için, ister istemez o zarif ve manevi konular da, insanların maddiyatta kullandığı kelimelerle açıklanmağa çalışılmıştır. Fakat yanlış anlaşılmaması için bazı ayetlerde olaylar öyle bir şekilde anlatılmıştır ki, ancak diğer ayetlerin yardımıyla açıklanması mümkündür. çrneğin; Kuran'da "Allah'ı kalp gözüyle müşahede etmek" diye bir hakikatten söz edilirken bu mana şu ibareler kalıbında beyan edilmiştir:


"O gün nice yüzler parıldar. O yüzler Rablerine bakarlar."


Kuran burada daha münasip bir deyim olmadığı için "bakmak" kelimesini kullanmıştır. Fakat yanlışlığa düşmemek için, diğer bir yerde buyuruyor ki:


"Hiç bir göz onu göremez, fakat O, görenleri müşahede eder."


İster-istemez Kuran'ı araştıran bir şahıs, deyimlerin birbirine benzemesine rağmen bu iki mevzunun (gözle görmekle kalple görmenin) birbirinden farklı şeyler olduğunu hemen onlar.  Kuran, o büyük ve üstün manalar, maddi anlamlarla karışmasın diye "müteşabihatı, muhkemata irca edin" diyor:


"Kur'an'ı sana indirdi, onun bazı ayetleri muhkemdirler. İşte ana ayetler onlardır..."
Yani, bu ayetler o kadar açıktır ki, onları, kendi manalarından çıkarmak mümkün değildir. Bunlar "çmm-ül Kitap" yani "ana ayetler"dir. Bir çocuğun, çeşitli meselelerde annesine başvurduğu gibi veya "çmm-ül Kurâ" Ana şehir (başkent), küçük şehirler için müracaat yeri olduğu gibi, muhkem ayetler de müteşabih ayetler için birer "merci" sayılmaktadırlar. Müteşabih ayetleri anlamak için muhkem ayetlerin üzerinde düşünülmesi gerekir; müteşabih ayetlerin manasını muhkem ayetlerden yararlanarak kavramaya çalışmalıyız. çünkü ana ayetlerden yararlanmadan, müteşabihattan elde edilen manalar doğruluk ve sağlamlığını kaybeder.

 

çstat şehit Murtaza Mutahhari

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler