22 Temmuz 2019 Pazartesi Saat:
21:37
07-01-2019
  

İnsanın Olumlu ve Olumsuz Sosyal Özellikleri

Allah, sizin (yükünüzü) hafifletmek ister; insan zaten zayıf olarak yaratılmıştır.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

Yusuf Tazegün

 

Kur’an’da İnsanın Olumsuz Sosyal Özellikleri

 

Kur’an, daha sık olarak insanın bir şeye yönelmesiyle Allah’ın o kimseyi o yönde başarıya ulaştırdığını belirtmektedir. İnsan hangi yönde çaba harcarsa Allah onu o yöne sevk eder. İnsanın çabası olmadan Allah’ın onu günaha meylettirmesi O’nun adalet ilkesiyle bağdaşmaz.

 

İnsan, benliğinde bulunan bu kuvvetleri dünyada gerektiği gibi, gerektiği yerde, gerektiği zamanda ve gerektiği kadar kullanmak ve bunların fazla ve aşırı taraflarını dünyadan ayrılmadan İslâm’ın prensiplerine uygun şekilde terbiye etmek ihtiyacındadır.[1]

 

Kur’an’ın yetiştirmek istediği insan, melekleşme sürecine katılan varlık değil, insan-ı kâmil özellikleriyle davranan erdemli varlıktır. Bu sebeple İslâm mektebi, insanın acelecilik yönünü teenni ile, nankörlük yönünü teşekkürle, zorbalık yönünü adaletle, cimrilik yönünü cömertlikle, cahillik yönünü bilgelikle, kibir yönünü mütevazi olmakla tedavi ve tezkiye etmek ister.

 

Kur’an’ın beğenmediği ve tedavi etmek istediği insanda bulunan bir takım toplumsal ve sosyal özellikler ise şöyledir:

 

1. Hırslı

 

İnsanın hırslı olması, bu dünyanın geçici nimetlerine aşırı derecede bağlanması ve onlara dalarak tüm benliğini orada bırakması demektir. Yani kalbini, beynini, bu geçici nimetlerin esiri etmesidir.

 

İnsanın bu özelliğini Allah, Kur’an’da şu şekilde ortaya koyar:

 

“Gerçekten insan; hırsına düşkün yaratılmıştır.”[2]

 

İmam Sadık (as) der ki: “Gökte vahyin indiği yerde şöyle yazılıdır: Âdemoğlunun iki vadisi olsa ve bu iki vadiden altın ve gümüş aksa, bunlara ilâveten bir üçüncü vadinin de olmasını ister. Ey Âdemoğlu! Şüphe yok ki, senin karnın denizlerden bir deniz ve vadilerden bir vadidir. Onu topraktan başka bir şey dolduramaz.”[3]

 

İnsan tatminsiz yaratılmıştır. Yani insan kendisini aynı derecede hem verimli başarılara hem de kronik memnuniyetsizlik ve hayal kırıklıklarına sürükleyen bir iç tatminsizlik ile donatılmıştır. Hoşuna gitmeyen bir şey başına geldiği zaman hemen sızlanır, kendisine bir hayır dokunduğunda ise onu insanlardan esirger. Her şeyi kendi menfaati doğrultusunda yorumlar. Başkasının da faydalanmasını aklına getirmez.

 

Hırs, doymak bilmeyen bir açlık, sınırsız bir tatminsizlik durumudur. Hırslı kişi yalnızca hırs duyduğu şey için yaşamaya başlar ve çoğunlukla bu uğurda çekinmeden herkese zarar verebilir. Hırsın iyiye ya da kötüye kullanılmasına göre iyi veya kötü olarak değerlendirilmelidir. Yerilen hırs, ahiret hırsı değil, bu dünyaya yönelik hırstır.

 

Emiru’l-Mü’minin (as), oğlu İmam Hasan’a (as) vasiyet ederken şöyle buyurur: “Şunu kesin olarak bil ki sen arzuna erişemezsin, senin için belirlenen yaşama süresinin ötesine geçemezsin. Sen şu anda senden önce yaşamış olanların geçtikleri yolda yürüyorsun. Öyleyse isteklerini kıs, kazançta mutedil ol. Çünkü nice istekler var ki, savaşa dönüşür. Kaldı ki, her talep eden rızıklanmaz ve her mutedil davranan da mahrum olmaz.”[4]

 

2. Cimri

 

Cimrilik için kullanılan iki kelime; “şuhh”ve “buhl”dur. Şuhh; Mümin birinin malını zulmederek almak demektir. Buhl ise, kendi malını başkasına vermemek demektir.

 

Cimrilik, malın harcanması harcanmamasından daha önemli olduğu yerde malı tutup harcamamaktır. Başkasına malından vermek, her zaman hayır olarak değerlendirilmez. Verdiğimiz mal, günah yolunda kullanılacaksa, malı vermemek daha iyidir. Kişiye içki almak için mal verilmez.

 

Yüce Allah Kur’an’da insandaki cimrilik hastalığını şu şekilde dile getirmektedir:

 

“Kendisine hayır dokundu mu cimrilik eder.”[5]

 

Malı çok olduğunda, elinde olanı insanlardan esirger. Onu Allah yolunda infak etmez, Allah’ın malındaki hakkını ödemez, malı aşırı derecede sahiplenir, insanlara vermez.

 

Yine Allah insandaki mal sevgisinin, üst seviyede olduğunu haber vermektedir:

 

“Malı aşırı biçimde seviyorsunuz.”[6]

 

Bu konu hakkında İmam Zeyn’ul Abidin (as) şöyle buyurmuştur: “Ben, kardeşlerimden birini görünce kendisi için Allah’tan cenneti istediğim halde, dinar ve dirhem hususunda kendisine cimrilik etmek ve kıyamet günü bana, “Cennet senin olsaydı şüphesiz cennet hususunda daha cimri, daha cimri, daha cimri olurdun.” denilmesi hususunda Rabbimden hayâ ederim”[7]

 

3. Sabırsız

 

İnsanın sabırsız olması, yani en ufak bir sıkıntı gördüğü zaman hemen sızlanması, belâlara, sıkıntılara tahammül edememesi demektir.

 

Yüce Allah, Kur’an’da insanın bu özelliğini şöyle dile getirmektedir:

 

“Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder.”[8]

 

Malı azalıp, fakir düştüğünde feryat eder, sabredemez, çok sızlanır ve büyük bir üzüntüye kapılır.

 

İnsana bir ağrı, sıkıntı, yoksulluk, hastalık gibi bir acı dokundu mu kıvranır, sızlanır, feryat eder, dayanamaz ve başkalarından medet bekler. Sabredersem Allah bana mükâfat verir düşüncesi aklına gelmez. Sadece başına gelen sıkıntıyı düşünür. Aklı başka şeylere çalışmaz hale gelir.

 

İmam Ali (as) şöyle buyurmuştur: “Eğer sabredersen, Allah’ın senin hakkındaki takdir ettiği şeyler uygulanır ve sen sevap elde edersin. Eğer sabretmezsen yine de Allah’ın senin hakkındaki şeyleri uygulanır ve sen günahkâr olursun.”[9]

 

4. Nankör

 

Yüce Allah yarattıkları içerisinde en çok insana değer vermiştir. Kâinattaki her şey bir nevi insanın var olmasından dolayı vardır. Her şey insanın hizmetine sunulmuştur. İnsan, kâinattaki her şeyi kendi rahatı ve mutluluğu için kullanmaktadır. Fakat insanların çoğu Allah’ın bunca nimetine karşılık nankörlük etmektedir.

 

Bunu Kur’an’da şöyle buyurmaktadır:

 

“Size hayat veren O’dur sonra sizi öldürür sonra sizi yine diriltir. Gerçekten insan çok nankördür.”[10]

 

Âdemoğlu, Allah onu güzel bir şekilde yaratıp, yeryüzündeki her şeyi onun emrine verdiği halde başka ilâhlar edinip, kulluğu yalnız O’na yapmayı terk etmekle O’na nankörlük etmiştir. İnsan, nimetleri bütün açıklığına rağmen inkâr eder. Yine insan, peygamberlerin getirdiği gerçeği açık bir şekilde gördüğü halde onu reddeder.

 

İnsan, Allah’ın nimetlerine karşı nankördür. Allah’ın insana verdiği nimetler saymakla bitmez. Başka hiçbir şeyi düşünmesek bile insanın sahip olduğu beden yapısı, zekâsı, aklı onun için en büyük nimettir. Bu nimetleri Allah’ın razı olduğu şeylerde kullanırsa O’na şükretmiş, rızasına aykırı yerlerde kullanırsa nankörlük etmiş olur.

 

“De ki: “Söyleyin bakalım, eğer Allah kulaklarınızı ve gözlerinizi alır da kalplerinize mühür vurursa, Allah’tan başka onları size getirecek tanrı kimdir?”. Dikkat et, ayetlerimizi nasıl türlü türlü açıklıyoruz, sonra da onlar yüz çeviriyorlar?”[11]

 

Biz onlara, bunca deliller, uyarılar, ibretler ortaya koyduğumuz halde, yine de öğüt almıyorlar. Allah’a karşı nankörlük; O’nun insanlar için koymuş olduğu kurallara göre bir hayat yaşamamak demektir. Emrettiği şeyleri yapmamak; yasakladığı şeyleri yapmak demektir.

 

5. Tartışmacı

 

Bazı insanlar tartışmayı çok sever. Hele ki kendisini güçlü hissettiği bir konu olduğu zaman onu durduramazsınız. Önüne ne gelirse ezip geçer. Rakibi kendisinden öne geçtiği zaman köpürmeye başlar. Eğer altta kalmaya devam ederse söylediği kelimeler daha da seviyesizleşir, biraz daha ileri giderse küfür etmeye başlar.

 

Yüce Allah, Kuran’da insanın bu tartışmacı niteliğinin şöyle dile getirmektedir:

 

“Andolsun ki, gerçekten Biz bu Kuran’da insanlara ibret olacak her türlü misali tekrar tekrar açıklamışızdır. İnsan ise her şeyden çok mücadelecidir.”[12]

 

6. Zalim

 

Yüce Allah, Kur’an’da; “Evet Biz, o emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar ve ondan korktular da onu insan yüklendi. O, gerçekten çok zalim, çok cahildir”[13]buyurmaktadır.

 

En büyük zulüm elbette ki kulun Rabbinin hükümlerine karşı gelmesidir. Rabbine karşı zalimce davranan insandan diğer insanlara kötü davranması daha fazla beklenir. İnsanların çoğunu yanlış hareket etmekten alıkoyan şey korkudur. Bu nedenle insanın kalbindeki Allah korkusu yok olduğu zaman artık o, tehlikeli, tehlikeli olmasına rağmen insanların arasına salıverilmiş bir hayvandan daha zararlı bir hale gelir. Önüne gelen her şeyi yok eden bir sele dönüşür.

 

Allah kendisi hakkında haksız ithamlarda bulunanları, zalimler olarak nitelemektedir:

 

“Allah’a iftira ederek yalan uydurandan veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Hiç şüphe yok ki zalimler kurtuluşa eremezler.”[14]

 

7. Zayıf

 

İnsan, hem kişilik olarak hem de azmi, kararlılığı yönünden zayıf yaratılmıştır. İnsanın bu özelliğini Kur’an’da şu şekilde anlatılmaktadır:

 

“Allah, sizin (yükünüzü) hafifletmek ister; insan zaten zayıf olarak yaratılmıştır.”[15]

 

İnsanlar, kadınlara sabretme konusunda, hevaya muhalefet, sıkıntılara katlanma hususunda ve bir de yaratılışlarında zayıftırlar.

 

İnsanın sadece bedeni değil iradesi de zayıftır. Sürekli tereddütler yaşar. Neye nasıl karar vereceğini bazen bilmez hale gelir. Kendi adına kararlar vermesi için psikologlara gider. Bu şekilde kendine yön vermeye çalışır.

 

Kur’an’ın insanın ahlâkî zayıflığından bahsettiği pek çok yerde, bundan iman edenler ve doğru yolda olanlar istisna edilmiştir. Doğuştaki fıtrî zayıflık daha sonra değiştirilemez değildir. İnsan Allah’ın gönderdiği hidayeti kabul eder ve kendi nefsini ıslah için bilfiil gayret gösterirse o zaman bu zayıflığını tedavi edebilir.

 

İmam Sadık (as) şöyle buyurmuştur: “Miskin Âdemoğlu! Eceli gizli, hastalıkları örtülü, ameli mahfuzdur. Bir sivrisinek incitir, (boğazına tıkanan) bir damla öldürür, bir ter kokutur!”[16]

 

8. Cahil

 

Bir şeyin öğrenilmesi gerektiğini bilen kimse, bilgi sahibi olur. İnsanın bilmediğini bilmesi de ilimdir. İnsanın bilmediğini bilerek öğrenmesi de ilim sayılır.

 

“…İnsan gerçekten çok zalim, çok cahildir”[17]buyuran Allah, insanın cahil olduğunu gözler önüne seriyor. İnsanların çoğu, fıtratlarının gereği olarak amel etmedikleri için cahildirler. Kendi sınırlarını bilmeme noktasında da cahildirler.

 

Kuran’da İnsanın Olumlu Sosyal Özellikleri

 

1. Öfkeyi Yenmek

 

Öfkeyi yenmek, zarar gördüğü kimselere karşı kudreti bulunduğu halde intikama kalkışmamak ve hatta hoş olmayan bir hal göstermeyip, hazmetmek ve sabretmektir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

 

“O (Allah’tan hakkıyla korka)nlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.”[1]

 

İmam Sadık (as), kendisine, “Bana öğüt alacağım bir öğüt ver” diyen Abdule’la’ya şöyle buyurmuştur: “Bir şahıs Allah Resulü’nün (saa) huzuruna vardı ve şöyle arz etti: “Ey Allah’ın Resulü! Bana öğüt alabileceğim bir nasihatte bulun.” Peygamber ona şöyle buyurdu: “Git ve öfkelenme” O şahıs sözünü tekrarladı. Peygamber de ona yine şöyle buyurdu: “Git ve öfkelenme” Bu soru ve cevap tam üç defa tekrarlandı.”[2]

 

Gazap, organlarda istemsiz olarak ortaya çıkan bir durumdur. Gayz ise böyle değildir. O isteğe bağlıdır. Gazap Allah’a isnat edilebilir ama gayz isnad edilmez. Ayette geçen durum ise, insanların, içlerinde dolan öfkeyi yenip, intikam almaktan vazgeçmeleridir, içleri öfkeyle dolduğu, onu da uygulama imkânları olduğu halde hayata geçirmemeleridir.

 

İmam Ali (as), Mısır’a vali olarak tayin ettiğinde Malik Eşter’e yazmış olduğu mektubunda şöyle buyurmuştur:

“…Öfkeni yen, kendine sahip ol, kimseye el kaldırma, kötü söz söyleme. Bu hallerde sakinleşip iradeni kullanabilmen için acele etmekten kaçın ve öfkeni dindir. Bunlardan birisi sende meydana geldiğinde gözünü gökyüzüne doğru (kaldır) ki sakinleşesin ve iradene sahip olasın. Bunları, Rabbine ulaşacağını kalbine iyice yerleştirmeden uygulayamazsın…”[3]

 

Akıl sahibi insanlar toleranslı davranırlar, öfkelerini yutarlar. Öfkenin ve saldırganlığın bulunduğu yerde aklın kenara itildiği acı bir gerçektir. İnsan bazen öfkelenir ve hınç duyar. Öç almanın en güzel biçimi, kötülük yapanlara benzemeyerek kötülüğe karşı iyilik yapmaktır. Ama böyle aşağılık insanlara da bir şekilde engel olmak gerekir.

 

İmam Sadık (as) şöyle buyurmuştur: “Her kim istediği taktirde uygulamaya geçirebildiği öfkesini yenerse, Allah kıyamet günü kalbini kendinden hoşnutluk ile doldurur.”[4]

 

2. İnsanları Affetmek

 

Affetmek, insan için erdemli bir harekettir. Bunu başarabilen insanların sayısı ise son derece azdır. Affetmeyi bilmek affedilmeyi hak etmek anlamına da gelir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

 

“Her kim de sabreder ve kusuru bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir.”[5]

 

Kendisine yapılan kötülüğü affeden kişi için Allah rızası ve bol sevap vardır. Allah’a itaatte çekilen sıkıntı fazla ise, verilecek sevap da o oranda artacaktır.

 

Affetmek insanın büyüklüğünü gösterir. İnsan ne kadar çok affedici olursa affettiği insanların gözünde değeri o kadar artar. Affettiği kişi, ne kadar yanlış bir harekette bulunduğunu fark eder ve aynı yanlışı tekrar etmez.

 

Hz. Musa, “Ya Rabbi, senin indinde en aziz kimdir?”diye sordu. Yüce Allah da, “İntikam almaya gücü yeterken affedendir” buyurdu.

 

3. İnsanların Arasını Düzeltmek

 

Müslümanlar arasında kardeşlik ve saygı temeline dayalı bir toplumun kurulması için, aralarında herhangi bir küslüğün, dargınlığın olmaması gerekir. Müslümanlar, bu toplumu birlikte kuracaklardır. Bazılarının bu göreve katılamıyor olması, o toplumda aksaklıkların meydana gelmesine sebep olacaktır.

 

İnsanların arasının düzeltilmesiyle ilgili birçok ayeti kerime vardır. Bunlardan birinde Allah, şöyle buyurmaktadır:

 

“Bir sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı veyahut da insanlar arasını düzeltmeyi emreden (ler)inki hariç, onların aralarındaki gizli gizli konuşmalarının çoğunda hiçbir hayır yoktur.”[6]

 

İnsanların arasını düzeltmek, sağlıklı bir toplum kurmanın en önemli aşamalarından biridir. Birbirinden manen uzak insanların bulunduğu toplumda huzur ortamını tesis etmek oldukça zordur.

 

Toplumu oluşturan fertler, kendileriyle barışık olurlarsa, diğer insanlarla daha kolay barışı temin edebilirler. Bunun içinde öncelikle, toplumdaki fertlerin, kendi içlerinde sağlam ve bütüncül bir kişiliğe sahip olmaları gerekir. Kendi içerisinde bütünlüğü sağlayamayan bir kişiden, toplumsal bütünlüğü sağlaması beklenemez.

 

4. Emri Bi’l-Maruf ve Nehyi Ani’l-Münker

 

Bu prensip İslâm toplumunun güzel vasıflarını koruyan en önemli niteliklerinden biridir. Ma’rufu emir, ferdi ve toplumu mutlu kılacak güzel şeylerin yapılamasını istemek; münkerden men de; ferdi ve toplumu bozacak, mutsuz edecek her türlü kötülükten insanları men etmeye çalışmaktır.

 

Toplum düzeninin korunması için herkes kendi ölçüsünce ve gücü oranında iyiliği emir, kötülükten men etmeye çalışmalıdır. Böylece toplum sağlıklı bir yapıya kavuşur ve gelişme, ilerleme imkânına sahip olabilir. Aksi takdirde, dağınıklık, başıboşluk hâkim olup, düşmanlık ön plâna çıkar, toplumun bütün kurum ve kuruluşlarında bozulma görülür ve toplum böylece acze düşer. İşler yürümez.[7]

 

İyiliği emredip kötülükten sakındırmak, İbrahimi dinlerin hepsinde konu edilmiş, bütün peygamberler, resuller, imamlar ve salih müminler tarafından uygulanması istenilmiştir. Bu Allah tarafından yapılması istenen diğer emirler gibi değildir, birçok mesele için ölçü ve peygamberlerin gönderiliş sebebidir.Zira içerisinde bulunduğumuz bu madde âlemi iyiliklerle kötülüklerin, hakla batılın, karanlıkla aydınlığın, güzel sıfatlarla kötü sıfatların iç içe, bazen ayırt edilemeyecek kadar karışık olduğu bir yerdir. Öyle ki, çoğu zaman insan neyin iyi ve neyin kötü olduğunu ayırt edemez duruma gelir, güzellikle kötülüğü birbirinden ayırıp sonrasında ona göre davranmak çok zor bir hal alır.

 

İşte bu esnada; hikmet sahibi, kullarını seven ve onların kemale ulaşmasını isteyen yüce Allah, peygamberler gönderir. Sırf insanlığa neyin iyi ve neyin kötü olduğunu anlatmaları için. Bütün ilâhî dinler; insanlara neyin iyi neyin kötü, hangi işin karanlığa hangi işin aydınlığa götürdüğünü ve nelerin faydalı nelerin zararlı olduğunu gösterdikten sonra, insandan iyilikleri yapıp kötülüklerden uzak durmalarını istemektedir. Buna Allah’ın insanı hidayet etmesi diyoruz, işte Allah doğru yolu kullarına böyle gösterir.

 

Yüce Allah, Kur’an’ın birçok yerinde müminlerden ilk önce iyiliği emredip, kötülükten sakındırmayı, daha sonra namaz kılmalarını, zekât vermelerini, Allah’a ve Resulüne itaat etmelerini istemektedir.

 

“Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunları Allah rahmetiyle yargılayacaktır. Çünkü Allah azizdir, hâkîmdir.”[8]

 

Resulullah (saa) bu vazifenin önemini şöyle açıklıyor: “Kim iyiliği emredip, kötülükten sakındırırsa Allah’ın, Allah’ın kitabının ve Allah’ın Resulü’nün yeryüzünde ki halifesidir.”[9]

 

İmam Bakır (as) nakledilen bir hadiste buyuruyor ki: “İyiliği emredip, kötülükten sakındırmak, peygamberlerin yoludur, salih ve iyi insanların en önemli programıdır. Diğer farzlar bu farzın uygulanmasına bağlıdır, yollar ancak bu emri yerine getirmekle güvenli olur. Alışverişlerinizdeki helâlık bununladır. Bilin ki, iyiliği emredip kötülükten sakındırdığınız sürece düşmanlarınız insaflı olacaktır… İşleriniz bir düzene girecektir.”[10]



[1]     Ali İmran/134

[2]     El Kafi, 2/303/5

[3]     Nehc’ül-Belağa, 53. mektup; Tuhef’ul Ukul, 148

[4]     El Bihar, 71/411/25

[5]     Şûra/43

[6]     Nisa/114

[7]     Tabatabai, el Mîzân fî Tefsîri’l-Kuran, c.6,s.163.

[8]     Tövbe, 71.

[9]     Mizan’ül Hikme, c:4,s:80.

[10]    Usul-i Kâfi, c:5,s:55.


[1]     İsfehanî, İnsan, s.177.

[2]     Meâric/19

[3]     El Vafi, c.3, s.154

[4]     Nehcü’l-Belağa

[5]     Meâric/21

[6]     Fecr/20

[7]     Musaddekat’ul- İhvan, 169/1

[8]     Meâric/20

[9]     Cami’ul-Ahbar, 316/882

[10]    Hac/22 ve 66

[11]    Enam/46

[12]    Kehf/54

[13]    Ahzab/72

[14]    Enam/21

[15]    Nisa/28

[16]    Şerh-u Nehc’ul Belağa İbn-i Ebi’l Hadid, 20/62

[17]    Ahzab/72

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler