17 Aralık 2018 Pazartesi Saat:
19:20
  

Mübahale Ayeti

Mübahale Ayeti

Facebook da Paylaş

 

Ehlader Araştırma Bölümü


     "Artık sana gelen bunca ilimden sonra onun hakkında seninle çekişip tartışmalara girişirlerse, de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım, biz bizzat gelelim, siz de gelin. Ondan sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah'ın laneti yalan söyleyenlerin üstüne olsun." (Al-i İmran/61)
 

Bütün İslam mezhepleri (hatta Hariciler dahi) Peygamber'in Necran Hristiyanları ile mübahale etmeye giderken kadınlardan Hz. Fatıma (a.s), evlatlarından Hasan ve Hüseyin (a.s), kendi nefislerinden ise değerli kardeşi ve O'na karşı Harun'un Musa'ya karşı olan nispetini taşıyan Hz. Ali (a.s) dışında hiç kimseyi götürmediği hususunda ittifak etmişlerdir.


Dolayısıyla da bu ayet-i şerife de kastedilenler ve de mübahele etmeye Peygamber ile gidenler sadece bu beş kişi idi. Bu ise hiç bir İslami fırkanın ve İslam tarihinden azıcık haberdar olan bir kimsenin şüphe veya inkâr edemeyeceği zaruri meselelerden sayılmaktadır.


Hâlbuki Peygamber'in (s.a.a) eşleri de O hazretin evinde hazır bulunuyorlardı. Ama onların hiçbirisini bu büyük iş için davet etmedi. Hakeza Peygamber'in (s.a.a) halası Safiyye'yi ve Peygamber'in (s.a.a) hüzün ve kederini gideren ve Müslümanlar arasında inci gibi parlayan amcası Ebu Talib'in özel bir değer ve makama sahip kızı ümmü Hani'yi ve Müslümanlar arasında şeref ve yücelik örnekleri sayılan diğer hiçbir ve diğer muhacir ve Ensar'ın kadınlarından hiçbirini bu önemli mesele için davet etmedi.


Seçilmiş inciler mesabesinde olan Haşim oğullarından, cennet gençlerinin iki efendisi Hasan ve Hüseyin'den başka aralarında çok fazilete sahip olan o kadar ashabın evlatlarından hiçbirini seçmedi. Ali de (a.s) Peygamber, canı ünvanlı ile seçildi. Hatta peygamberin yanında büyük bir makamı olan Kureyş'in değerli şahsiyetlerinden sayılan ve de Haşimoğullarının büyüğü bilinen Peygamberin amcası Abbas'ı bile bu önemli iş için seçmedi.


Genel olarak Resulullah'ın (s.a.a) akrabaları ve yakınları ile diğer Müslümanlar, hatta İslam'da, uzun ve parlak bir geçmişi olan kimseler dahi mübahale işine seçilmediler. Hâlbuki hepsi de Peygamber'in (s.a.a) huzurunda ve müşahede ettiği bir yerde idiler. Fahri Razi'nin Tefsir-i Kebir'inde tasrih ettiği gibi o gün Peygamber üzerinde siyah, yünden dokulu bir parçayla, mübahale için şehirden dışarı çıktı. Hüseyin'i şefkat dolu kucağına almış ve Hasan'ın da ellerinden tutmuştu. Hz. Fatıma (a.s) hazretin ardından, Ali'de (a.s) Fatıma'nın (a.s) ardından hareket ediyordu. Peygamber onlara şöyle buyurdu:


"Ben Allah'a dua ederken siz de âmin deyin."

 

Necran Hristiyanlarının piskoposu bu heyetin böyle bir azamet ve haşmetli hallerini görünce Hristiyan cemaate dönerek şöyle dedi:


"Ben öyle çehreler görüyorum ki eğer Allah'tan bir dağın yok olmasını dahi isteseler Allah onların duasına icabet edecektir. Sakın bunlarla mübaheleye girişmeyin, zira kesinlikle helak olursunuz. çyle ki kıyamete kadar yeryüzünde bir tek Hristiyan bile kalmaz."


Gerçekten de o hassas durumu göz önüne alan bir insan şaşırıp, peygamber ve Ehlibeyti mübahele için geldikleri anda Necran Hristiyanlarını, ileri gelenlerini ve dini ve dünyevi işlerde önderlerini saran dehşet ve korkuyu iyice incelerse Muhammed (s.a.a) ve Ali Muhammed'in görenleri hayrete düşüren ilahi bir azamet ve büyüklüğe sahip olduklarını ve her şeyin onların ilahi ve manevi vakar ve heybeti mukabilinde değersiz ve küçük kaldığını en açık bir şekilde görebilir.


Fahr-i Razi kendi tefsirinde hadisi zikrettikten sonra şöyle diyor:


"Bu hadisin sahih olduğu hususunda müfessirler ittifak etmişlerdir."


Müellif de diyor ki bu kesin ve aşikâr bir şeydir. Büyük âlim İbn-i Tavus da "İkbal" adlı kitabında hadisi tafsilatlı bir şekilde ele almıştır.


Üç Büyük Fazilet


Bu meselede Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (a.s) için üç fazilet göze çarpıyor:


1- Resulullah mübaheleyi onlar vesilesiyle yapıyor ve onlara "Ben dua ederken siz de âmin deyiniz" diye buyuruyor. Bunun kendisi çok büyük fazilettir.


2- Onların bu önemli ve büyük iş için seçilmesi ki onca başka bir fazilettir ki ne önceki ne de sonraki Müslümanlardan kimse böyle bir üstünlüğe erememiştir.


3- Onlar vesilesiyle gerçekleşen bu mübahale ile ilgili olarak ayet nazil olmuş ve Allah-u Teâlâ Peygamber'e bu önemli işi onların vesilesiyle yapmasını emretmiştir. Bu da mübahele meselesine daha bir önem ve özellik, Ehlibeyt 'in pak şahsiyetlerine de daha bir üstünlük ve azamet kazandırmıştır.


Birkaç Edebi Nükte


Burada belagat âlimlerinin ve Kur'an'ın ilmi hakikat ve sırlarının değerini bilen kimselerin de teveccüh ettiği belagat ilmiyle ilgili edebi bir nükteyi zikretmek istiyoruz. O da şudur:


Ayette yer alan üç cümlenin hepsi de çoğul (oğullarımız, nefislerimiz ve kadınlarımız edatı ile beyan edilmiştir. Beyan ilmi âlimlerinin söylediği gibi cem (çoğul) bir kelime, başka bir kelimeye izafe edilince de istiğrak (tüm, umumi) manası anlaşılır. Binaenaleyh bu cümlelerin manası şöyledir: "tüm çocuklar, tüm nefisler ve tüm kadınlar."

 

Hâlbuki Müslümanların çocuklarından Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, nefislerinden Hz. Ali ve kadınlarından da Hz. Fatıma'dan başka hiç kimse mübahelede bulunmalıdır. O halde neden bu büyükler hakkında cem (çoğul) ve umumu ifade eden edat kullanılmıştır?
 

Çoğul edatının onlar hakkında kullanılmasının sebebi şudur:


Bu büyük şahsiyetler, İslam dinini temsil edenler ve İslam'ın bariz ve açık hüccetleri, beşer fertlerinin en kâmili ve insanlık âleminin en seçkini ve seçkinlerinin en üstünleriydiler. Masum yüzlerinden İslam ümmetinin diğer fertlerinden hiç birinde görülmeyen bir ruhaniyet ve maneviyat nuru müşahede edilen kimselerdi bunlar. İbadet ve Allah'a kulluk makamında, mutlak manada halis bir kalp ve riyadan uzak bir gönülle sahip olanlar da yine bunlardı.


Dolayısıyla da onların mübahele olayına davet edilmesi ve onların da katılması, tüm Müslümanların mübaheleye iştiraki anlamına geliyordu. Böylece Onların duadan sonra âmin demesiyle, tüm Müslümanların âmin demesine gerek kalmıyordu.


İşte bu yüzden onlar hakkında, izafe edilince istiğrak manasını ifade eden çoğul edatı kullanılmıştır.


Hz. Ali'nin (a.s) İmtiyazı


Burada göze çarpan önemli nüktene biri de şudur:


Zikredilen ayetten Hz. Ali için de özel bir imtiyaz beyan edilmektedir. Hz. Ali'nin diğer faziletleri içinde en büyük ve önemli olanı da budur aslında. Hz. Ali diğer menkıbeleri de bu faziletin karşısında önemini kaybeder. Bu ayet Hz. Ali'ye nefisler ve Peygamber'in nefsi olarak hitap etmiştir. Gerçekten de bu çok büyük bir makam ve mevkidir ki dost ve düşman herkesi şaşırtmaktadır. Tüm insanların bu makama imrenmesi de gerçekten yerinde ve haklı bir şeydir.


"Bu Allah'ın bir nimetidir. Onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu boldur. O her şeyi bilir." (Maide, 54)


Kur'an'ın Ali'yi (a.s.) Peygamber'in (s.a.a) canı ve nefsi olarak tavsif etmesinin sebebinin, O hazretin İslam ümmetinin en faziletli bir ferdi ve bütün hayatında ve vefatından sonra da Peygamber'e en yakın bir şahsiyet olduğunu anlamakta zorluk çekmez.


Kuran'da zikredilmekle ebediyet kazanan bu büyük fazileti Ehlibeyt dostları tasrih etmişler ve düşmanları da bunu inkâr edememiş ve görmezlikten gelememişlerdir.


Hatta en şüphe götürmez gerçeklerde bile şüphe icat eden ve şüpheci bir özellik taşıyan Fahr-i Razi gibi bir şahıs bile, mezkûr ayetin, Hz. Ali'nin faziletine delalet ettiğinde şüphe icat edememiştir.
 

Allame Şerefiddin