20 Ekim 2021 Çarşamba Saat:
03:19

Matemimiz Ne Derece Kabul?

20-08-2021 08:17


 

 

 

 

 

 

  

 

 

Dünyada (kendine inanan ve inanmayan) tüm kullarını nimetlendiren ve ahirette yalnızca Müminleri nimetlendirecek olan İlah’ın adıyla.

 

İmam Hüseyin’e (as) tutulan matemin Allah-u Teala (cc) katında kabul olup olmadığını, aklımızın hâkimliğinde, vicdanımızın şahitliğinde ve Muhammed ve Al-i Muhammed (saa) felsefesi ışığında yargılamak üzere buradayız. Her kişi kendini yargılamakla mükelleftir ve hiçbir kimse bir başkasını yargılayacak makamda olmadıkça bu haddi zorlamamalıdır. Yüce Allah yaptıklarımızdan haberdardır.

 

21. yüzyıl, dünya tarihindeki en kalabalık matem merasimlerini kendinde barındıran özel bir dönem. Dünya, hüccetin tamamlanması üzere dönmeye devam ediyor ve seher yıldızının üstündeki o parlak ilim, basit bir çöl kasabasından dünyaya yayılıyor. Allah’ın selamı, İmam Ali’nin (as) “demir gibi sağlam ve korkusuzdur.” Şeklinde tanıttığı, İmam-ı Zaman (af) zuhuru öncesi hücceti tamamlamaya koyulan o büyük şahsiyetin ve onun ehlinin üzerine olsun. O ki, direnişini Aşura merasimlerinde başlattı ve bunu bir hedef değil aracı olarak bildi ve tanıttı. Şöyle dedi:

 

“İmam Hüseyin’e (as) matem tutmak amacımız değildir. Asıl amacımız bu matemler yoluyla, dışlanmış ve mazlum bırakılmış olan zamanın İmamı Muhammed Mehdi’yi (af) anlamak ve onun için hızla bir ön hükümet kurmaktır. Yakında gözlerimizin onun nuruyla aydınlanacağını umuyorum.”

 

Zaten İmam Hüseyin (as) bundan başka bir şey için kıyam etmemiştir!

 

İmam Hüseyin’in (as) Kerbela’da “Bana yardım edecek kimse yok mu?” şeklindeki seslenişine verilen “Bedir gününün intikamını alacağız!” cevabı, aynı diyaloğun bugün de gerçekleşmemesi için atılmış en ağır adımdır. İmam Hüseyin’in (as) ağzından çıkan bu sözler, bugün İmam-ı Zaman’ın (af) ağzından çıkmaktadır. O, yalnız bırakılmış ve tamamen garip kalmıştır!

 

Yoğun sis bulutları içerisinde kurak bir çölde yaşamını sürdüren bir topluluk düşünelim. Bu topluluk daha 50 yıl önce kendilerine gönderilmiş olan, eli meşale tutan bir Elçi (saa) sayesinde sis bulutlarından kurtulmuş ve içerisinde yüzlerce vaha ve etrafında yeşillik barındıran kurtuluş ve özgürlükler diyarı olarak adlandırılan bir bölgeyi ufukta görebilir bir hale gelmişti. Nitekim tez zamanda vahşi sırtlanlar bu topluluğun etrafını sarmış ve insanların özgürlük yolunda hareket etmesini engellemek için yanlarında sis bulutlarını da getirmişlerdi. Bu sırtlanlar zaten toplumun içerisindeydi. Nebimiz (saa) ruhunu verdikten sonra renklerini belli etmişlerdi. Nitekim Nebimizin (saa) Vasileri (as) uzun müddet savaştılar ve bu sırtlanları bir bir def ettiler. Sis bulutlarını kaldırıp, toplumu korumayı başardılar. Ancak toplum artık özgürlükler diyarına gitmek gibi bir hedefi yok saymaya başlamıştı. Kendi koruyucularını suçlamaya ve bazlamanın yağlı olanını yemeye meyletmişlerdi. Son merhalede yalnız kalan Vasiler, topluma bir hakikati ispatlamak istedi ve kendilerinin toplum içerisinden dışlandığı bu yoğun sis ortamında, özgürlükler ülkesine yürümeyi durdurmamak şartıyla ellerindeki liderlik meşalesini toplumun karar kıldığı önderlere devrettiler.

 

Toplumun istediğini yaptılar; anlaşma yaptılar. Ancak bu meşaleyi elde eden toplum önderleri, çok kısa bir zamanda sırtlan olduklarını göstermiş ve toplumu tekrar kandırdıklarını alaycı bir tavırla ilan etmişlerdi. Böylece hakikat meşalesinin yalnızca Vasiler (as) elinde ışık verebileceğini anlayan toplumun temiz bireyleri, geçmişte çok kez yaşandığı gibi tekrar Vasiler (as) hanesine sığındı. Ancak toplum Vasilere (sa) döndüğünde sırtlanların sayısı çoğalmış ve meşale sırtlanların eline geçmişti. İşte bu noktada hak vasilerin üçüncüsü İmam Hüseyin (as), “meşale” gibi elden ele geçebilecek bir şey yerine, sadece iyilere yol gösterecek ve sırtlanların eline oyuncak olmayacak özel bir yol pusulası üretti.

 

Ağır imtihanlardan geçmiş kararlı dostları ile birlikte özgürlükler diyarına giden yola doğru ilerledi ve sırtlanlarla savaştı. Sırtlanlar zaten onu öldürmek istiyordu. Ellerinden gelenin en fazlası ancak bu olabilirdi. Öyle de yaptılar. İmam Hüseyin’i, evlatlarını ve ashabını susuz ve mazlum bir şekilde katlettiler. Ancak bilmedikleri bir şey vardı. O vasinin kemikleri bir mesaj üzereydi. Ölüm anında doğru yolu gösteren parmağı hala iskeletinde sabitti. Vahşi sırtlanlar kemikleri tüketememiş ve Vasinin hak mesajını söndürememişlerdi. İmam Hüseyin’in (as) iskeleti kimsenin engelleyemeyeceği bir şekilde hak hedefi işaret etmeye devam ediyordu. O kemikler Hanım Zeynep’ti (sa). Özgürlükler ülkesini işaret eden o parmak da İmam Zeynelabidin’di (as). Özgürlükler ülkesi dediğimiz yer ise tarih boyunca tartışılmış ve üzerine binlerce kitap yazılmış olan, konunun nokta koyan unsuru, İslam’ın hedeflediği yaşam tarzı yani “din” ve “devlet” anlayışının kendisiydi. Sis bulutları, bilgi karışıklığıydı ki bu silah İslam düşmanlarının en büyük silahıdır. Meşale ise halifelik makamıdır. Halifelik makamı elden ele dolaşır ama hak mesaj doğrudan Muhammed hanesi (as) ile birliktedir.

 

Şimdi size sormak istiyorum: İmam Hüseyin’in cenazesi başında yas tutmakla mı yetineceğiz? Yoksa onun işaret ettiği yol üzere mi yürüyeceğiz? İşte burada bu yolu yürüyüp –yürümediğimizi ölçeceğiz.

 

Bugünün şartları, o dönemin şartlarından çok daha çetindir. İmam Hüseyin’in (as) düşmanları sırtlanlardan ibaretti. Ancak bugünün İslam düşmanları içlerinde kemik kıran kurtları da barındırıyor. İmam-ı Zaman (af) çok daha çetin bir durumun içerisindedir ve onun ceddi Hüseyin gibi, kendini Kerbela gibi bir ortamda feda etmesine imkân yoktur. Bir defa Hak Vasilere hazırlıksız yakalanan zalimler bugün hazırlıklı bir şekilde bekliyorlar ve İmam Mehdi’nin (af) cenazesindeki işaret parmağını kırmaya hatta o parmakla kendi inançları üzere dünyayı yönetmeye ve yönlendirmeye hazırlar. Dünya, tarihinde hiç olmadığı kadar tek el üzerinden sis bulutları ile kapatılmış ve hepsi tek bir yerden koordine edilmektedir. Bu gruplar; devletleşmiş, teknoloji ve sanayisini tamamen İmam Mehdi’yi (af) bulup, yok etmek üzere geliştirmiş ve insanları bu çalışmalar içerisinde kendilerine hizmet ettirmeye ve uyutmaya odaklamışlardır.

 

Böyle bir ortamda İmam Mehdi’nin (af) kazanacağını bildiği halde mücadele etmek yerine saklanıyor olması imkânsızdır. Bu da bizi şu anlamı çıkarmaya götürür: İmam Mehdi (af) gerçekten gariptir! Kerbela’ya matem tutmak, onun garipliğine matem tutmak içindir. İmam Mehdi’siz (af) bir Kerbela mateminin içi boştur ve bugün İmam Mehdi’den (af) daha iyi Kerbela’ya matem tutan ve onu anlayan hiçbir insan yoktur. İmam Mehdi’nin (af) garipliğine ağlayıp, bugünün yezitleri ve kapitalist sistemleri karşısında sessizce oturup, batı kültürünü taklit etmeye devam etmek sadece zaman kaybıdır ve yalandır!

 

Dr. Muhammed Şücai, İmam Hüseyin’e (as) matem tutmayı 5 temel merhaleye dayandırmış ve ancak tüm merhaleleri yaşayan bir insanın İmam Mehdi’nin (af) yareni olabileceğinin altını çizmiştir. Evet, bizi bugünlere getiren ve bize Ehl-i beyt (as) mektebini tanıtan geçmişimizden minnettarız. Ancak “sadece” matem merasimlerine gitmekle yetinip, zulme karşı baş kaldırmamış geçmiş tarihin insanları yüzünden hala zulümlerin devam ettiği de aşikârdır. Dr. Şücai’ye göre, geçmiş tarihin insanlarından azınlık yerine çoğunluk bir kesim bu merhaleleri tamamlamış olsaydı. Bugün zulümler bitmiş ve hak İmam’ın (af) önderliğinde yönetilen barış ve huzurun hâkim olduğu tek dünya devletinde gözlerimizi açmış olacaktık. Buradan şu mesajı çıkarmak lazım: Hedefimiz mateme gitmek değil, mateme gitmek yoluyla zulmün belini kırmak olmalıdır ki İmam Mehdi’nin zuhuru (af) çabuklaşsın!

 

İmam Ali’nin (as) Ammar’ı (ra) olmasaydı, Sıffin savaşındaki sis bulutlarını kim kaldıracaktı? Tüm işi İmamlara mı yükleyeceğiz yoksa onların işlerini kolaylaştıracak mıyız? İmam Hamanei’nin dediği gibi:

 

“Nerede Ammar?!”

 

1. Merhale: Kalben Üzgün Olmak

 

İmam Hüseyin’e (as) yapılandan rahatsız olan bir bireyin geçtiği merhaledir. Bu insan rahatsızlığını dile getirmez. Bulunduğu okul, sınıf, iş ve yaşam alanının her yerinde Hüseyin’in (as) mazlum bir şekilde katledildiğini dile getirmekte geri planda kalır. Bu kalbi rahatsızlığın muhakkak bir ecri ve sevabı vardır.

 

2. Merhale: Üzgün Oluş İfadesi

 

Bu merhalede olan bir insan, üzüntüsünü saklayamaz. Onun üzgünlüğü, o tek veya toplum içerisindeyken veya matem meclislerindeyken belli olur. Bu insanlardan kimisi gözyaşı döker, kimisi sine vurur, kimisi siyah giyinir, kimisi hepsini gerçekleştirir.

 

3. Merhale: Üzgünlüğü Dile Getirme

 

Bu merhaledeki insan, üzüntüsünü şiire, yazıya veya sohbete döker. Sine okumak, mersiye söylemek veya bu çalışmaların gerçekleştirildiği matem meclislerinde çokça kederlenip, üzülmek ister. Bu merhaledeki genel kitle Ehl-i Beyt (as) takipçilerinden oluşur ve bu sebeple sadece İmam Hüseyin (as) ile değil, tüm Ehl-i beyt (as) İmamları ve Masumlar (as) üzere bu eylemi gerçekleştirirler.

 

Bu merhalede Dr. Şücai bir ekleme yapmış şöyle demiş: “Bu mertebe ve merhalede hameset, amel ve marifetlerin yerini duygusallık, ağlama ve sırf yas tutma almıştır. Bu nedenledir ki, İmam Hüseyin’in (as) ve İmam Mehdi’nin (af) düşmanları için tehlike oluşturmazlar. Hatta tarihteki zalim iktidarlar ve tağutlar böyle anma merasimlerinden zerrece korkmadıkları gibi, bizzat kendileri de böyle programlar düzenlemekte, çirkin batınlarını ve zalim kimliklerini “İmam Hüseyin’e (as) yas tutma” gibi bir kutsallık maskesinin ardına gizlemekteydiler.”

 

4. Merhale: Samimiyetle Masum İmamları Araştırma ve Tanıma Aşkı

 

Bu merhaleden sonra yavaş yavaş hakiki matem meclislerine yöneliyoruz. Bu merhaledeki birini artık mersiyehanlar, meddahlar, konuşmacılar ve yazarlar tatmin edemez. İnsan daha çok araştırma aşkına tutulur ve bu yolda hayatında ciddi değişimler yaratır. Okuma-araştırma alışkanlığını sadece bu uğurda geliştirir ve bu araştırma yoğunluğuna nispeten daha az olan okuma alışkanlığını Masumlar (as) uğruna arttırmaya ve geliştirmeye arzulanır. Bilmediklerini öğrenme ve yeni hakikatler keşfetme telaşesi onu sarıverir.

 

5. Merhale: Gerçek Matemli Kişi

 

Bu merhaledeki biri yüce bir iç dünyaya dalmış ve derin bir marifete ermiş bir durumdadır. Bu insan hissettiği bu yüce değerlerle Allah (cc) ve Ehl-i Beyt (as) düşmanları ile mücadele etme hissi duyar. Bu nedenle amele daha çok eğilim gösterir. Meveddetten kaynaklanan ve derin bir ilahi görüş, bakış, inanç ve bilinçten doğan bir amel anlayışıdır bu. O artık sadece muharrem ayında İmam Hüseyin (as) ve Ehl-i Beyt (as) ile ilgili paylaşımlar yapmaz, her dönemde bunu karakterine ve yaşam tarzına oturtmuştur. Onun paylaşımlarında ve yaşam tarzında İmam Hüseyin’e (as) zıt bir şey olmaz. Bir gün batı kültürüne özenip, diğer gün “Hüseyniyim!” demez ve onun paylaştığı içeriklerde öz benliği tatmin etme amacı yerine insanları uyandırma ihtiyacı hissedilir. Dünyanın bu halinden razı değildir o. Rahatsız ve arzuludur. Hak yolda konuşmaya ve Hakkı hatırlatmaya arzuludur. Bir gün Starbucks kahvesini paylaşıp, başka bir gün Kerbela resimleri paylaşan biri olmaktan uzaktır ve öylelerinden rahatsız olur.

 

Dr. Şücai şöyle diyor:

 

“Gerçek Matemli” kişi; İmam Hüseyin’e (as) reva görülen cefa ve zulümler karşısında hüzünlenip gözyaşları döken, ama “en büyük cefa ve facia” karşısında da daha fazla hüzün duyup matem tutan kişidir.”

 

İmam Cafer Sadık’a (as) “İnsanın başına gelebilecek en büyük musibet nedir?” diye sorulduğunda hazret şu şekilde buyurur: “Zamanın İmamını görememek!” (Bihar’ul Envar)

 

Yani Dr.Şücai’nin bahsettiği “en büyük cefa ve facia”; İmam-ı Zaman’ı (af) görememek ve onun mazlum bir şekilde kendini saklamak zorunda kalışıdır. (Ve bizim de buna sebep veriyor olmamız.)

 

İmam Ali (as) şöyle buyuruyor: “Bu işi üstlenecek olan (Mehdi) toplumdan dışlanmış, yapayalnız bırakılmış, avare kalmış ve tek başına bırakılmış olacaktır…” (Kemalu’d-Din)

 

İmam Mehdi’yi (af) özlememek ve onun için yüreği yanıp tutuşmamak, ona karşı vefasızlık ve onunla küskünlüktür. Bu vefasızlık ve unutmalar, İmam’ın (af) pek şikâyetçi olduğu konulardandır ve gaybetin uzamasının ve adalet nizamının düzene kavuşmamasının asıl nedenlerinden biridir. Bu konuda yaklaşık 1000 yıl önce İmam Mehdi’nin (af) Şeyh Müfid’e yazdığı mektupta, zuhurun gecikme ve uzuma nedeni olarak belirtilmiş. İmam, (af) bunun Ehl-i Beyt (as) dostu olduğunu iddia edenlerin zaaflarından biri olduğunu söylemiştir.

 

Zamanın kapitalist sistemlerine, mason yönetimlerine, demokratik gözüken oysa sadece kendi seçtiklerini yönetici sınıfına yerleştirdikleri ve insanların İslam’dan korkarak kaçması için türlü (sözde) Müslüman terör örgütleri kurup bunları hakkın ve Hizbullah’ın üzerine gönderen, Mübarek haremleri bombalayan ve bombalatan ve bombalamaya göz yuman her sistem ve locaya karşı harekete geçilmedikçe, 5. Merhaleye varılamayacaktır. Böylece İmam Mehdi’nin (af) gönlüne su serpilememiş ve ona yük olmaya devam eder halde batının cazibesinde filinta atmaya devam ediyor olacağız.

 

Batı kültürünü olduğu gibi tüketmek, tesettürü bile batı tarzında edinmek, tüm zaman ve hayatını boş dünya hevesleri peşinde basit bir mevki ve saygınlığa varmak için harcayan, bu uğurda güzelliğini ve tatlılığını pazarlayan tüm kadın ve erkekler, bunu yaparken tesettürlü genç hanım veya İmam Hüseyin (as) bayrağı tutan siyah gömlekli delikanlılar olsalar bile, niyetleri neticesinde muhakkak zihin hapishanesine hapsedilecek ve içerisinden kurulması imkânsızlaşan köleler haline geleceklerdir.

 

İslam düşmanları bize şunu söylemekte: “İstediğin gibi yaşa, yeter ki önümüze taş koyma! İster matem tut, ister LGBT yürüyüşlerine katıl. Nerede olursan ol, batıya özenmekten vazgeçme, hayatını ve yaşam alanını podyumlara çevir ve bize başkaldırma…”

 

Önceki yazımızda bahsettiğimiz “iyi gelenekselcilik” ve “kötü gelenekselcilik” farkını bu 5. Merhalede net bir şekilde görebiliyoruz. Bir tarafta, İmam Hüseyin’in (as) cenazesinin gösterdiği yolu takip edenler ile o cenaze üzerinde ağlamaktan başka hiçbir şey yapmayan bir olur mu!

 

İmam Mehdi şöyle buyurmuştur (Allah zuhurunu acil etsin): “Allah, dostlarımıza ibadet kolaylığı versin! Eğer onlar ahitlerine vefa göstermiş olsalardı bizimle görüşmeleri ertelenmezdi, bizi tanıma ve yüz yüze görüşme saadetine kavuşurlardı.” (Bihar’ul Envar)

 

Yine başka bir buyruğu şöyledir: “Dostların cahil ve ahmak olanıyla, dini inancı bir sineğin kanadından daha zayıf olanlar bizi pek fazla kederlendirirler…” (Bihar’ul Envar)

 

“Eğer İmam-ı Zaman’ın (af) zuhur edip adalet nizamını kurmasını istemiyorsak, onun zuhuru için cihat edip gayret göstermiyorsak lanete uğradık demektir.

 

Eğer onun zuhurunun bir an bile gecikmesinden yana isek, dünyayı bir saatliğine bile olsa ondan başkası egemenlik ve yönetimden memnuniyet duyup bunu YETERLİ görür isek; Yüce Allah’ın (cc), Aşura Ziyareti okuyanların, bütün peygamberle meleklerin ve evliyaullahın lanetine maruz kalacağız demektir.” (Dr. Muhammed Şücai)

 

Şimdi bu duanın okunacağı en değerli anlardan birindeyiz:

 

“Allah’ım! Velin Hüccet’ibni’l-Hasan’ı; salavatın onun ve babalarının üzerine olsun, teslimiyetiyle birlikte yeryüzüne yerleştirip, uzun zaman orada faydalandırıncaya kadar, onun şimdi ve her zaman; velisi, koruyucusu, rehberi, yardımcısı, kılavuzu ve gözü ol!”

 

Allah’ın rahmet ve bereketi üzerinize olsun.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Yazarın Diğer Yazıları