02 Mart 2021 Salı Saat:
03:03
27-01-2021
  

Mucize İlahi Sünnette Değişiklik midir?

İlahi sünnet gereğince her olay belli bir sebep ve nedenle gerçekleşir...

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 


Ehlader Araştırma Bölümü

 

Ayetullah Muhammed Taki Misbah Yezdî

 

Mucizenin Tarifi

 

Yüce Allah'ın izni ve iradesiyle, peygamberin gösterdiği olağanüstü işe mucize denir ve o peygamberin hakkaniyetine delil teşkil eder.

 

Görüldüğü gibi, mucizenin tarifinde üç önemli nokta vardır:

 

a) Normal yol ve imkânlarla vukuu imkânsız olan olağanüstü ve harikulade olaylar vardır.

 

b) Bu olağanüstü olaylardan bir kısmı, Allah'ın izniyle ve O'nun iradesiyle peygamberlerin eliyle gerçekleşir.

 

c) Bu olağanüstü iş ve olaylar, bir peygamberin hakkaniyetinin ispatı için onun tarafından vuku bulduğunda "mucize" olarak adlandırılmaktadır.

 

Bir Kur'ân terimi olan "ayet" başka anlamlarda da kullanılmıştır. Bunlardan biri de, Yüce Allah'ın normal veya olağanüstü bütün varlık âlemi ve olaylardaki ilim, kudret ve hikmetinin nişane, işaret ve belirtileridir.

 

Şimdi bu tarifteki üç noktayı biraz açalım:

 

Olağanüstülük

 

Bu dünyada vuku bulan alışılageldik normal olaylar, türlü gereç ve yollarla tahlile tâbi tutulduğunda anlaşılması mümkün hadiselerdir; fizik, kimya, biyoloji ve psikoloji gibi pozitif bilimlerle ilgili hadiselerin tamamına yakını bu türdendir. Ama çok nadir durumlarda bu olayların bir kısmı daha farklı bir şekilde gerçekleşebilmektedir ve ilgili nedenler ve gereklerini hissî deneylerle kavrayabilmek mümkün değildir.

 

Belge ve bulgular; bu tür olaylarda, değişik türden bazı faktörlerin etkin olduğunu göstermektedir. Mesela Hint fakirlerinin yaptığı bazı şaşırtıcı işleri inceleyen çeşitli bilim dallarının uzmanları, bu işlerin bilinen madde ve fizik kurallarıyla gerçekleşmediğini vurgulamaktadırlar. Bu tür işler "olağanüstü" veya "harikulade" terimleriyle tanımlanmaktadır.

 

İlâhî Olağanüstülükler

 

Olağanüstü işler de iki kısma ayrılır. Biri, insanoğlunun becerebildiği işlerdir. Bunlar her ne kadar normal faktörler ve gereçlerle gerçekleşmese de, normal ötesi gereç ve faktörleri bir ölçüye kadar insanoğlunun emrine verilmiş durumdadır, özel eğitim ve yöntemlerle insan bunları elde edebilir, mesela Hint fakirlerinin yaptığı normal ötesi işler bu türdendir. Olağanüstü işlerin bir kısmı ise ancak Yüce Allah'ın özel izniyle mümkün olabilecek türdendir. Bu tür işleri gerçekleştirme imkânı, Yüce Allah'la irtibatı bulunmayan kimselere verilmez, bu nedenle de iki önemli özellikleri vardır: Evvela bu işler eğitim ve çabayla olmaz, bu yollarla öğrenilemez ve öğretilemez; ikincisi, daha etkili bir gücün kontrolüne girmez ve hiçbir güce yenilmez.

 

Bu tür olağanüstülükler Yüce Allah'ın seçkin özel kullarına mahsus olup sapmışlarla nefsine düşkün olanların eline asla geçmez. Ayrıca, sadece peygamberlere mahsus olmayıp, kimi zaman büyük velilerden de sâdır olabilmektedir; bazılarının terim ve kelam itibariyle bu tür vukuatın hepsine "mucize" dememesi de bundandır. Bu tür hadiseleri peygamberler dışında biri (bir evliya) gerçekleştirdiğinde "keramet" olarak adlandırılmaktadır. Nitekim olağanüstü ilâhî ilimler de "nübüvvet vahyi"ne münhasır değildir; bu tür ilimler peygamberlerden başkasına (ör: evliya) verildiğinde "ilham", "tahdis" vb. isimlerle adlandırılmaktadır.

 

Bu açıklamayla "ilâhî ve "gayr-i ilahî" olağanüstülükleri birbirinden ayırabilmenin yolu da anlaşılmış oluyor: Yani öğrenilen ve öğretilebilen veya başkalarınca vukuu veya devamı önlenebilen ya da etkisizleştirilebilen olağanüstülükler "ilâhî olağanüstülük" değildir. Nitekim bir şahsın ahlâk, inanç ve eylem bakımından kötü biri olması, onun Yüce Allah'la ilgi ve irtibatının bulunmadığını, eylemlerinin şeytanî ve nefsanî olduğunu göstermeye yetmektedir.

 

Burada bir noktanın daha altını çizelim: İlâhî olağanüstülüklerin failinin Yüce Allah olduğu söylenebilir (bütün mahlûkatın ve normal olayların faili olduğu gibi, olağanüstü mahlûkat ve olayların faili de yine O'dur). Çünkü bunların tahakkuku ancak O'nun özel izniyle mümkün olabilmektedir. Aynı şekilde, bunları peygamberlerle melekler gibi vasıtalara mal etmek de yanlış değildir, çünkü onlar bu olayların vukuunda ya vasıta ya da faile yakın faildirler. Nitekim Kur'ân-ı Kerim Hz. İsa'nın (Allah'ın izniyle) ölüleri dirilttiğini, hastaları iyileştirdiğini ve kuş yarattığını buyurur ve Hz. İsa'dan (a.s) bu fiillerin öznesi olarak söz eder.  Bu fiilleri hem Allah'a, hem O'nun evliya kullarına mal etmek bir çelişki değildir, zira burada ilâhî faillik, kulların failliğinin uzantısında cereyan etmektedir.

 

Peygamberlerin Mucizelerinin Özelliği

 

Mucizenin tarifinde değindiğimiz üçüncü özellik, peygamberlerin mucizelerinin, onların hakkaniyetinin delili olduğuydu. Binaenaleyh bugün kelâmî tabiriyle "mucize" denilen bir olağanüstülük vuku bulduğunda, Allah'ın izniyle gerçekleşmiş olmanın yanı sıra, bir peygamberin peygamberliğinin ispatı için de vuku buluyor demektir. Bu kavram biraz şumullendirilecek olursa, imametin ispatı için gerçekleşen olağanüstülükleri de kapsamına aldığı görülecektir. Binaenaleyh "keramet", Allah'ın velilerinden sâdır olan diğer olağanüstülüklerin adı olup sihir, kehanet, Hint fakirlerinin yaptıkları gibi nefsanî ve şeytani güçlerden kaynaklanan işler ve vukuatın tam karşı noktasında yer almaktadır. Zira şeytanî ve nefsanî güçlere dayalı beşerî fevkalâdelikler hem öğrenilip öğretilebilir, hem daha etkili bir gücün etkisiyledirler. Bunların ilâhî olmadığını; sahiplerinin ahlâksız, kötü ve bozuk inançlı kimseler olmasından anlamak da mümkündür.

 

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Peygamberlerin mucizelerinin doğrudan doğruya ispatladığı şey, onların peygamberlikleridir. Ama risaletlerinin muhtevası ve iblağ ettikleri emirlere itaatin lüzumu dolaylı olarak ve vasıta yoluyla ispatlanabilirdir. Başka bir deyişle peygamberlerin (a.s) nübüvveti aklî delille, getirdikleri mesajın muhtevasının itibarı ise taabbüdî delille ispatlanabilirdir.

 

Mucize ile ilgili birkaç şüphenin cevabı

 

Mucize konusunda öne sürülen bazı şüphelerle cevaplarını burada biraz açıklamak istiyoruz:

 

1- Mucize, Nedensellik Aslını Çiğnemiş Olmuyor mu?

 

Her maddî olayın, ilmî deneylerle tanınıp bilinebilecek kendine has nedenleri vardır. Laboratuvar gereçlerinin yetersizliğinin sonucu olan "bir olayın nedenlerinin bilinmezliği" normal bir olayın nedeninin olmadığı şeklinde yorumlanamaz ve buna delil olarak gösterilemez. Binaenaleyh olağanüstü olaylar ancak "bilinmeyen nedenlerden dolayı vuku bulan olaylar" olarak kabul edilebilirler. En fazla, henüz bilinmez oldukları dönemde nedenlerinin anlaşılması mucize telakki edilebilir; ama ilmî deneylerle anlaşılması mümkün olmayan nedenlerden söz etmek, nedensellik ilkesine temelden aykırı düşeceği için, kabul edilebilir değildir.

 

Cevap şudur: Nedenselliğin nihaî gereği, bir etkene bağlı her malulün mutlaka bir nedenden kaynaklandığının ispatlanmasıdır. Ama her "neden “in mutlaka ilmî deneylerle de anlaşılabilmesi gerektiği gibi buna bir delil bulabilmek de mümkün değildir. Çünkü ilmî deneylerin limiti doğal olaylar ve imkânlarla sınırlıdır ve tabiat ötesi olay veya varlıkların varlığını yokluğunu veya etkilerinin olmadığını laboratuvar gereçleriyle ispatlamak imkânsızdır.

 

Diğer taraftan mucizeyi, bilinmeyen nedenlerin bilinmesi olarak yorumlamak da doğru değildir. Zira bu bilgi normal faktörler yoluyla elde edilmişse diğer normal olaylardan bir farkı kalmayacak ve kesinlikle olağanüstü telakki edilemeyecektir. Bu bilgi normal olmayan yollardan elde edilecek olursa olağanüstü olay sayılacak, Yüce Allah'ın izniyle ve bir peygamberin hakkaniyetinin ispatı için de vuku bulması hâlinde mucizenin türlerinden biri (ilmî=bilimsel mucize) kabul edilebilecektir. Mesela Hz. İsa'nın (a.s) mucizelerinden biri de insanların evlerindeki yiyecekleri ve biriktirdikleri paranın miktarını ve yerini bilmesiydi.

 

Ama mucizenin sırf bu türden ibaret sayılması ve diğer türlerinin reddedilmesi mümkün değildir. Sonuçta, nedensellik e-sası açısından bu olaylarla diğer olağanüstü olaylar arasında ne fark olduğu sorusu geçerliliğini korumaktadır.

 

2- Olağanüstülükler, Allah'ın Sünnetinde Değişiklik Sayılmaz mı?

 

İlâhî sünnet gereğince her olay belli bir sebep ve nedenle gerçekleşir, Kur'ân-ı Kerim ayetlerinde ilâhî sünnetlerin asla değişmeyeceği vurgulanmaktadır. Bu durumda, ilâhî sünnetlerde bir nevi değişme sayılan olağanüstülükler bu tür ayetlerle ret mi edilmiş olmaktadır?

 

Bu da, bir önceki şüpheye benzemektedir, sadece şu fark var: Orada sadece akıl ve mantık yoluyla delil aranıyordu, burada ise Kur'ân ayetleri delil gösterilmektedir. Cevap şudur: Olayların neden ve sebebini sırf normal etken ve sebeplerle sınırlamayı değişmez ilâhî kurallardan biri saymanın hiçbir delil ve dayanağı yoktur. Bu, sıcaklığın sırf ateşe has bir neden olmasını söyleyip bunu değişmez ilâhî bir kural telakki etmeye benzer! Bu tür iddialar karşısında şöyle denilebilir: çeşitli sonuçlar için çeşitli nedenlerin olması ve bazen normal nedenler yerine normal üstü nedenlerin ikame edilmesi yeryüzünde her zaman var olagelmiş bir durumdur ve bu nedenle de Allah'ın değişmez kurallarından biri olarak kabul edilmelidir. Nedenlerin tamamını normal nedenlerle sınırlamak bu kuralda değişiklik kabul etmektir ki, Kur'ân ayetleri bunu reddetmektedir.

 

Kısacası; Allah'ın sünnetinin (kanunlarının) değişmezliğiyle ilgili ayetleri yorumlarken, normal faktörlerin başka faktörlerle ikame edilmezliğini bu ayetlerdeki "ilâhî sünnetin değişmezliğinin bir gereği" olarak tanımlamak dayanaksız bir yorum olacaktır. Bilakis, mucizeler ve olağanüstülüklerin vukuuna delalet eden nice ayetler bu yorumun doğru olmadığının delilidir. Söz konusu ayetlerin doğru tefsirinin ne olduğunu anlamak için tefsir kitaplarına bakılması yeterli olacaktır. Burada sadece şunu kısaca belirtmekle yetiniyoruz: Bu tür ayetler, sonucun nedene aykırı olmamasıyla ilgilidir, nedenin birden çok olması veya normal üstü nedenin normal neden yerine ikame edilmesiyle değil. Bilakis, bu ayetlerin, olağanüstü nedenlerin etkisini vurguladığı söylenebilir.

 

3- Hz. Peygamber Mucize Göstermekten Neden Kaçınmıştır?

 

Bir diğer şüphe şudur: Kur'ân-ı Kerim'de insanların defalarca Hz. Resulullah'tan (s.a.a) olağanüstü davranışlar beklediği ve mucizeler göstermesini istediği, ama Hz. Peygamber'in (s.a.a) bu tür istekleri geri çevirdiği geçmektedir. Mucizeler, peygamberliğin ispat yollarından biri sayıldığına göre Hz. Resulullah (s.a.a) neden bu yoldan faydalanmıyordu?

 

Cevap şudur: Bu tür ayetler Allah Resulünün (s.a.a) peygamberliğinin her üç yolla da (sadakatini gösteren karineler, kendisinden önceki peygamberlerin onun geleceğini haber verip insanları müjdelemesi ve mucize göstermesi ile) ispatlandıktan sonra ileri sürülüyordu ve hakikati anlamak için değil, sırf inat ve karşı koyma amacıyla yapılıyordu. Dolayısıyla da ilâhî hikmet, bu tür isteklerin yerine getirilmesini gerektirmiyordu.

 

Dahası; bu dünyaya egemen kural ve düzende birer istisna sayılan ve bazen halkın isteği üzerine (Hz. Salih'in devesi gibi), bazen de iptidai şekilde (Hz. İsa'nın mucizeleri gibi) gerçekleşen mucizelerin amacı insanları peygamberlerin davetlerini kabule mecbur etmek ve onların mecburen de olsa peygamberlere teslimiyetini sağlamak için değil; insanların Allah'ın gönderdiği peygamberleri tanımaları ve hiçbir özre mahal kalmayacak şekilde onların hakkaniyetini anlamaları içindi.

 

Mucizeler bir eğlence ve meşgale vesilesi olmadığı gibi, yeryüzünün normal düzeninin kural ve nedenlerini alt-üst etmek amacıyla da gerçekleşmiyordu. Böyle bir gaye, elbette ki her isteğin yerine getirilmesini gerektirmemektedir. Bilakis, bunlardan bazılarının yerine getirilmesi hikmete ve gayeye ters düşecek nitelikteydi. Mesela bazen öyle isteklerde bulunuluyordu ki, gerçekleşmesi hâlinde insanların tercih ve özgür iradesinin önü tıkanmış, peygamberlerin davetini kabule âdeta zorlanmış olacaklardı.

 

Hakeza sırf inat ve karşı koyma amacıyla veya başka maksatlarla da istenen, zerrece hakikati anlama gayesi taşımayan istekler de vardı. Bütün bu durumlarda her isteğin yerine getirilip her isteyene mucize gösterilmesi hâlinde mucize olayı laçkalaşacak, insanlar sırf eğlenmek ve meraklarını gidermek için mucizeleri seyredecek veya sırf kişisel çıkarlarının temini için peygamberlerin yanında yer alacaklardı. Diğer taraftan, bu durumda insanların özgür iradeleriyle denenip sınanmaları mümkün olmayacaktı artık. İnsanlar istemeden ve üzerlerinde bir nevi baskı hissettikleri için peygamberlere uymak durumunda kalacaklardı.

 

Her iki durum da, mucizenin gaye ve hikmetine ters düşmektedir. Nitekim bu durumlar dışında ve ilâhî hikmetin gerektirdiği yerlerde mucize isteğine olumlu cevap vermekteydiler. Bu doğrultuda, birçoğu nakil veya tevatür yoluyla ispatlanıp kaydedilmiş olan nice mucizeyi Hz. Resulullah da (s.a.a) göstermiş olup bunların başında efendimizin (s.a.a) ölümsüz mucizesi olan Kur'ân-ı Kerim gelmektedir.

 

4- Mucize, Aklî Burhan mıdır, İkna Temelli Bir Delil mi?

 

Bir şüphe de şudur: Mucize, ancak Allah'ın özel izniyle gerçekleştiğinden, Allah'la mucizeyi gösteren arasında özel bir bağ ve yakınlık olduğunu gösterir sadece… Çünkü söz konusu özel izin sadece ona verilmiştir.

 

Başka bir deyişle, yapmak istediği şeyi onun eliyle ve onun iradesinin kanalıyla gerçekleştirmiştir. Ama mucize gösteren birisiyle Allah arasındaki irtibatın mantıkî gereği; onun Allah'tan vahiy alma ve bunu insanlara ulaştırma gibi bir irtibata da sahip olması değildir. O hâlde mucize, peygamberliğin hakkaniyetini gösterme yolunda "aklî" bir delil kabul edilemez; olsa olsa zanna ve iknaya dayalı bir delil sayılabilir.

 

Cevap şudur: İlâhî de olsa, olağanüstü bir hadise; sırf bu olağanüstülüğü nedeniyle, vahiyle de irtibatı olduğuna delil teşkil etmez. Nitekim evliyanın gösterdiği kerametler onların peygamber olmalarına da delil sayılamaz. Ancak burada söz konusu edilen şey, peygamberlik iddiasında bulunan ve bu iddiasının hak olduğunu ispatlayabilmek için mucize gösterdiğini bizzat vurgulayan kimselerin durumudur. Yalan söyleyerek peygamberlik iddiasına kalkışan ve böylece dünya ve ahiretin en büyük kötülüğüne sebep olacak günahların en çirkinini ve en büyüğünü işleyen biri1 elbette ki Yüce Allah'la böyle bir (yakın) bağ ve ilişkiye asla sahip ve lâyık değildir zaten… Bu nedenle de insanları saptırması için ona mucize gösterme gücü verilmeyeceği de hikmet-i ilâhînin malum gereklerindendir.

 

Özetlemek gerekirse: Akıl şunu apaçık bir şekilde kavramaktadır ki ancak Rabbine ihanette bulunmayan ve onun kullarının ebedî sapkınlık ve bedbahtlığına sebep olmayan birisi, Allah'la özel bir irtibat kurup mucize gösterebilme gücüyle donatılmaya layıktır.

 

Binaenaleyh mucize gösterilmesi, peygamberlik iddiasının doğruluğuna dair kesin ve aklî delil teşkil etmektedir.

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler