22 Haziran 2018 Cuma Saat:
23:46
24-05-2018
  

Kur’ân Okumak

Tenin yarısı ayb yurdundan Diğer yarısı da gayb yurdundan.

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

Hüccet’ül İslâm İbrahimîyan

 

İnsan; beden ve ruh, aşina ve yabancı, ayb ve gayb bileşimi bir varlıktır. İnsan için aşina olan; ruh, yabancı olan ise bedendir. Şair bu gerçeğe şöyle temas etmektedir:

 

Öz işinle uğraş, sana ne elden?

Başka vadilerde ev kurmak neden?

Kim sana yaddır bil! Bu hakî tenin!

Bundan dolayıdır senin kederin

Miski tene değil, canına payla

Misk nedir? Allah’tan, adından başka!

Misk içre olsa da şu beden eğer

Ölüm günü iğrenç kokusun verir.

 

Başka bir deyişle:

 

Tenin yarısı ayb yurdundan

Diğer yarısı da gayb yurdundan.

 

İnsanın bedeni yemekle beslenir ve güçlenir; yemeği terk etmekle de zayıflar, erir gider. İnsanın ruhu da aynen bedeni gibi kendine uygun gıda ile gelişir/beslenir; onu terk etmekle de yıpranır gider.

 

İnsan ruhu, semavî kelâmı dinlemekle ve kökü gayb âleminde olan sözleri duymakla beslenir/gelişir; çünkü gayb kökenli ruh, ancak gayb kökenli gıdayla beslenir ve olgunlaşır.

 

İrfan ehli şairler, bu gerçeğe şöyle değinmişlerdir:

 

Hayvan ot yiyerek gelişir sade

İnsansa gelişir izzet, şerefle

İnsan olgunlaşır kulak yoluyla

Hayvansa gelişir yemek, içmekle

Öz işinle uğraş, hikmet rızkı ye

Gönlün olgunlaşsın izzet, şerefle.

 

İrfan ehlinin sözünde geçen canavar ve hayvan gibi terim ve sözcükler, hakî bedeni ima etmektedir.

 

 İşte bundan dolayıdır ki yüce Allah, sürekli olarak semavî hikmet ayetlerini insanın can kulağına tilâvet etmeleri için peygamberler göndermiştir.

 

Kur’ân-ı Kerim bu bağlamda şöyle buyurmaktadır:

 

“Allah, müminlere kendilerinden bir peygamber göndermekle onlara karşı büyük bir lütufta bulundu. Bu peygamber onlara Allah’ın ayetlerini okuyor, onları arıtıyor, onlara kitap ve hikmeti öğretiyor. Oysa onlar daha önce açık bir sapıklık içinde idiler.”[1]

 

İnsan, vahiy kelâmını dinlemek ve içeriği hakkında yoğunlaşmak ve düşünmekle ebedî mutluluk ve olgunluğunu kazanabilir; bundan uzak durması ve mahrum kalması durumunda ise ebediyen mutsuz ve bedbaht olacaktır.

 

Kur’ân-ı Kerim’in buyurduğuna göre cehennem ehli, ateşe düşüşlerini iki nedene dayandıracak ve şöyle diyeceklerdir:

 

“Ve derler ki: Eğer duysaydık yahut akıl etseydik, yakıp kavuran cehennem ehli olmazdık.”[2]

 

Aziz İslâm Peygamberi’ne (s.a.a) verilen en büyük nimet, Kur’ân-ı Kerim olmuştur. Yüce Allah, İslâm Peygamberi’ne (s.a.a) bahşettiği nimetleri sıralarken, bunların en önemlisinin Kur’ân ve Fâtiha Suresi olduğunu şöyle buyurmaktadır:

 

“Andolsun ki biz sana, tekrarlanan yedi ayeti ve pek büyük olan Kur’ân’ı verdik.”[3]

 

Bağışlayıcı ve cömert Peygamberimiz (s.a.a), -kendisinden başka kimsenin lâyık olmadığı- bu yüce nimeti, hiçbir ücret beklentisinde olmaksızın ümmetine bağışlamıştır.

 

Altyapısını hazırlamış ve filizlenmeye elverişli canlar dışında kimsenin Kur’ân’dan yararlanamayacağını da göz ardı etmemek gerekir.

 

Şairin de dediği gibi:

 

Gerçeği duymakla adam olunmaz

Her kuşun lokması incir olamaz.

 

Kur’ân-ı Kerim bu gerçeğe şöyle dikkat çekmektedir:

 

“Ve biz, Kur’ân’dan, inananlara şifa ve rahmet olan ayetleri indirmedeyiz ve bunlar, zalimlerin ancak ziyanlarını arttırır.”[4]

 

Bir başka şair bu gerçeği şöyle dile getirmiştir:

 

Varlık letafetinde şüphe olmayan yağmur

Bağda lale yeşertir, çöl de diken göğertir.

 

Buna binaen insanın yapması gereken en önemli işlerden biri, Kur’ân’ın semavî sofrasında oturup ilâhî ayetler gıdası ve yağmuruyla ruhunu doyurması ve sirab etmesidir. Kur’ân’dan nasibini almamış olan can ise, can bile değildir.

 

Bunun şiir diline aksetmiş hâli şöyledir:

 

İnekte, merkepte bir başka can var

İnsan türündeyse başka bir can.

 

İmam Muhammed Bâkır (a.s), Kur’ân-ı Kerim’in tilâveti hakkında şöyle buyurmaktadır:

 

“Bir gecede on ayet okuyan kimse, gafillerin dışında tutulur; elli ayet okuyan kimse, zikredenler zümresinde anılır; yüz ayet okuyan kimse, ibadet ehlinden hesap edilir; iki yüz ayet okuyan kimse, huşu ehli olarak yazılır; üç yüz ayet okuyan kimse, kurtuluşa erenlerden sayılır; beş yüz ayet okuyan ise, müçtehitler zümresine yazılır.”

 

Zikrin canlı örneklerinden biri olan Kur’ân okuma, büyük bir öneme sahiptir. Zikir ve Kur’ân,insana öyle bir güç verir ki, insan bu güç sayesinde günaha düşmez. İnsanın kemal ve olgunluk yönünde ilerleyebilmesi için erdemleri kuşanması gerektiği gibi, ruhunu kötü huylardan arındırması da kaçınılmazdır. İşte bu bağlamda zikir ve Kur’ân çok uygun bir etkendir.

 

Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a), Ebuzer-i Gifarî’ye hitap ettiği bir hadisinde, Kur’ân okumayı ve yüce Allah’ı anmayı tavsiye ederek şöyle buyurmaktadır:

 

Ebuzer şöyle rivayet etmektedir: Allah Resulü’nden (s.a.a), bana tavsiyede bulunmasını istedim. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu:

 

“Allah’tan sakınmayı sana tavsiye ederim; çünkü Allah’tan sakınma, her şeyin başıdır.”

 

Daha fazla tavsiyede bulunmasını istedim. Allah Resulü (s.a.a) buyurdu:

 

“Çokça Kur’ân oku ve Allah’ı zikret.”

 

Yine tavsiye etmesini istedim ve Allah Resulü (s.a.a) buyurdu:

 

“Uzun süreli susmaları seçmelisin.”

 

Başka tavsiyelerini istedim ve buyurdu:

 

“Çok gülmekten sakın.”

 

Yine tavsiye istedim ve buyurdu:

 

“Yoksulları sevmeli ve onlarla haşır-neşir olmalısın.”

 

Yine tavsiye etmesini istedim ve buyurdu:

 

“Hakkı söyle, her ne kadar acı da olsa.”

 

Yine tavsiyede bulunmasını isteyince, Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu:

 

“Allah yolunda (olduğun sürece) hiçbir kınayıcının kınamasından korkma.”[5]

 

Allah Resulü (s.a.a) bu yüce irfanî reçetede bazı kilit noktaları Ebuzer’e tavsiye etmektedir:

 

1- Takva edinme(Allah’tan sakınma)

 

2- Kur’ân okuma ve Allah’ı zikretme

 

3- Uzun süreli suskunluk

 

4- Gülmeyi azaltma

 

5- Yoksulları sevme ve onlarla birlikte olma

 

6- Hakkı söylemek ve hakka uymak

 

7- Allah yolunda, düşüncesiz insanların kınamasından korkmamak

 

[Bildiğiniz üzere bu reçetenin her bir maddesi, hacimli bir kitap konusunu teşkil etmektedir.]

 

Kur’ân okumanın öneminden dolayı namaz farz kılınmıştır. Gerçekte namazın farz oluş nedenlerinden biri, Kur’ân’ın korunması ve okunmasıdır; Kur’ân okumanın faydaları da namazın kılınmasıyla gerçekleşmiş olur.

 

Bu bağlamda İmam Rıza’dan (a.s) rivayet edilen bir hadis şöyledir:

 

“İnsanların namazda Kur’ân okumaya emrolunmalarının nedeni Kur’ân’ın terk edilmemesi, unutulmaması, zayi edilmemesi, korunması ve meçhul kalmamasıdır. Namazın sadece Hamd (Fâtiha) Suresi’yle başlamasının nedeni de, Hamd (Fâtiha) Suresi’ndeki hayır ve hikmetin hiçbir surede ve hiçbir sözde mevcut olmayışıdır.”

 

“Çünkü yüce Allah’ın ‘el-hamdu lillah’ buyruğu, kulları üzerine farz kıldığı şükrün yerine getirilişini ifade etmektedir.”

 

“Rebb’il alemîn; Allah’ı birleme ve övgüdür ve O’ndan başka yaratıcı ve malik olmadığını ikrardır.”

 

“er-Rahman’ir-Rahîm; yüce Allah’ın bütün varlıklara (bahşettiği) nimetleri hatırlatmaktadır.”

 

“Malik-i yevm’id-din; yeniden dirilişi, hesaba çekilişi ve yüce Allah’ın hem dünya ve hem de ahiretin maliki olduğunu kabullenmedir.”

 

“İyyake ne’budu; hem Allah’a rağbet ve yakınlığı, hem de amellerin sadece Allah için olması gerektiğini ifade etmektedir.”

 

“İyyake nesteîn; ibadette başarıyı, ilâhî nimet ve yardımların idamesini talep etmektir.”

 

“İhdine’s-sirat’el-mustegim; dinî hidayet, ilâhî halata tutunma ve âlemlerin Rabbini daha çok tanıma dileğidir.”

 

“Sirat’ellezine en’emte eleyhim; hem istek ve dileğe vurgudur, hem de yüce Allah tarafından evliyalara verilen nimetlerin anılışıdır ve aynı zamanda da o nimetlere duyulan rağbeti gösterir.”

 

“Ğayr’il-mağzubi aleyhim; Allah’ı, emir ve yasaklarını hafifseyen inatçı kâfirler zümresinde olmaktan Allah’a sığınmaktır.”

 

“Ve le’z-zâllîn; bilinçsizce Allah’ın yolundan sapan ve iyi iş yaptığını zannedenlerden olmamak üzüre Allah’a dayanmak ve tevekkül etmektir.”

 

“Böylece Hamd (Fâtiha) Suresi, hiçbir sure ve kelâmın içermediği dünya ve ahiret hayır ve hikmetlerini içermektedir.”[6]

 

Bu hadis-i şerif üzerinde yoğunlaşmak ve bazı noktalara değinmek gerekir:

 

1- İmam Rıza’nın (a.s) “Bismillahirrahmanirrahim” hakkında herhangi bir şey buyurmamasının nedeni, “Bismillahirrahmanirrahim” cümlesinin her surede var oluşudur; her ne kadar her suredeki “Bismillahirrahmanirrahim” başlı başına bir ayettir ve kendine has bir manası vardır.

 

2- Bu hadisin Hamd (Fâtiha) Suresi’ne getirdiği yorum itibariyle bu sure, şu konuları içermektedir: Şükür, tevhit inancı, Allah’ın rab oluşu ve malikiyeti, yüce Allah’ın Rahmanî ve Rahimî nimetinin anılışı, ölüm sonrası dirilişe ve hesaba ikrar, yüce Allah’a yakın olma istek ve rağbeti, yalnız Allah için amel etme, ibadette başarıyı ve dinî hidayeti yüce Allah’tan dileme, Allah katından evliyalara verilen nimetlerin anılışı ve bu nimetlere duyulan meyil ve rağbet, sapıkların yol-yordamından sakınma.

 

3- İmam Cafer Sadık (a.s), Hamd (Fâtiha) Suresi’nin fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:

 

“Hamd Suresi yetmiş defa bir ölüye okunsa ve ölü de ruhunun geri gelmesiyle dirilecek olsa, buna şaşırmamak gerek.”

 

Mufazzal b. Ömer şöyle rivayet etmektedir:

 

İmam Cafer Sadık’ın (a.s) huzuruna hasta birini getirdiler. İmam (a.s), hastaya hitapla buyurdu: “Rengin neden böyle kaçmış, perişansın?” Hasta dedi: “Bir aydan beridir ki ateşim var.” İmam (a.s) buyurdu: “Gömleğinin düğmelerini aç ve gömleğini başına geçir; ezan ve ikame oku ve yedi defa da Hamd (Fatiha) suresini oku!” Hasta şahıs, İmamın (a.s) buyurduklarını yerine getirdi ve şifa buldu.”

 

Amaca ulaşmak ve belâları defetmek için cumartesi 70, pazar 60, pazartesi 50, salı 40, çarşamba 30, perşembe 20 ve cuma günü ise 10 defa Hamd (Fâtiha) Suresi okunur.

 

Hamd (Fâtiha) Suresi’ni hatmetmenin bir diğer yolu da şöyledir:

 

Cuma gününden başlayarak 41 gün boyunca her gün 41 defa Hamd (Fâtiha) Suresi okunur. Hamd Suresi’nin bitiminden sonra da 13 defa şu dua okunur:

 

“Ya mufettihu fettih, ya muferricu ferric, ya musebbibu sebbib, ya museyyiru yessir, ya musehhilu sehhil, ya mutemmimu temmim.”

 

Yüce Peygamberimiz (s.a.a) hem şefaat edicidir ve hem de şikâyetçi. Peygamberimiz (s.a.a), Kur’ân’ı terk edenlerden ve itina göstermeyenlerden şikâyetçi olacaktır. Kur’ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

 

“Ve Peygamber, yâ Rabbi dedi, bu kavmim, şu Kur’ân’ı ihmal etti, terk edilmiş bir hâle getirdi.”[7]

 

Ayette geçen “resul” kelimesi ile kastedilen şahıs, yine ayetteki Kur’ân kelimesinin varlığı hasebiyle yüce İslâm Peygamberi’dir (s.a.a).

 

Ayet hakkında değinmem gereken bir diğer nokta da, kıyametin gerçekleşmesinin kesin olduğundan dolayı gelecek zaman kipi (yegulu) yerine, geçmiş zaman kipinin (gale) ayette kullanılmış olmasıdır.

 

Bir başka hadis şöyle buyurmaktadır:

 

“Kıyamet günü üç grup şikâyetçi olacaktır: Bir toplumun içinde yaşayan, ancak ilminden ve amelinden faydalanılmayan alimler; lâyıkıyla kullanılmayan ve terk edilen camiiler; tilâvet edilmeyen Kur’ân-ı Kerim.”

 

Aslında bu hadis, çok yüce bir irfanî noktaya temas etmektedir. Bahsi edilen nokta şöyle izah edilebilir:

 

Din görüngesinde zaman, mekân ve Kur’ân da dahil olmak üzere bütün varlıklar, insanların çoğunda mevcut olmayan masumâne bilinç, algı ve anlama gücüne sahiptirler.

 

Bu esas doğrultusunda kıyamet günü zaman, mekân ve Kur’ân’ın şahitliği geçerli ve makbuldür. Varlıkların tanıklığının Allah katında kabul edilişi ise, bu varlıkların dünyada olup biten olayları masumâne (hataya düşmeksizin) algıladıklarını kanıtlamaktadır.

 

Hem yerde hem gökte olan her zerre

Seninle konuşur her gün her gece

Biz duyar, görürüz ve algılarız

Namahrem sizlerle biz konuşmayız

Cansızlığa doğru gidecekseniz eğer

Cansız cana mahrem olamazsınız

Cansızlıktan cana doğru can olun

Her zerrenin zikir sesini duyun.



[1]- Âl-i İmrân, 164.

[2]- Mülk, 10.

[3]- Hicr, 87.

[4]- İsrâ, 82.

[5]- Vesâil’uş-Şia, c.15, s.289.

[6]- Men La Yahzuruh’ul-Fakih, c.1, s.310.

[7]- Furkan, 30

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler