20 Ekim 2018 Cumartesi Saat:
18:30
16-07-2018
  

Kur’an ve Hadisler Işığında

Yaşam serüvenine doğumla başlayan insan, hayatı boyunca bir takım gelişim dönemlerinden geçerek bu serüvenini ölümle noktalamaktadır. Yaşlılık dönemi, bu gelişim evrelerinin en sonuncusudur.

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Yaşlılık dönemi insanoğlunun, hayat merdiveninde yol aldığı ve ondan sonrasının ölüm olduğu son basamaktır. Dinin tebliğcisi ve uygulayıcısı konumunda olan Hz. Peygamber’in yaşlılarla olan ilişkisi ve örnekliğinin günümüz insanına olumlu mesaj verme açısından fevkalade önemli olduğu kanaatindeyiz. Bu çalışmada Hz. Peygamber’in yaşlılarla olan diyalogu, yaşlılık olgusuna bakışı, yaşlılarla olan ilişkilerde nelere dikkat edileceği, hadislerde yaşlılara verilen değerin önemi üzerinde durulmaktadır. Ayrıca huzurevlerinin gerekliliği/ıslahı ve alternatif kurumların tesisi üzerinde de dikkat çekilmektedir.

 

Avrupa’da olduğu gibi, ülkemizde de yaşlı nüfus hızla artmaktadır. Şu anda 7-8 milyon civarında olan yaşlı nüfusumuzun, 2025 yılında 12-15 milyon olacağı yetkililer tarafından tahmin edilmektedir. Öte yandan dünya nüfusu da, git gide yaşlanmaktadır.[1] 2010 yılında Avrupa’da 60 yaşını geçen insanların nüfus oranının yüzde 25’i bulacağı tahmin edilmektedir. Hatta 21. yüzyılın “yetişkinlerin asrı” olacağı söylenmektedir. Yapılan araştırmalar, gelecekte yaşlıların dünya nüfusundaki payının giderek artacağını, saçları ağaran bir dünyada yaşayacağımızı ortaya koymaktadır. Dünya nüfusunun yaşlanması sadece endüstrileşmiş ülkelerle sınırlı olmayıp, gelişmekte olan ülkelerde de gerçekleşen bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla yaşlı nüfusu yoğun olan ülkelerde var olan yaşlılık sorunları, toplumumuzda da yavaş yavaş kendini hissettirmektedir. Yaşlılık hem bireysel, hem de toplumsal bazda bir problem olarak algılanmaktadır.

 

Dünyanın yaşadığı “yaşlılık olgusu” ile bizim yaşadığımız “yaşlılık olgusu” hiç kuşkusuz aynı değildir. Bu durum, yapılacak mukayeseli bilimsel bir araştırmada net olarak ortaya çıkacaktır. Bu münasebetle günümüzde yetişkin sorunlarına giderek artan bir ilgi duyulmaya başlanmıştır. Son yıllarda tıp, edebiyat, tarih, eğitim, sosyal antropoloji ve psikoloji gibi pek çok akademik alan ve disiplin, yetişkinlik problemleri üzerinde araştırma yapmaktadır. Son zamanlarda yaşlılık dönemiyle ilgili yapılan araştırmalar git gide artış göstermektedir. Bu da toplumumuz adına sevindirici bir gelişmedir. Ancak yaşlılık dönemiyle ilgili yeteri kadar akademik araştırma ve inceleme yapılmadığı ve bir literatür oluşmadığı da bir gerçektir. Yaşlılık, insan hayatının zorunlu olarak geçirmek durumunda kaldığı ve önlenmesi/geri gelmesi mümkün olmayan sosyolojik, psikolojik ve biyolojik bir süreçten ibarettir. Hz. Peygamber bir hadislerinde bu realiteyi “Ey Allah’ın kulları! Tedavi olun, çünkü Allah, her hastalık için mutlaka bir deva yaratmıştır. Ancak bir dert müstesna, o da ihtiyarlıktır.” buyurarak dile getirmektedir.

 

Günleri geçsin diye iple çeken insan, çektiği şeyin veya bu çekişlerle varmaya çalıştığı hedefin ihtiyarlık olduğunu hiç aklına getirmez. Yaşlılar, adeta ikinci çocukluk dönemlerini yaşadıkları için çok çabuk darılır, üzülür, alınganlık gösterebilir. Dolayısıyla geleceğimiz olan çocuklarımız ne derece önemliyse, ürünü olduğumuz yaşlılarımız da o derece önemli olmalıdır. Onların bazı sıkıntılarına, sabır ve tahammül göstermeyerek asi olmak, onlarla iyi geçinmemek, onları rencide etmek, dinin hoş görmediği hususlardır. Onları sadece “1 Ekim yaşlılar günü” kutlamalarında anıp, sonra unutmak onlara karşı vefasızlık olur.

 

Hz. Peygamber, yaşlılık dönemini hayatın bir parçası olarak kabul ettiğinden, yaşlılık olgusuna gerçekçi yaklaşmış, yaşlılara karşı nasıl davranılacağını, onlarla olan ilişkilerde ahlâkî ilkelerin neler olduğunu bizlere göstermiştir. Dolayısıyla başta anne-baba olmak üzere büyüklere karşı görevler, başta ahlâk kitapları olmak üzere pek çok kaynakta yer almaktadır. Hadis kaynaklarında ise konu değişik bölümlerde zikredilmekle beraber daha çok “edeb/âdâb” bölümlerinde yer almaktadır.

 

  • Yaşlılık Realitesi

 

Yaşam serüvenine doğumla başlayan insan, hayatı boyunca bir takım gelişim dönemlerinden geçerek bu serüvenini ölümle noktalamaktadır. Yaşlılık dönemi, bu gelişim evrelerinin en sonuncusudur. Her gelişim döneminin kendine özgü bazı karakteristik özellikleri vardır. Erken bir ölüm olmadığı takdirde kaçınılmaz bir son olan yaşlılık dönemi, değişik kategorilerde tasnif edilmektedir. İlk, orta ve son yetişkinlik olmak üzere üç safhada inceleyenler vardır. Bazılarına göre, 30-60 yaş dönemi orta yaş, 60’ın üzeri ise ileri yaş dönemi olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla ileri yaşlılığın başlangıç yaşı ile ilgili olarak kesin bir sınır belirlenememekle birlikte, 65 yaş yaygın olarak kabul görülen bir rakamdır.

 

Yaşlılık belirtileri, herkeste aynı olmayabilir. Bazılarında erken, bazılarında ise daha geç olarak ortaya çıkabilir. Yaşlılar, genelde prestij kaybettiklerini ve bir işe yaramadıklarını düşünerek kendilerini değersiz addedebilirler. Çevresindeki insanların kendilerine karşı gösterdikleri jest-mimiklerinde bile bu duyguyu arayabilirler. Umutsuzluk, bıkkınlık, çaresizlik, ilgisizlik gibi pek çok olumsuzluğu kendilerinde hissedebilirler. Yaşlı insan, bütün organlarında belirgin olarak olumsuz yönde değişiklikler hissetmekte ve geçmişiyle sık sık kıyaslamalar yapmaktadır. Belirgin olarak dokunma, işitme, görme, hafıza, koku ve tat alma gibi duyulardaki zayıflamalar kendini göstermektedir.

 

Ashabdan birinin “Yaşlandık ve unuttuk.” ifadeleri de yaşlılık sebebiyle uğranılan zaafa dikkat çekmektedir. Yaşlılarda unutkanlık artmasına rağmen, daha çok yaşadıkları için bilgi, kültür ve tecrübeleri ise daha fazladır. Gençlerde ise, hafıza yıpranmadığından daha güçlüdür. Saçların dökülmesi, beyazlaması, deride ve kemiklerdeki değişiklikler, kamburlaşma, dişlerin dökülmesi gibi hususlar fiziksel değişiklikler olarak ortaya çıkmaktadır. Bütün bunların neticesinde karşılaşılan olumsuzluklar kişiyi psikolojik olarak da etkilemektedir. Zihinsel yeteneklerde özellikle ileri yaşlarda düşüş olur. Zekânın, yaşlılıktan en fazla etkilenen yönleri akıcı zekâ ve performans testiyle ölçülebilenlerdir. Yaşlılıkta kristalize (birikimli) zekâ, pek fazla değişikliğe uğramazken, akıcı zekâda zayıflama gözlenir. Öğrenme ve bellekte 65 yaşlarından itibaren hızlı bir gerilemenin ortaya çıktığı belirlenmiştir. Öğrenme ile ilgili performansı olumsuz yönde etkileyen faktörler arasında motivasyon eksikliği, sinir sistemi ve duyularda ortaya çıkan bozulmalar, algı süreçlerindeki yavaşlama, beynin yeni bilgiyi kaydetme hızındaki ve seçici dikkatteki azalmalar, öğrenme stratejilerinin yeterince kullanılmaması sayılabilir. Yine yaşlılarda bilişsel fonksiyon kaybının nedenleri arasında, kan dolaşımında meydana gelen arızalardan dolayı kanın beyine yeterli miktarda gidememesi gösterilir. Ayrıca yaşlının aşırı derecede alınganlaşması da, bu dönemde göze çarpan özelliklerdendir.

 

Yaşlılığın en büyük sorunlarından birisi, bedenin kuvvetten düşmesinden çok, ruhun kayıtsızlığa kapılmasıdır. İnsanların bazılarının gönlü de yaşlanır. Maddî istekler azaldığından, belki de ömrün sonlarına gelindiği düşüncesi arzu ve eğilimleri söndürdüğünden dolayı, insan gönlü adeta çoraklaşır. İnsanı yavaş yavaş pek çok hazdan, serüven ve dostluklardan uzaklaştıran yaşlılık, ölüm düşüncesine yaklaştırır. İhtiyarlığı bütünüyle benimsemiş bazı kimseler, hayata karşı ilgisiz, etraflarında olup bitenlere karşı duyarsız bir tutum sergilerler. Onlar daha edilgen, iç dünyalarına daha dönük, kendi duyguları ve fiziksel işlevleriyle daha ilgilidirler.

 

Eşinin ve çevresindeki yakınlarının ölümleri, onları yalnızlık hissine götürebilmektedir. Emeklilikle birlikte sosyal statüsünün azalması, dolayısıyla aktif yaşamdan pasif bir yaşama geçmesi onları daha da yalnızlığa itmektedir. Bu nedenle bazı yaşlılar, kendilerinin artık bir işe yaramayacakları intibaını vermemek için yaşlandıklarını kabule yanaşmazlar. Yaşlılık dönemini yaşayan emekli bireyler, topluma üretim olarak katkıda bulunamadıkları için, eksiklik hissi yaşayabilmekte, dolayısıyla daha önceki dönemlerde sahip oldukları işini, beraberindeki sosyal statü ve rolünü, bunun yanında ekonomik bağımsızlığın vermiş olduğu güven duygusunu aramaktadırlar. Önceleri evdeki çocuklarının kendilerine ihtiyacı olduğu, şimdi ise kendilerinin bir işe yaramadığı hissine kapılabilmektedirler. Artık yaşlı bireylerin ev yönetimindeki görüş ağırlıkları hafiflemekte veya hiç kalmamaktadır.

 

Yaşlılığın özelliklerinden birisi de, eskiye duyulan özlemin git gide artması ve yaşlanmaya başlayan şahısla, genç nesiller arasındaki mesafenin sürekli olarak açılmasıdır. Gençlerin hal ve hareketleri, eskiyle kıyaslanarak sürekli olarak tenkit edilme yolu tercih edilir. Başka bir özellik de yaşlı insan, çevresindeki herkesin ona saygı duymakla ve hizmet etmekle yükümlü olduğunu zannetmesidir. Bu da yaşlılık psikolojisinin getirdiği olumsuz duygulardır. Onlar, yakınlarından daha sıcak bir ilgi beklentisi içerisindedirler. Pek çok yaşlının, yakınları tarafından terk edilerek ilgilenilmemesi neticesinde hastalandıkları ve kendi hallerinde ölüme terk edildikleri yaşanılan olaylardandır. Yaşlılardan intikam almak, onları doğrudan veya dolaylı olarak cezalandırmak, onların hareket manevralarını kısıtlamak veya sınırlamak doğru değildir. Onlara kötü lakaplarla hitap etmek, onlarla alay etmek, saygısızca, şefkat ve merhametten uzak bir şekilde muamelede bulunmak hem ahlâkî ve hem de insanî değildir.

 

Yaşlı insanlarda dine yönelme, dine olan ilgi, dindarlaşma olayı daha yoğun bir şekilde kendini göstermektedir. Örneğin yapılan alan araştırmalarında yaş arttıkça hem namaz kılanların, hem de oruç tutanların oranında artış olduğu tesbit edilmektedir. Bu dönemde din, yalnızlığa karşı bir sığınak, sosyal bir destek, değerlere bağlanma gibi çok önemli ihtiyaçları giderir. Böylece bu durumlar, yaşlılık döneminde yaşanılan yalnızlığın verdiği ruhsal bozukluğu dengeleyebilecek din eğitiminin önemini ve gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu dönemi yaşayanlar kendilerini ölüme daha yakın hissetmektedirler.

 

  • Kur'ân-ı Kerim’in Yaşlılık Dönemine Bakışı

 

Kur'ân, yaşlılığı, ölüm gibi insan hayatının tabii bir parçası olarak görür. Hatta insanların dikkatlerini yaşlanma dönemine çekerek bu döneme özel bir önem atfeder. Kur'ân-ı Kerim’de yaşlılık dönemiyle ilgili pek çok âyet bulmak mümkündür. Bunlar arasında doğrudan yaşlılık dönemiyle ilgili âyetler olduğu gibi, anne-babanın yaşlılığı/bakımı ve bazı peygamberlerin yaşlılık dönemleriyle ilgili âyetlerden bahsetmek de mümkündür. Kur’ân’da yaşlılık döneminin biyolojik ve psikolojik yönden ortaya çıkardığı değişiklikleri, kişilik yapısında meydana gelen farklılaşmayı anlatan metinler yer almaktadır. Bu metinler, insanı, ihtiyarlık çağının özellikleri hakkında bilgilendirmekten çok, metafizik amaçlar doğrultusunda yönlendirmeyi, ihtiyarlık çağını yaşayan insanlar için kişilik yapılarına, beklentilerine uygun ortamı hazırlamayı amaç edinir.

 

Kur’ân, yaşlılık dönemini “erzeli’l-umur” (ömrün en zor/en güç çağı) olarak açıklar. Her insan, doğal olarak çocukluk, gençlik, yaşlılık ve ölüm gibi hayatın değişik hallerini yaşar. İşte Kur’ân, bu safhalardan kısa ve öz olarak şöyle bahseder: “Allah sizi yarattı, sonra vefat ettirecek. Daha önce bilgili iken hiçbir şeyi bilmez hale gelsin diye sizden bazı kimseler ömrün en kötü (güç) çağına kadar yaşatılacak. Şüphesiz ki Allah bilendir, kâdirdir.”

 

Kur’ân’ın “erzeli’l-umur” adını verdiği hayatın son evresi fizyolojik ve psikolojik güç ve yetilerin zayıflamaya yüz tuttuğu aşamadır. Bu tabir, hadislerde de aynen geçmekte ve olumsuz yönleri olması sebebiyle Allah’a sığınılacak hususlar arasında yer almaktadır. Özellikle akıl yetisinin güç kaybı artar, kişi bildiklerini unutur, aklı çocuk aklı gibi olur. Duyuların işlerliğinde bozulmalar, ifade ve düşünme yetilerinde düzensizlikler meydana gelir. İnsan ömrünün bu son evresinin âyette “rezîl” olarak nitelenmesi, bozulan durumun düzeltilmesinin mümkün olmadığı, geri dönüşü olmayan bir sürece girildiği anlamına gelir. İnsan çocukluk çağında da güç ve kabiliyetlerinin zayıflık ve eksiklik gösterdiği bir aşamadadır, ama çocuğun ilerde güç ve kabiliyetlerine kavuşma imkânı vardır. Bu âyette aynı zamanda insanın yaşlılık döneminde içine düştüğü çaresizlik ve sıkıntılı durum gündeme getirilmekte ve böylece insanın acizliği tasvir edilmektedir. Hz. Peygamber, ömrün sonundaki bu düşkünlükten ve yaşlılığın olumsuzluklarından Allah’a sığınmıştır.

 

Kur’an’da başka bir âyette daha “erzeli’l-umur”dan benzer ifadelerle şöyle söz edilir: “…Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz. Sonra güç (ve kabiliyetlerinize) ermeniz için (sizi büyütüyoruz.) İçinizden kimi (henüz çocukken) vefat eder, kimi de ömrünün en kötü çağına (ihtiyarlığa) götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin.”

 

Yaşlılığın beraberinde getirdiği çaresizlik ve acizlik şu âyette de gündeme gelmektedir. “Allah ki sizi za’fdan/güçsüz yarattı, sonra zayıflığın ardından (size) bir kuvvet verdi, sonra kuvvetin ardından da zayıflık ve ihtiyarlık verdi. Allah dilediğini yaratır, O, bilendir, gücü yetendir.”

 

Bu âyette insanın yaratılış evrelerinden bahsedilmekte, insanın nasıl yaratıldığını, aslının ne olduğunu ve neticede acizlik ve çaresizlik çağı olan ihtiyarlığın geleceği anlatılmaktadır. Böylece insanın şımarmaması, haddini bilmesi zımnen kendisine hatırlatılmaktadır. Kur'ân-ı Kerim, anne-babanın yaşlılığını ve onların güzelce bakılmasının gereğini teşbihler yaparak, adeta ikna metodunu kullanarak/uygulayarak etkili biçimde anlatır. Çünkü yaşlanan anne-baba, ihtiyarlığın beraberinde getirdiği olumsuzlukları yaşadığından himayeye, şefkate, saygıya, bakıma, yardıma, hizmete ve iyi muameleye muhtaç bir devreyi yaşamaktadır. “Rabb’in, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anaya babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi yahut her ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa sakın onlara “öf!” bile deme, onları azarlama! Onlara güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de Sen onlara (öyle) rahmet et.’ diyerek duâ et” Anne-baba yaşlılıktan dolayı hafıza ve güç kaybına maruz kalır, bazı hastalıklara duçar olabilirler. Bu hastalıkların getirmiş olduğu sıkıntılara karşı da sabır ve tahammül göstermek gerekir. Her halükârda onların gönüllerinin hoş tutulmasını isteyen âyet, aynı zamanda onlara karşı kötü davranılmamasını, onları kırıcı, azarlayıcı ve rencide edici söz ve davranışlardan kaçınılmasını öngörmektedir. Kısaca anne-babaya ihsan ve iyilikte bulunulması esastır.

 

Anne-babaya saygısızlığın en hafif şekli ve bir iç sıkıntısının ifadesi olmak üzere “Onlara öf bile deme.” buyrulmuş, azarlanmamaları ve kendilerine güzel söz söylenmesi emredilmiştir. Yaşlı anne-babaya, ya da herhangi bir kimseye “öf!” demek, onunla ilgilenmekten, ilişki kurmaktan duyulan rahatsızlığı; dolayısıyla ilgi ve iletişim kurmak istemeyişi ifade eder. Kur’an, yaşlı anne-babaya “öf deme!” ifadesini kullanırken, onlarla iletişimi kesmeyin, onları yalnız başına bırakıp terk etmeyin anlamını içeren bir manaya vurgu yapar. Bu âyetin Kur’ân’da sunuluşunun, aslında aynı şeyi ifade eden iki temel amacı olabilir. Amaçlardan birisi, ihtiyar insanlar karşısında diğer insanlara düşen ahlâkî sorumluluğun vurgulanması, diğeri ise, yaşlı kimselerin güven ve huzurunu sağlayacak ortamın en iyi şekilde nasıl sağlanacağının belirtilmesidir. Aslında diğer insanlara yüklenen ahlâkî sorumluluğun hedefi, yaşlı kimselerin güven ve huzur içinde yaşayabilecekleri ortamı oluşturmayı sağlamaktır.

 

Hz. Peygamber’in anne ve babası çok erken vefat ettikleri için onlarla ilgili örneklerden mahrumuz. Ancak Hz. Peygamber’in anne-baba hakkıyla, yaşlılarla ilgili söylemiş ve göstermiş olduğu davranışlardan, anne-babası sağ olsaydı nasıl davranacağını ortaya çıkarmak zor bir iş olmayacağı kanaatindeyiz. Hz. Peygamber, bir sahabiye müşrik olan annesiyle görüşmeyi kesmeyip, devam ettirmesini tavsiye etmiştir.

 

Yine hadiste en fazla iyilik yapılmaya layık olanın anne olduğu arka arkaya üç defa tekrar edilir, dördüncüde ise baba zikredilir. Bunun sebebi de, annenin babadan fazla olarak hamilelik, doğum ve emzirme zahmetlerine katlanmış olmasındandır. Dolayısıyla Allah Teâlâ’dan sonra anne-babaya iyilikte bulunmak Kur’ânî bir görevdir. Nitekim âyetlerde “Bana ve anne-babana şükret.”, “Biz insana anne-babasına iyilik yapmasını tavsiye etmişizdir.” ifadeleri yer almaktadır.

 

Hadiste de anne-babaya itaatsizlik ve isyankârlığın büyük günahlar arasında olduğu bilinmektedir. Anne-baba, kişiye, Allah’tan sonra en çok iyiliği olan kimseler olarak, evlat üzerinde pek çok haklara sahiptirler. Bu hakların ayniyle ödenmesi ise imkân dâhilinde değildir.

 

Hz. Peygamber, “Evlat, babasını köle olarak bulsa ve satın alıp azat etse; ancak o zaman hakkını ödemiş olabilir.” buyurarak anne-baba haklarının ödenemeyecek kadar büyük olduğunu dile getirmiştir. Hadise göre ebeveynini hoşnut etmeyen, Allah’ı da hoşnut etmemiş sayılır. Babanın hoşnut edilmesiyle ilgili bir hadiste de “Baba, cennetin orta kapısıdır, dilersen bu kapıyı zâyi et, dilersen muhafaza et.” buyrulmaktadır. Toplumumuzda ataerkil aile biçiminden çekirdek aile biçimine hızla bir geçiş yaşanmaktadır. Çekirdek ailede aile fertleri, istenilen düzeyde anne-babalarıyla ilgi ve alakalarını devam ettirmelerinin dini bir vecibe olduğunu bilmelidirler. Çocukların, büyüklerden etkilenmesi, onları sevmesine ve onlara inanıp güvenmesine bağlıdır.

 

En başta anne-babaya iyi muamele, saygı, anne-baba ile çocuklar arasında sevgiye dayalı uyum, bir aile için gerekli ve vaz geçilmez unsurlardır. “Cennet, annelerin ayakları altındadır.” hadisi başka bir şeyi aratmayacak kadar konuyu veciz bir şekilde anlatmaktadır. Anne-babanın meşru olan arzu ve isteklerinin yerine getirilmesi her halükarda söz konusudur. Meşru çerçevenin aşılması noktasında ise “Hâlika isyân konusunda mahlûka itaat yoktur.” hadisinin hükmü geçerli olmaktadır. Bu hüküm sadece anne-baba ile kayıtlı olmayıp diğer insanlarla olan ilişkilerde de geçerlidir.

 

Hz. Peygamber ve Yaşlılar

 

Hz. Peygamber, toplumun tüm katmanlarıyla ilgilenmiş, onlarla yakın ilişkiler kurmuş ve özellikle kadın, köle, çocuk, fakir, yaşlı gibi toplumun zayıf kesimleriyle de çok sıkı diyaloglar tesis etmiştir.

 

Hz. Peygamber’in hayatını tetkik ettiğimizde yaşlılarla olan münasebeti ve onlar hakkında söylediği hadisler çok gerçekçidir. O, yaşlılık realitesine gerçekçi yaklaştığı için kimi zaman yaşlılık döneminin kritiğini/değerlendirmesini yapmış, kimi zaman da onlarla şakalaşarak onlara bir takım gerçekleri anlatmaya çalışmıştır. Örneğin, yaşlı bir kadınla konuşurken kendisinin cennete gitmesi için duâ etmesini isteyince, Hz. Peygamber, yaşlıların cennete girmeyeceğini söylemesi üzerine kadının üzüldüğünü görmüş ve herkesin en güzel yaşta cennete gireceğini belirterek o kadının sevinmesini sağlamıştır. O, başta anne-baba olmak üzere yaşlılara karşı nasıl muamelede bulunulması gerektiğini de bizlere göstermiştir.

 

Hz. Peygamber, yaşlı insanlarda psikolojik olarak var olan duygu ve isteklerinin yaşlılıkla beraber bitmediğini ve bunun devam ettiğini söyler: “İnsan ihtiyarlasa bile, onun iki duygusu hep genç kalır: Dünya sevgisi ile çok yaşama arzusu.” Bu tamamen psikolojik bir durumdur. Çünkü yaşlı insanın dünyalık nimetlere karşı haz ve zevk alma duyularında zayıflama söz konusudur. Dolayısıyla tam aksi olması beklenirken dünyaya karşı sevgide azalma olmaz. Sefahat ve gaflet içerisinde kalıp yaşlılıktan ibret almayan ve hala günaha giren yaşlıları yadırgayan Hz. Peygamber, aynı zamanda zina eden yaşlıyı da kınamaktadır. Hz. Peygamber, yaşlanmanın kötü bir şey olmadığını, aksine iyi değerlendirildiğinde kişiye avantajlar sağlayacağını da şöyle ifade eder: “İnsanların en hayırlısı, ömrü uzun, ameli güzel olanıdır.”

 

Bu tür mesajlar yaşlılara moral vermekte, onları sevindirmektedir. Hz. Peygamber’in çok uzun olmasa da, belli bir dönemi yaşlı olarak geçirdiği bir vakıadır. “Kendisine yâ Rasûlallah yaşlandınız.” denildiğinde bu realiteyi kabullenmekten kaçınmamış ve kendisini bazı sûrelerin yaşlandırdığını itiraf etmiştir. Genel olarak Hz. Peygamber, aile reisi olarak yani bir koca, baba ve dede olarak mükemmel bir kişiliğe sahiptir. Enes b. Mâlik, Hz. Peygamber’in âile ilişkilerini çok kısa bir şekilde şöyle anlatır:

 

“Âile fertlerine karşı Hz. Muhammed’den daha şefkatlisini görmedim.” Hem hanımlarıyla, hem de çocuk ve torunlarıyla ideal manada ve örnek teşkil edecek tarzda ilişkilerini sürdürmüştür. Kızı Fatıma, torunları Hasan, Hüseyin ile ilgili kaynaklarda pek çok bilgi vardır. Kendisinin, bir dede olarak da torunlarıyla çok güzel günler geçirdiği, örnek davranışlar sergilediği bilinmektedir. O, kız çocuklarıyla özellikle ilgilenmiş ve cahiliyye âdeti olan kız-erkek ayırımına hiçbir zaman müsaade etmemiştir.

 

Evlâtlığı Zeyd’in oğlu Üsâme şöyle nakleder: “Allah’ın elçisi beni bir dizine, Hasan’ı öbür dizine oturturdu. Bizi göğsüne bastırarak şöyle derdi: Ey Rabbim! Bunlara rahmetinle muamele eyle. Çünkü ben de bunlara karşı merhametliyim.” Yine bir gün kucağındaki torunu için “Ey Allah’ım, bunu sev, çünkü ben bunu çok seviyorum” demiştir.

 

Hadis kaynakları, onun, kendi kızı Fatıma’yı, torunları Hasan ve Hüseyin’i kucağına alıp öptüğünü ifade ederler. Böylece Hz. Peygamber, dede torun olarak da yaşlılara örnek teşkil edecek davranışlarda bulunmuştur. Günümüzde bazı yaşlıların torunlarına bakmaktan ve onlarla ilgilenmekten içtinap ettikleri müşahede edilmektedir. Hâlbuki burada Hz. Peygamber örnek alınmış olsa, normal şartlarda bundan içtinap etmemeleri ve ailelere yardımcı olmaları, ailede uyumun sağlanması açısından önemli bir etken olarak katkı sağlayabilir.

 

Hadislerde eldeki var olan imkânların değerinin bilinmesi ve bu imkanlar çerçevesinde gereğinin yapılması istenir. Örneğin Hz. Peygamber, uyarı mahiyetinde beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetinin bilinmesini vurgular: “İhtiyarlık gelmeden gençliğin, hastalık gelmeden sağlığın, fakirlik gelmeden zenginliğin, meşguliyet gelmeden boş vaktin, ölüm gelmeden hayatın değerini bil.” Başka bir hadislerinde ise, ihtiyarlığın bazı amelleri yapmada kısıtlayıcı olabileceği düşünülerek yaşlılık başa gelmeden önce güzel amellerin yapılmasını uyarı mahiyetinde zikretmektedir. Çünkü kişi yaşlandığında, gençlikteki gibi her istediğini ya hiç yapamamakta, ya da istediğini istediği kalitede yerine getirememektedir. Dolayısıyla hadiste riskleri ve sıkıntıları olan ihtiyarlık gelmeden önce salih amel yapılmasının ihmal edilmemesi istenmektedir Hz. Peygamber, yaşlılığın beraberinde getirmiş olduğu sıkıntıları, ızdırabı bildiğinden duâlarında “Allahım! âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan ve ihtiyarlıktan Sana sığınırım” ifadelerini sık sık kullanmaktadır. O, bu ifadeleriyle bu sıkıntıları aşmada, bunlara sabretmede Allah’tan yardım, destek ve kolaylıklar niyaz etmektedir. Aynı zamanda ihtiyarlıkla ilgili nasıl duâ edileceğini de bizlere göstermiş olmaktadır. Hz. Peygamber, yapılacak dualarda Allah’tan sağlık ve afiyet istenmesini hassaten istemektedir. “Çünkü bir kimseye imandan sonra, sağlıktan daha hayırlı bir şey verilmemiştir."

 

Hz. Peygamber, akraba ve tanıdıklarla ilişkilerin kesilmesini hoş görmemiş, bu konuda ihmalkâr ve dikkatsiz olanları da sert bir şekilde uyarmıştır. Kendisi, Yahudi komşusuyla bile ilgilenmiş, hastalandığında ziyaretine gitmiştir. Dolayısıyla her insanla iletişim kurmayı çok iyi başaran Hz. Peygamber, tüm hayatı boyunca yaşlılara gereken değeri vermiş ve onlarla güzel geçinilmesini öngörmüştür.

 

  • Hadislerde Yaşlılara Verilen Değer

 

Yaşlı insanlar, daha önceki hayatlarında olduğu gibi, aile fertlerinden sıcak bir ilgi, alaka, sevgi ve saygı göymeyi ister ve bu beklenti içerisinde olur. Hadislerde karşılıklı olarak küçükler ve büyükler arasında sevgi ve saygı duygularının her zaman var olmasının, canlı tutulmasının gereği üzerinde durulmaktadır. Dolayısıyla bu noktaya işaret edilerek küçükler sevgiye, yaşlılar da saygıya, her iki kesim de ilgiye ve bakıma muhtaçtır. Kuşaklararası iletişim ve diyalogun sürekli canlı tutulması, toplumsal yapının sağlam tutulması açısından fevkalade önemli bir husustur. Bu aynı zamanda kuşaklararası çatışmaların ortaya çıkmamasını da sağlar.

 

“Geniş aile ilişkileri, fonksiyonelliğine tersten devam eder, yani büyüklerinden yardım gören gençler, bu kez büyüklerine yardım ederler.” Yanına gelmek, onunla görüşmek isteyen bir yaşlıya, kalabalık tarafından gereken kolaylığın sağlanmadığını müşahede eden Hz. Peygamber, “Küçüklerimize acımayan, büyüklerimizin şerefini tanımayan bizden değildir.” buyurmuştur. Hadislerde karşılıklı saygı ve sevgi gösterilmesi, Müslümanların temel ahlâki niteliği olarak öngörülmektedir. Büyüklerin haklarına riâyet edilmesi söz konusudur. Hz. Peygamber, bu söylediklerini hayatında bizzat uygulamalı bir şekilde göstermiştir. Hatta onun şefkat ve merhameti o derece geniş ve kapsamlıdır ki, savaş esnasında düşman tarafında bulunup, zararı olmayan yaşlıların öldürülmesini dahi yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: “Sakın ha! ne bir kadın, ne bir çocuk ve ne de pir-i fâni bir yaşlıyı öldürmeyesin.” Böylece savaşta toplumun zayıf kesimlerini temsil/teşkil eden çocuk, kadın ve yaşlılara zarar verilmemesi hassaten vurgulanmaktadır. Hadislerin amacı, bencillikten sıyrılmış, çevresine ve çevresindeki insanlara faydası dokunan erdemli bir insan profilini gerçekleştirmektir. Dolayısıyla aile içerisinde veya çevresindeki insanlara özellikle de bakıma muhtaç kişilere maddi ve manevi yardımlarda bulunmak, onlara iyilikte bulunmak, hadislerin teşvik ettiği ve yapılmasını tavsiye ettiği önemli hususlardır. Bu konularda yüzlerce hadis örneği bulmak mümkündür.

 

Hz. Peygamber bir hadisinde doğan her gün için sadaka verilmesi gereğinden söz eder. Sahabe, kendilerinin bu kadar mal varlıklarının bulunmadığını hatırlatınca O, sadakanın birçok çeşidinin bulunduğunu şöyle ifade eder: “Âmâya rehberlik etmen, sağır ve dilsize anlayacakları bir şekilde anlatman, ihtiyacı olanın ihtiyacını gidermesi için ona rehberlik etmen, derman arayan dertliye yardım için koşuşturman, koluna girip güçsüze yardım etmen, konuşmakta güçlük çekenin meramını ifade edivermen, bütün bunlar sadaka çeşitlerindendir...”

 

Hz. Peygamber, insanların hizmetinde bulunmuş kişilere her zaman değer vermiş ve onları unutmamıştır. O, Mescid-i Nebiyi temizleyen zenci bir kadının hasta olduğunu öğrenince onu ziyaret eder, eğer ölürse kendisine haber verilmesini ister. Bilahare bu kadın vefat ettiğinde gece olduğu için Hz. Peygamber rahatsız olmasın düşüncesiyle kendisine haber verilmez ve gece cenaze defnedilir. Hz. Peygamber durumu öğrenince üzülür ve kadının kabrine giderek cenaze namazını tekrar kılar. Bu zenci kadın büyük bir ihtimalle yaşlı olsa gerek. Bir hadiste de dolaylı yoldan empati yapılması istenmektedir. "Yaşından dolayı ihtiyara hürmet eden her gence Allah, yaşlılığında hürmet (hizmet) edecek kimseler müyesser kılar."

 

Bu hadisin mefhumu muhalifi düşünüldüğünde yaşanmış pek çok olayın söz konusu olduğu müşahede edilecektir. O, içilecek bir şey olduğunda büyüklerden başlamayı uygun bulurdu. Çünkü saygı beklenmez, kazanılır. Başkalarına hürmette kusur etmeyen, hürmet görür. Zira “hizmet eden, hizmet görür.” denilmiştir. “Bereket büyüklerimizdedir.” hadisi de, yaşlılara verilen önemi ve onların bereket kaynağı olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla onlara karşı saygı ve ikramda bulunulması istenmektedir: “Size bir kavmin büyüğü geldiği zaman ona ikram ediniz.” “Siz ancak zayıflarınızın duâsı sayesinde mensur ve merzûk olursunuz.” “Eğer süt emen çocuklar, beli bükük yaşlılar, otlayan hayvanlar olmasaydı, üzerinize azab sel gibi inerdi.” hadisi de yaşlılara değer verilmesini öngörmektedir.

 

Mekke fethedildiğinde, Ebû Bekir ibn-i Kuhafe, yaşlı ve âmâ olan babası Ebû Kuhâfe’yi sırtına yüklenerek Hz. Peygamber’in huzuruna getirmişti. Bu durumdan rahatsız olan Hz. Peygamber, “Bu adamcağazı evde bıraksaydın da, onun yanına biz gitseydik ya?!” diyerek saygı ve nezaket göstermiş, böylece yaşlı birisine karşı sergilenmesi gereken tavrı bizlere öğretmiştir.

 

Anne babasından her ikisi veya biri yaşlandığında ona bakmayan, onların rızasını almayan kişiye Hz. Peygamber, hoşnutsuzluğunu ifade etmektedir. Aynı zamanda anne babanın hoşnutluğunu kazanmak, kişiyi Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya, anne-babanın gazabını kazanmak da Yüce Allah’ın gazabını kazanmaya götürmektedir. Uzaktan Hz. Peygamber’e biat etmek üzere gelen bir adam: “Ben sana hicret üzere biat etmeye geldim. Fakat ağlayan iki yaşlı insan geride bıraktım.” dedi. Hz. Peygamber de “dön o ikisini ağlattığın gibi güldür.” buyurdular.

 

Hz. Peygamber, anne-babaya yapılan iyiliği, vaktinde kılınan namazdan sonra Allah’ın en çok sevdiği amel olarak zikretmesi, cihada katılmak isteyen sahabiye geride bıraktığı yaşlı anne-babasına hizmet etmek üzere geri dönmesi tavsiyesinde bulunarak onlara hizmetin ne derece önemli olduğunu vurgulamaktadır. Demek oluyor ki, anne-babaya hizmet etmek, onlara bakmak bir nevi cihaddır. Anne-babasını veya onlardan birini memnun eden kimse nafile cihad etmiş gibi sevap kazanır.

 

Yaşlı müslümana ikram etmenin sevap olduğunu belirten Hz. Peygamber, çevresindeki yaşlılara saygı gösterir ve ikramda bulunurdu. Hz. Peygamber, sütannesine ve süt babasına ayrı ayrı ihtiram etmiş, saygı göstermiştir. Benzer iltifatları, çocukluğunda evlerinde geçirdiği ve kendisine çok iyi baktığı amcası Ebû Tâlib ve eşi Fâtıma hanıma ve dadısı Ümmü Eymen’e de çokça göstermiştir. Hz. Peygamber, süt annelerinden olan Süveybe’yi gerek Mekke’de ve gerekse Medine’de olsun hiç unutmamış, kendisini devamlı arayıp sormuş, yanına geldikçe saygı ve ikramda kusur etmemiştir. Hicretten sonra da irtibatını devam ettirmiş, Medine’den ona yiyecek ve giyecek göndermiştir. Vefat edene kadar da bu alaka devam etmiştir. Ebu Tufeyl’in naklettiğine göre, bir kadın geldi ve Rasulullah’a yaklaştı. Hz. Peygamber, derhal sırtından ridasını çıkarıp yere serdi ve kadını o ridanın üzerine oturttu. Ben, oradakilere: Bu kadın kimdir? diye sordum. Onlar: Bu, Rasulullah’ın sütannesi (Halime)’dir dediler. Nakledildiğine göre, Hz. Peygamber Hz. Hatice ile evliyken süt annesi Halime yanlarına gelmiş ve şiddetli bir kıtlık geçirdiklerini söylemişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona kırk koyun ile yüklerini taşımak üzere bir deve vermiştir. Halime geldiğinde, peygamberimiz ayağa kalkar “Anneciğim! Anneciğim” diyerek ona saygı gösterirdi.

 

Diğer yaşlı hanımlara da saygı ve hürmette kusur etmezdi. Elinde büyüdüğü dadısı Ümmü Eymen’i ziyaret eder, ona çok saygı gösterir, hürmet eder, hal ve hatırını sorardı. Hz. Peygamber onun hakkında “Ümmü Eymen benim annemdir.” der, ona annesi gibi saygı gösterir, sık sık ziyaretine giderdi. Aynı şekilde Hz. Hatice’nin kız kardeşi Hâle binti Huveylid, geldiğinde eşinin hatırasına ona da saygıda kusur etmez, gerekeni yapardı. Hz. Peygamber, anne-babanın ölümünden sonra hatıralarının yaşatılması ve unutulmaması için onların dostlarıyla ilişkilerinin devam ettirilmesini istemiştir. Hadiste imamet için takdim şartları sırasıyla en iyi Kur'ân okuma, sünneti en iyi bilme, hicrette öncelik ve daha sonra da yaşça büyük olmak gelmektedir. Yine Müslüman bir yaşlıya saygı göstermenin Allah’ı hoşnut ettiğini ifade eden Hz. Peygamber, söze başlarken de “Yaş açısından büyük olan söze başlasın.” diyerek bir âdab öğretmektedir. Aynı zamanda herhangi bir şey ikram edilirken yaşlılardan başlanılması hadiste örnek olarak gösterilmektedir. Dolayısıyla yaşlılara karşı saygıda ve öncelikte kusur etmemek gerekir.

 

  • Dinî Yönden Yaşlılara Sağlanan Kolaylıklar

 

Başka toplumlarda yaşlılık dönemine “uyuma dönemi” olarak bakıldığından ve yaşlıların üretime ya da toplumun refahına her hangi bir katkıları olmadığından, faydasız olarak kabul edilip ölüme bile terk ediliyorlardı. İlkel toplumların bazılarında rastlanan yaşlı insanların öldürülmelerinin tek nedeni toplum içindeki tüketimi azaltmaktır. Böylece toplumun ayakta kalmasına yardımcı olunur. Diri diri gömülme, açlığa terk edilme, boğularak öldürülme veya kaba kuvvete başvurularak öldürme gibi farklı uygulama biçimleri bulunmaktadır.

 

Sibirya’da bir ilkel toplum olarak yaşayan Çukşenler, yaşlanınca güç ve kuvvetten düşen, böylece başkalarına bağımlı hale gelen insanların öldürülmelerine ya aile meclisi karar verir, ya da bu olay yaşlının kendi arzusu doğrultusunda gerçekleştirilir. Başka bir Sibirya halkı olan Yakutlarda da eskiden yaşlıların öldürüldükleri bilinmektedir. Eskimolarda yaşlıların buzdan kulübelerde ölüme terk edilmesi, bir balık avı sırasında bir buzulun üstüne bırakılması, eski Japonların yoksul köylerinde ihtiyarların “ölüm dağları” denilen dağlara bırakılmaları gibi kötü muameleler söz konusudur.

 

İslâm dini, yaşlılara karşı yapılan bu tür kötü muameleleri vahşet olarak değerlendirmekte ve bunları insanlıktan nasibi olmayan kişilerin yapabileceğini vurgulamaktadır. Din, yaşlılara karşı ancak şefkat ve merhamet duyguları içerisinde hareket edilmesini öngörür. Onlara farz olan ibadetlerin ifasında dahi bir takım kolaylıklar getirmiştir. İslâm dini, gerçekçi bir din olduğu için insanın içinde bulunduğu konuma ve şartlara göre hareket etmiş ve insanı bu kapsamda sorumlu tutmuştur. Hasta, özürlü ve takatten kesilmiş yaşlılara ibadetleri yerine getirme konusunda birtakım kolaylıklar getirilmiştir. Bu, insana gösterilen şefkat ve merhametin bir tezahürüdür. Din, onlara değişik kolaylıklar sağladığına göre, bizlerin de onlara karşı aynı paralelde hareket ederek bazı kolaylıklar sağlamamız ve ona göre hareket etmemiz gerekir. Nitekim peygamberimiz, bunun en güzel örneğini şu hadiste bizlere göstermiştir.

 

Hz. Peygamber’e bir gün biri gelerek “Ey Allah’ın Rasûlü! Filanca bize namaz kıldırırken o kadar uzatıyor ki, sabah namazına gitmekten (âdeta) geri kalıyorum.” dedi. Bu duruma tepki gösteren Hz. Peygamber, minbere çıkarak şunları söyledi: “Ey insanlar! içinizde müslümanları dinden soğutanlar var. Herhangi biriniz namaz kıldıracak olursa hafif tutsun. Çünkü cemaatin içinde zayıf, yaşlı, iş-güç sahibi olanlar vardır. Herhangi biriniz kendi başına namaz kıldığında ise dilediği kadar uzatsın.”

 

Rahatsızlığı yüzünden ayakta namaz kılmakta zorlanan İmrân b. Husayn'ın sorusu üzerine Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Namazı ayakta kıl, eğer buna gücün yetmezse oturarak, yine gücün yetmezse yaslanarak kıl.”

 

Ayakta kılmaya gücü yetmeyen kimse, oturarak, oturmaya da gücü yetmeyen kişi, namazını sırtüstü yatarak kılar. Ayaklarını kıbleye karşı uzatır, rükû ve secdesini imâ ile yapar. Yanı üzerine yatmakta olan bir hastanın yüzü kıbleye yönelik olduğu halde ima ile namaz kılması caizdir. Ancak sırtüstü yatarak ima ile namaz kılmak, yanı üzerine yatıp kılmaktan daha uygundur. Çünkü bu durumda, hastanın yüz kısmının kıbleye yönelmesi daha kolaydır. Başı ile de ima yapamayacak kadar rahatsız olan kişi, namazı iyileşme zamanına erteler. Rahatsızlığı yüzünden secdeye tam olarak eğilemeyen kimsenin, secde yerini sandalye veya yastık gibi bir şeyle yükseltmesi gerekmez. Rükû ve secdeleri gücünün yettiği kadar eğilerek ima ile yapar. İmâ; namazda başı önüne doğru eğmek sûretiyle yapılan harekettir.

 

Kur'ân’da haccın farziyetini anlatan “...oraya gitmeye gücü yeten kimselerin, Kâbe’yi ziyaret etmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.” âyetindeki “güç yetirme (istitâa)”, bedenî ve mâlî yeterliliği kapsar. Bedensel yeterlilik de, zihinsel ve bedensel önemli bir engelin bulunmamasını gerektirir. Has’am kabilesinden bir kadın yaşlı babasının hac vazifesini yapamayacak durumda olduğunu Peygamberimize izah edince Hz. Peygamber, “Öyleyse onun namına sen haccet.” buyurarak o yaşlıya kolaylık getirmiş olmaktadır. Aynı şekilde oruç ibâdeti de sağlıklı ve oruç tutabilecek güçte olan kişilere farzdır. Oruç tutamayacak durumda olan yaşlılara fidye verme kolaylığı getirilmiştir. Yaşlı kadınların dışarıya çıkarken dış elbiselerini almaktan muaf olmaları da, bu kolaylıklar arasında zikredebilecek hususlar arasındadır. Savaşa katılmak isteyip de özrü nedeniyle savaşa katılamayanların, iyi niyetlerinden dolayı savaşa katılanların ecrini/sevabını alacaklarını ifade eden hadisler söz konusudur. Yaşlılığı da bir özür olarak kabul edecek olursak hadiste zikredilenler kategorisine yaşlıları da dâhil edebiliriz. Çünkü insanı takatten kesen, hareket manevrasını kısıtlayan yaşlılık da bir özürdür.

 

  • Yaşlıların Beklentileri

 

Yaşlılığın beraberinde getirdiği kendine özgü bazı sıkıntı ve problemleri vardır. Onların bu halini gerçek manasıyla insan yaşlandığında anlar. Dolayısıyla her yaş grubunda/döneminde olduğu gibi, yaşlılık dönemini yaşayan insanların da bu dönemlerde bazı istek ve beklentileri vardır. Hangi konum ve statüde olurlarsa olsunlar yaşlıların hemen hepsinin ortak isteği, kendi hizmetlerini yapacak, başkasına muhtaç olmayacak kadar sağlıklı bir hayata sahip olmaktır. İnsan hayatında sağlığın ne derece önemli bir unsur olduğunu bilen Hz. Peygamber, hadislerinde buna dikkat çekmiş ve Allah’tan sağlıklı bir yaşam için duâ edilmesini öğretmiştir: “Allahım! Bedenime, gözlerime ve kulaklarıma sıhhat bahşet.” Ölüm, yaşlıların sık olarak gündeminde olan bir konudur. Özellikle değişik hastalıklardan muztarip olan, sıkıntı çeken yaşlılar, ölümü sıkça anarlar ve bazıları bunu temenni de ederler.

 

Bu insanlar açısından ölüm, hayatın ağır yükünden kurtulmak için kendisine başvurulan bir “sığınak” olarak anlam taşımaktadır. Ölümün bu tarzda algılanarak ona arzu duyulması, kişilik yetersizlikleri dolayısıyla hayat görevinden “kaçış” tutumunu açığa vurmaktadır.

 

Avrupa ve ABD’de yaşlılar arasında intihar olaylarının hızla artış gösterdiğini istatistikler haber vermektedir. Toplumsal bazda yaşlılar, sosyal statü kaybetmekte ve akabinde de yalnızlaşmaktadır. Gerek yaşlılıkta, gerekse hayatın diğer safhalarında olsun, başa gelen bir sıkıntı veya belâdan dolayı ölümün temenni edilmesini hoş görmeyen Hz. Peygamber, hadislerinde insanın hastalık, sakatlık, bedensel-ruhsal olarak kendisine isabet eden her türlü sıkıntıya düşmesi, günahları için bir bağışlanma ve ahirette ecir almaya bir sebep olacağını ifade etmektedir: “Bir Müslümana isabet etmiş herhangi bir hastalık, dert, hüzün ve hatta gam yoktur ki, Allah (c.c) bunu onun hataları için keffaret kılmış olmasın!”

 

Hadislerde verilen bu tür mesajlardan haberdar edilen yaşlıların tutumları, haberdar olmayanlardan çok farklı olacaktır. Genelde yaşlıların pek çoğu, bir veya birden fazla hastalığa sahiptir. Onlarda bu sıkıntılar ister istemez moral bozukluğuna sebebiyet vermektedir. Hz. Peygamber gelecek hastalıklara karşı sabredenlerin mükâfat alacaklarını belirtir. Bu ve benzeri hadisleri delil alan ilim adamlarının çoğunluğu hastalığın hem derece terfiine, hem de günahların affına sebep olacağı görüşündedirler. Bununla beraber yaşlı hastalar, sık sık kendilerinin ziyaret edilmelerini çok fazla arzu ederler. Bu ziyaretler belirli periyotlar çerçevesinde gerçekleşmediğinde, özellikle de yakınları tarafından ihmal edildiklerini hissettiklerinde fazlasıyla üzüntü duyarlar.

 

Hz. Peygamber, yaşlıları da kapsayıcı mahiyette hasta ziyaretlerine son derece önem vermiş ve bunun yapılmasını ısrarla istemiştir: Hz. Peygamber “Ashâbım! Hastaları ziyaret ediniz, açları doyurunuz, esaretinizdeki köleleri salıveriniz.” buyurarak derdi ve sıkıntısı olanların unutulmamasını istemiştir. Aynı zamanda hastalara duâda bulunarak onlara moral ve teselli kaynağı olmuştur. O, hastalar için şöyle duâ ederdi:

“Ey insanların Rabbi! Şu hastalığı gider, şifa ihsan et. Ancak Sen şifa vericisin, Senin şifandan başka hiçbir şifa yoktur. Öyle şifa ver ki hasta üzerinde hiçbir hastalık izi bırakmasın.” Yaşlıların beklentilerinin sağlanması bir takım manevi hasletleri insanlara kazandırmakla olur. Sevgi, saygı ve hoşgörü gibi manevi dinamikler, en başta gelen nesiller arasında kaynaşma ve uyumu gerçekleştirecektir. Bu tür manevi değerler de din eğitimi yoluyla kazandırılabilir.

 

“Dini değerlerin aktarılmadığı ve benimsenmediği bir gençlik dönemini, genellikle bilgisiz bir orta yaş izlemektedir; onların ardından da anlamdan yoksun bir yaşlılık takip etmektedir. Bu açıdan din eğitimi sadece çocukluk, gençlik ve yetişkinliğin ilk yıllarında gerçekleşmesi gereken bir süreç olmayıp, yaşlanma dönemini de içine alan bir süreç olması gerekmektedir. Yaşlanma döneminde din eğitimi, yetişkinler için gelişme ve olgunlaşma sağlama konusunda motivasyon temin eder.”

 

Yaşlı insanlar için ailenin oldukça önemli bir yeri ve önemi vardır. Yaşlılar, çoğunlukla sürekli yaşadıkları çevrede, yaşadıkları hatıralarla iç içe, yakınlarıyla, akrabalarıyla beraber yaşamak isterler. Bu çevrelerinden koparılmaya, değişik çevrelerde yaşamaya zorlanmaya hiç tahammül edemezler. Bundan son derece rahatsız olurlar. Yalnız kalmayı ve yalnız yaşamayı tercih etmezler. Onların bu istekleri dikkate alınmalıdır. Kısaca yaşlılar, en fazla olarak kendilerine değer verilmesini, insanca muamele edilmesini, saygı ve şefkatle yaklaşılmasını arzu ederler.

 

Sonuç ve Öneriler

 

Yaşlılık veya yaşlılar denildiğinde öncelikle insanın kendi ailesi içerisindeki yaşlılar akla gelmektedir. Hz. Peygamber’in anne-babası ve dedesi çok erken dönemlerde vefat ettiğinden onların yaşlılık dönemleriyle ilgili örnekler bulmak mümkün değildir. Ancak o, çevresindeki yaşlılarla yakinen ilgilenmiş, onlara ilgi ve alaka göstermiş ve bizlere örnek teşkil edecek davranışlarda bulunmuştur. Örneğin, Hz. Peygamber’in, süt emziren Süveybe Hatuna, sütannesi Halime’ye, dadısı Ümmü Eymen’e, amcası Ebû Tâlib’e ve onun hanımı Fatma Hatuna gösterdiği saygı ve hürmet dikkat çekicidir. Onların hemen hepsi yaşlı insanlardı. Aynı zamanda onlara zaman zaman “anne” diyerek hitap etmesi de yine dikkat çekicidir.

 

Yaşlı anne-babaya, yaşlı akraba ve diğer insanlara iyilikte bulunmak, onlara yardımcı olmak, güler yüzle yaklaşmak, hadislere göre kişiye sevap kazandırıcı hareketlerdir. Özellikle anne-babaya yapılacak hizmetler kişiye sevap kazandırma makinesi gibidir. Başta anne-baba olmak üzere yaşlı olan yakınlarına saygı göstermek, ellerini öpmek, geldiklerinde ayağa kalkmak, yer göstermek müstehaptır. Onlara karşı anlayış, hoşgörü, saygı ve sevgiyle yaklaşmak dinî ve ahlâkî bir erdemliliktir.

 

Kişi, erken yaşta ölmediği takdirde mutlaka bir gün yaşlanacaktır. Bu, insan hayatında kaçınılmaz bir safhadır. Empati yapılarak bir gün herkesin yaşlanacağı düşünülerek yaşlılara değer verilmesi, onlara iyi ve hoş muamelede bulunulması sağlanmalıdır. Medeni bir toplum olmanın en önemli özelliklerinden birisi de, toplumun yaşlısına, engellisine, yoksul ve muhtacına sahip çıkılması, gözetip korunması ve onlara insanca muamelede bulunulmasıdır. Geleceğin teminatı olan çocuklara değer verilmesi gerektiği gibi, bizlerin bu dünyaya gelmesine sebep oldukları ve üzerimizde sayısız hakları bulunan yaşlılarımıza da gereken önem verilmelidir. Onların uzun yıllar içerisinde elde ettikleri bilgi, görgü, kültür ve tecrübe birikimlerinden istifade edilme yoluna gidilmelidir.

 

Yaşlıların, çocuk ve torunlarıyla iyi anlaşabilmeleri ve aralarında sorun yaşamamaları verilecek eğitimin kalitesine ve gerçekleşme oranına bağlıdır. Burada din eğitiminin önemi de ortaya çıkmaktadır. Kuşaklararası çatışmaların ve sürtüşmelerin asgariye inmesi yine din eğitiminin gerçekleşme oranıyla yakından ilgilidir. Çünkü bu eğitim, kişinin hayatına anlam kazandıracaktır. Yaşlı insan, manevi bir ihtiyaç olarak hissettiği kişisel itibar ve saygınlığı da bu sayede bulacaktır. Burada sadece bir kesimin değil, her iki kesimin eğitimi söz konusudur. Bunun üzerine gereken önemin verilmesi elzemdir. Günümüzde yetişen yeni nesil, geçmişte olduğu gibi zorluk ve sıkıntı çekmediğinden rahat ve konfora düşkün olarak yetişmektedir. Onlar, günümüzün olumsuzluklarından ister istemez kötü yönde etkilenmektedirler. Bu durum, kuşaklararası çatışmaya çok kolay bir şekilde yol açabilmektedir. Günümüzdeki yerleşik olan anlayışa göre gençler, evlendiklerinde yuvadan ayrılarak ayrı bir evde oturma eğilimindedirler. Yani çekirdek aile biçimi, hızla ataerkil aile biçiminin yerini almaktadır. Anne-baba, kendi bakım ve hizmetlerini görebilecek durumda iseler bunda bir sakınca görülmemektedir. Ancak bakıma muhtaç iseler çocukları onlarla daha yakından ilgilenmeleri gerekir.

 

Günümüzde yaşlıları en fazla ilgilendiren bir konu da, gelin kaynana ilişkilerinde yaşanan olumsuzluklardır. Bazı yaşlı kaynanalar, adeta gençliğini hiç yaşamamış, hiç gelin olmamış gibi gelinine davranmakta, bazı gelinler de hiç yaşlanmayacakmış veya kaynana olmayacakmış gibi, kocasının anne ve babasına kötü davranmaktadır. Bu durumda ortaya her iki tarafı rahatsız ve huzursuz edici sürtüşmeler, tartışmalar ve kavgalar çıkmaktadır. Her iki taraf, kendi üzerine düşen görevleri bilir, anlayışlı ve hoşgörülü olursa bu gibi olumsuzlukların ortadan kalkması zor bir iş değildir.

 

 


[1] Genç bir nüfusa sahip olan Türkiye’de, doksanlı yıllar öncesinde toplam nüfus içerisindeki yaşlıların oranı % 5‘in altında iken, 1990 nüfus sayımında bu oran % 7’ye ulaşmıştır. 2003 yılında ise % 10 olduğu ifade edilmektedir. Bu oranın 2025 yılında % 15’lere ulaşacağı tahmin edilmektedir.

* İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Saffet SANCAKLI tarafından kaleme alınmıştır.

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
  • BİR DOST   19-07-2018 16:23

    Yazı çok güzeldi. Allah razı olsun ama son cümlede olumsuzlukların ortadan kalkmasını istiyorsanız. kalkması zor bir iş değildir olmalı- olumsuzlukların ortadan kalkmamasını istiyorsanız kalkmaması zor bir iş değildir şeklinde buradaki gibi yazılır.

Kategorideki Diğer Haberler