02 Haziran 2020 Salı Saat:
20:36

Mürtet Hükmünün Kur'an ve Sünnette Yeri ve Şartları (I)

12-03-2020 18:18


 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

Bu makalemizde Şia ve Ehl-i Sünnet’in üzerinde ittifak ettikleri dinden dönen erkeğin idam hükmü ile ilgili kafalarda oluşabilecek sorulara cevap vermeye ve bu cezanın Ehl-i Beyt hadisleri uyarınca şartlarının ne olduğunu ve bu hükmün Kur'an'da yerinin ne olduğu hakkında bilgilendirme yapacağız.

 

Şia mezhebinin dinden dönen kadın hakkında Ehl-i Beyt'in hadisleri uyarınca tövbe edinceye dek hapis öngördüğünü ve Hanefi mezhebinin de buna katıldığını belirtmek isteriz. Konuyla ilgili olarak Ebu Hanife buna Hz. Peygamber'in kadınları öldürmekten sakındırdığı bazı hadisleri delil göstermiştir.[1] Ehl-i Sünnetin Hanefiler dışında diğer üç mezhebi mürtedin idamı hususunda kadın erkek farkı gözetmezler. Elbette had hükümleri şüphe durumunda ortadan kalktığı için bu hapis cezası konusunda istisnalar tanınabilir veya cezanın şartları hafifletilebilir. Ancak bu makalede işlediğimiz konu erkek mürtedin idamıdır. Bu yüzden kadın mürtet konusunu burada işlemiyoruz.

 

Mürtet hükmünde Kur'an ve sünnetin birbirini tamamlayıcı ilişkisi

 

Allah-u Teâla Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:

 

وَإِذۡ قَالَ مُوسَىٰ لِقَوۡمِهِۦ یَـٰقَوۡمِ إِنَّكُمۡ ظَلَمۡتُمۡ أَنفُسَكُم بِٱتِّخَاذِكُمُ ٱلۡعِجۡلَ فَتُوبُوۤا۟ إِلَىٰ بَارِىِٕكُمۡ فَٱقۡتُلُوۤا۟ أَنفُسَكُمۡ ذَ ٰ⁠لِكُمۡ خَیۡرࣱ لَّكُمۡ عِندَ بَارِىِٕكُمۡ فَتَابَ عَلَیۡكُمۡۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِیمُ

 

“Hani Musa kavmine, “Ey kavmim! Buzağıyı benimsemekle kendinize zulmettiniz. Yaratanınıza tövbe edip O'na dönün ve birbirinizi öldürün. Bu, yaratanınız katında sizin için daha hayırlıdır” demişti de böylece Allah tövbenizi kabul etmişti. Zira O, tövbeleri kabul eden ve merhamet edendir.”[2]

 

Bu ayette gördüğünüz "uktulû enfusekum" kelimesi birbirinizi öldürün anlamındadır. Örneğin Kur’an’da geçen “Sellimû a'lâ enfusikum” birbirinize selam verin, "taktulûne enfusekum" ise birbirinizi öldürüyordunuz demektir.

 

Hz. Musa’nın (a.s) şeriatında günümüzdeki Yahudi metinlerinden bildiğimiz kadarıyla alenen dinden dönen kimselerin taşlanarak öldürülmesinin farz olduğu Tevrat'ı bilen kimselerin bildiği bir gerçektir. Kur’an-ı Kerim’e ve ilk Hristiyan asrının belgelerine göre Hz. İsa bazı haram hükümleri helal etmek suretiyle Tevrat’ın bütün hükümlerinin yürürlüğünü kabul etmiştir. Hz. İsa o zamanın Yahudilerinin beklediği kurtarıcı idi ve halk onu kabul ettiği takdirde onlara hâkim olup Tevrat ve İncil’in hükümleriyle onları yönetirdide. Zira Mesih[3] lakabı, taç giymeden kutsanma amacıyla başları yağla mesh edildiğinden Yahudi krallarına verilen addır. Kur'an-ı Kerim Peygamber Efendimiz (s.a.a) zamanında yeni dine girmiş İslâm ümmetihakkında ise bu konuyu dile getirirken şöyle buyurur:

 

وَلَوۡ أَنَّا كَتَبۡنَا عَلَیۡهِمۡ أَنِ ٱقۡتُلُوۤا۟ أَنفُسَكُمۡ أَوِ ٱخۡرُجُوا۟ مِن دِیَـٰرِكُم مَّا فَعَلُوهُ إِلَّا قَلِیلࣱ مِّنۡهُمۡۖ وَلَوۡ أَنَّهُمۡ فَعَلُوا۟ مَا یُوعَظُونَ بِهِۦ لَكَانَ خَیۡرࣰا لَّهُمۡ وَأَشَدَّ تَثۡبِیتࣰا

 

"Eğer onlara birbirinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, bu onlar için hem daha hayırlı hem de (imanları için) daha sağlamlaştırıcı olurdu."[4]

 

Bu ayet tefsirlerden ve hadislerden anlaşılacağı üzere bu konuya temas eder ki, eğer İsrail Oğullarına Musa döneminde vacip (farz) ettiğimiz gibihemen ilk başlarda yeniİslâm Ümmetine de dinden dönme durumunda yurtlarından çıkmayı veya birbirini öldürmeyi vacip edip mutlak bir şekilde bunu en başından emretmiş olsaydık, az bir kısım dışında kimse bunu yapmazdı. Ancak onlara bunu emretmeden evvel öğüt veriyor ve dine girmeleri için uğraşıyoruz. Eğer bu öğüdü tutsalardı, kendi yararlarına olurdu. “Eğer tutsalardı” diye tercüme olunan ifade bize gösteriyor ki, o vakit henüz insanların imanı zayıftı, fakat öğüdü tutmalarına da pek ihtimâl verilmiyordu.

 

Peygamberimizin sünnetinden manevî tevatür haddine ulaşmış Ehl-i Sünnet ve Şia nakillerine dayanarak bildiğimiz üzere, mürtet hükmü İslâm'da da Hz. Peygamber tarafından sonradan eklenmesiyle mevcuttur. Allah-u Teâlâ ise Kur'an'da bize Peygamber size neyi verirse onu alın diye buyuruyor. Yine biliyoruz ki İmam Ali'nin (a.s) Nehcü’l Belağa'daki buyruklarına göre Kur'an'ın bir ayetindeki hüküm Peygamber'in sünnetiyle kaldırılmış da olabilir. İmam Ali (a.s) bu hususta şöyle buyuruyor:

 

"Rabbinizin kitabı (Kur'an) aranızdadır ve helal ve haramı, nasıh ve mensuhu (lağvedici ve lağvedilen hükümleri) beyan edicidir. Dindeki ahkâmın bir bölümü, Kur’an'da vâcip edilmiş, bu hükmün nasıhı (kaldırıcı hükmü) Peygamber’in (s.a.a) sünnetinde gelmiştir."[5]

Ehl-i Sünnet’ten de İmam Şafii (ahkâmu'l Kur'an’da belirttiği üzere) dışındakiler, Kur’an'dakihükmün nakli kesin olan mütevatir sünnetle neshedilmiş olabileceğine inanırlar. Zira İslâm'da tevatür haddine ulaşmış hadislere amel Kur'an'a amel gibidir. Bu husus sadece Kur'an'da vacip olan şeyin sünnet yoluyla artık vacip olmamasıyla sınırlı değildir. Biz Şia mektebi olarak Ehl-i Beyt’in de sünnetinin Peygamberimizin sünnetinin devamı olduğuna inanmaktayız. Peki, bir hükmünsünnetle kalktığı nasıl anlaşılır?

 

Cevap açıktır. Evvela genelde ayetteki hükmün sonradan kaldırılacağı ile ilgili Kur'an'ın aynı ayetinde bir ifade olur. Aynı zamanda neshedici konumunda olan hadisler belirli bir tevatür (çok nakledilme durumu) haddine ulaşmış olmalıdır. Zaten mürtet kimsenin idam olunması hükmü ile ilgili Peygamber ve İmamlardan nakledilen hadisler ve olayların en az icmâli tevatüre[6] ulaştığını biliyoruz. Zina edenlerin evlerde hapsedilmesi ile ilgili “Allah onlara bir yol açıncaya kadar” ayetindeki bu ifade gibi bir ifade Kur'an'da bu hükmün neshedileceğini gösterir. Bu ayetin hükmü sünnette evli kadın ve erkekler için öngörülen recim cezasıyla lağvedilmiştir. Bahsimiz olan ayetteki “eğer bu öğüdü tutsalardı, iyi olurdu” ifadesi de buna örnektir. Yani Hz. Musa (a.s) dönemindeki hükmü eski şeriatlarda günümüzde geçerliliğini koruyan hükümleri istishap edip onu delil göstermek burada geçerli değildir. Zira Hz. Musa'nın şeriatında mürtet için taşlanma (recim) cezası vardır. Ancak burada Hz. Musa'nın hayatı döneminde uygulanan sünnetinde bu hükmün bulunması Hz. Muhammed’in (s.a.a) sünnetinde bunun bulunabileceğini, bu sebeple Kur'an'da buna değinildiğini ortaya koymaktadır. Daha doğrusu Hz. Musa’nın sünnetinde olduğu gibi Hz. Muhammed'in de (s.a.a) sünnetinde bu hükmün varlığı pekâlâ mümkündür ve öyledir de. Zira Hz. Musa'nın sünnetinde ve kendisinden sonraki şeriatında olduğu gibi, Peygamberin de sünnet ve şeriatında bu ceza biraz değişikliklerle birlikte mevcuttur.

 

İmam Mehdi (a.f) kıyam edince de bunu Hristiyanlığa geçip batıya kaçan Ümeyye Oğulları için aynı sebeple uygulayacaktır. Bu durumda “dinde zorlama yoktur” ifadesi akla gelebilir. Ancak itiraz olarak sunulabilecek bu ayet, Medine döneminin ilk başlarına aittir ve Ebu Husayn'ın iki oğlu ile ilgili inmiştir. Bunlar İslam dininden mürtet olan ilk kimselerdi ve Peygamber Efendimiz (s.a.a) onlara beddua etmişti. Ancak sonradan mürtet olma tehlikesi toplumun müptela olduğu durum hâline gelince, idam hükmünün bu konuda geçerli olduğunu biliyoruz. Nitekim Mekke fethinde umumi af olmasına rağmen bu hüküm bir kaç mürtede Peygamber'in kendi emriyle uygulanmıştı.

 

Tevrat'ın Kur'an'daki beyanı teyit etmesi

 

Tevrat'ın Çıkış kitabının 32. babında Hz. Musa zamanında buzağıya tapanların cezası ile ilgili şöyle geçer:

 

Musa ordugâhın girişinde durdu, “RAB'den yana olanlar yanıma gelsin!” dedi. Bütün Levililer çevresine toplandı.

 

“Musa şöyle dedi: “İsrail'in Tanrısı RAB diyor ki, ‘Herkes kılıcını kuşansın. Ordugâhta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını öldürsün.’” Levililer Musa'nın buyruğunu yerine getirdiler. O gün halktan üç bine yakın adam öldürüldü. Musa, “Bugün kendinizi RAB'be adamış oldunuz” dedi, “Herkes öz oğluna, öz kardeşine düşman kesildiği için bugün RAB sizi kutsadı.”

 

Gerçekte İsrail Oğullarının bu hükmü kabul etmeleri onlar için -sadece Yahudi Tevrat'la değil, İslamî hadislerle de sabit olan- bir fazilet sayılmaktadır. Onlar kendi zamanlarında bir peygamberin huzurunda yaşamış ve ondan gelen mucizelere defalarca gözleriyle şahit olmuşlardı. Bu durumda göz göre göre dinden çıkmalarının açıklanabilir bir yanı yoktu. Dolayısıyla bu ceza Ehl-i Beyt'in buyruklarında benzer şekilde geçtiği için, hüccet tamam olduktan ve deliller ortaya konduktan sonra küfürde inat edenlere uygulanabilir. İmam Hasan Askeri (a.s) yukarıda zikrettiğimiz ayetin tefsirinde şöyle buyurur:

 

"Bu şekilde birbirinizi öldürmeniz dünyada hayatta kalmanızla birlikte Allah'ın sizi bağışlamamasından, bu bağışlanmaz hâlde yaşamanız ve dünyadaki ömrünüzün tamamlanması, fakat akıbetinizin ateş olmasından hayırlıdır. Ama tövbe etmiş bir hâlde öldürüldüğünüz takdirde, Allah sizin bu öldürülmenizi günahınızın kefareti karar kılmış ve cenneti menzil ve dönüş yeriniz karar vermiştir.”[7]

 

Peki, mürtedin idam edilme durumunda onda bulunması gereken şartlar hangileridir?

 

Şimdi dinden dönmenin ölümle cezalandırılmasının Kur'an ve Ehl-i Beyt hadisleri ışığında şartlarına bakalım.

 

“Ateş halkı, Cennet halkına, "Suyunuzdan veya size Allah'ın rızık olarak verdiği şeylerden biraz da bize verin." diye feryat ederler. Onlar, "Allah, bu ikisini gerçeği yalanlayan nankörlere (kâfirlere) haram kılmıştır." derler.


Onlar ki, dinlerini bir oyun ve eğlence yerine koydular. Dünya hayatı onları aldattı. Onlar, karşılaşacakları bu günü unuttukları ve ayetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi, biz de onları unuturuz.”[8]

İmam Sadık’ın (a.s) zamanının en büyük fakihi olan Muhammed ibn-i Müslim sahih bir rivayette şöyle diyor:

 

“Ben İmam Sadıkın (a.s) sol tarafındaydım ve Zürare sağ tarafındaydı ki, Ebu Basir gelip İmama sordu: "Allah hakkında şek eden kimse hakkında ne buyuruyorsun?"
İmam buyurdu ki: "Kâfirdir!"
Yine sordu: "Peki, Resulullah hakkında şek eden?"
Buyurdu ki: "Kâfirdir!"
Sonra İmam Zürare
’ye yönelerek: "(böyle bir kimse) ancak inadına inkâr ederse kâfir olur" diye buyurdu.”[9]

 

Bu rivayetin başıyla sonu arasında bir zıtlık yoktur. Zira Ayetullah Fazıl Lenkerânî'nin buyurduğuna göre kâfir olur anlamına gelen Arapça ‘yekfuru’ kelimesini ‘yukefferu’, yani "tekfir edilir" diye de okumak mümkündür. Yahut diğer ve daha güçlü ihtimâl İmamın Muhammed ibn-i Müslim'le böyle konuşmasının sebebi onun dinde derin kavrayış sahibi olduğundandır. Bunun ispatı şu hadistir:


“Muhammed ibn-i Yakup Kuleyni, Ali ibn-i İbrâhim’den, o babasından, o ashaptan bazılarından, onlar Sehl ibn-i Ziyad’dan ibn-i Mahbub’dan, o Alâ ibn-i Zerrin’den, o Muhammed ibn-i Müslim’den şöyle nakletmiştir:

 

"İmam Ebu Cafer el-Bâkır’a (a.s) mürtet hakkında sordum, o buyurdu ki: kim İslâm’dan yüz çevirir ve Muhammed’e  (s.a.a) indirilene kâfir olursa, ona tövbe yoktur, katli vâciptir, eşi ondan bâin talâkıyla ayrılır ve bıraktığı çocukları arasında paylaştırılır."[10]



Bu rivayetin senedinde Sehl ibn-i Ziyad vardır ki, her ne kadar eski rical âlimleri onu zayıf görmüşlerse de, sonradan gelenler çeşitli delillerle onun güvenilirliğini ispat etmeyi başarmışlardır. Eğer güvenilirliği kabul edilirse, diğer rivayetlerde bile bile inkâr geçmesine karşın burada küfür geçmesi ancak kâfir Kur’an'daki ayetlerden ve İmam Sadık’ın (a.s) tarifinden sunduğumuz vasıflara haiz olduğu zaman geçerli olabilir.Dolayısıyla İbn-i Müslim İmamın kâfir demekten kastının Kur'an'da geçen şartlara bağlı olduğunu anlamıştır. Bu durumda tekfir olunmakla kast olunan İslâm dininde kâfire tanınan bütün hakların ondan kaldırılmasıdır. Yani anlaşıldığı kadarıyla bile bile inkâr eden kimsenin fıtrî mürtet olduğu takdirde tövbeye davet edilmesine gerek yoktur ve tövbe için İslâm üzere doğan kimseye fırsat verilmemesi bile bile inkârı kapsar.

 

Bunun teyidi, Muhammed İbn-i Müslim'in İmam Bâkır'dan naklettiği, fıtrat üzere doğup kâfir olan kimseye tövbe verilmeyeceği ile ilgili naklettiği rivayettir. Senedi sahih olan bu ve söz konusu diğer rivayeti karşılaştırırsak, küfürden kastın cahd, yani bile bile inkâr etmek olduğunu anlarız. Yani bu şekilde Muhammed ibn-i Müslim'in sahih rivayetini de kaybetmemiş oluruz. Zira böyle hadisler saabun mustas'ab (anlaşılması güç olan ve tefsire gerek duyan müteşabih) hadislerdir.

 

Elbette bundan kasıt Müslüman olduğu hâlde şek eden veya inadına inkâr edenlerdir. Zira insanın şek etmesi, önceden bir işin hakikat olduğunu sezmesine fakat sonradan onu yanlışa benzetmesine bağlıdır. Şüphesiz Allah ve Peygamber hakkında şek eden kimse içten Müslüman değildir, fakat bunu dile getirmedikçe bundan sorgulanmaz ve kâfir olmaz. Eğer tekfir kastedilmişse sorgulandıktan ve aydınlatılıp araştırdıktan sonra bütün şüpheleri giderilir de hâlâ küfürde baki kalmakta direnirse, o vakit tekfir edilir ve Müslümanlar nezdinde bir hak sahibi değildir.

 

Ayrıca bilinçli inkâr anlamına gelen cahd kelimesinin, mutlak inkâr anlamında olamayacağını da hemen belirtelim. Zira ayetler ve hadisleri birbirleriyle karşılaştırırsak, inkâr ve cuhûd arasında bariz bir fark olduğunu, bu kelimeleri eşit anlamlı kabul etmenin siyaka uygun olamayacağını görürüz. Bu fark da, cuhûd ederek inkâr edenin azabının bu hâl üzere ölürse, ahirette kat'î surette hafifletilmemesidir. İnsanın bir suçu itiraf edip bildiği hâlde onu inkâr etmesine de İmamlarımız cahd anlamını vermişlerdir. Yani küfür eğer bir cehaletten kaynaklanır, hüccet tamam olmaz, deliller ikame edilmez veya şüpheye dayalı olursa, o vakit Allah böyle birinin azabını dilerse hafifletebilir. Zira Allah'ın adalet sıfatına inanmak Ehl-i Sünnetin aksine Ehl-i Beyt mektebinde Usul-ü dindendir ve hüccetin tamam olmadığı kimseler hakkında hangi dinden ve mezhepten olursa olsun, Allah'ın adaletinin cari olacağı açıktır. Zira bilenlerle bilmeyenler bir olmazlar.

 

Yani yukarıdaki hadis şek eden kimse eğer şekkini gidermeye çalışır ve şek ettiği konularda mantıklı delillerle ikna olduktan sonra bile bile inkâr ederse tekfir edilebileceğini belirtiyor. Bile bile inkâr etmekle ilgili bir ayette de cahd kelimesi geçmiştir:

 

(وَجَحَدُوا۟ بِهَا وَٱسۡتَیۡقَنَتۡهَاۤ أَنفُسُهُمۡ ظُلۡمࣰا وَعُلُوࣰّاۚ فَٱنظُرۡ كَیۡفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلۡمُفۡسِدِینَ)

 

“Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!”[11]

 

İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki:


"Küfür, bile bile yalanlamak, inkâr, hafife almak ve itinasızlık vesilesiyle küçük veya büyük her şeyde Allah’a karşı suret bulan isyan anlamındadır. Ona mürtekip olan kâfir sayılır ve bu küfrün anlamıdır. Her kim hangi dinden ve fırkadan olursa olsun, isyanı açıklandığı şekilde olursa, kesinlikle kâfirdir."[12]

 

Yukarıdaki ayet, bile bile inkâr eden bir mürtedin de bozguncu (müfsit) hükmünde olduğunu ve dolayısıyla İslâm'da idam hükmünün kısas olmadan birini öldüren veya yeryüzünde her hangi bir şekilde fesat çıkaran kimselere şamil olması hasebiyle onu idam etmenin caiz olduğunu göstermektedir. Zira uluv, büyüklenme demektir ve İmam Sadık'ın rivayetinde geçen hafife alma da bir çeşit büyüklenmedir.

 

Dinden döndüğünü ilan eden kimse ise, Müslümanlardan miras alamaz, Müslümanla evli kalamaz. Dolayısıyla kendine ve diğerlerine zulüm etmiştir. Aynı zamanda mürtet olduğunu ilan ettiği veya budiğer davalarda olduğu gibi adilşahitlerle ispat olunduğu için fesâdun fi'l-arz (yeryüzünde bozgunculuk) tahakkuk bulmuş olur. Dolayısıyla eğer verilen tövbe fırsatı sonucu İslâm'ın hakkaniyetine dair yakini bilgiye erişirse, artık tövbe etmediği takdirde öldürülmesi gerekir. Zira İslam makul özgürlüğü savunur. Akıl ise insanın yakin ettiği şeyi kabul etmesi gerektiğini söylemektedir. Dolayısıyla bile bile inkâr eden kimsenin özgürlüğünü tecviz etmek mantıklı değildir. Özellikle de eğer hadiste bahsedildiği gibi hakkaniyetine yakin ettiği dini tahkir ederse, savunduğu dinden İslam'ın aleyhine suistifade etmek istediği anlaşılır.

 

Görüldüğü gibi, İmam Sadık’ın (a.s) bu hadiste kâfiri tanımlaması, Kur’an-ı Kerim’deki beyana tamamen uygundur. Yine bu ayetten belli oluyor ki, eğer kâfir biri, inkâr ettiği şeyin hakkaniyetine dair kesin bir bilgiye sahip olmaksızın bunu yapıyorsa, hak dini alaya ve hafife almıyorsa, o vakit hadislerde geçtiği gibi girdiği ateşin Allah tarafından dünyadaki durumuna bakılarak söndürülmesi yahut ona cennet ehline verilen rızıktan bir pay verilmesi yahut azabının hafifletilmesi mümkündür.

 

Dolayısıyla azabı hiç bir surette hafiflemeyen kâfirler yukarıdaki şartları taşıyan inatçı kâfirlerdir. Ayrıca hadisin tamamında imandan dönmenin şekillerinden bahsedilmesinden belli olduğu üzere, imandan dönüp kâfir olan mürtet kimse, bile bile inkâr ettiği belli olsa da, dini hafife alması ve yaptığının sonuçlarını umursamaması suret bulmadıkça dünyevi olarak dinde onun için öngörülen cezalara müstahak değildir. Nitekim bazı istisnalar hariç, genellikle inadına ve bile bile inkâr etmek kişinin dini hafife almasına ve itinasızlığına sebep olmaktadır.

 

Böyle birinin dini tahkir edip tövbe davetine icabet etmeyi umursamaması da bu kabildendir. Yazıda zikrettiğimiz iki ayet ayrıca Rehberimizin beyanatında buyurduğu üzere İslâm dininden irtidadın dünya hayatına aldanmaktan dolayı gerçekleştiğini, İslâm’da buna engel olmak için mürtet hükmünün bulunduğunu ortaya çıkarmaktadır.


Ali ibn-i İbrahim, Abbas ibn-i Maruf’tan, o Abdurrahman ibn-i Ebi Necran’dan, o Hammad ibn-i Osman’dan, o Abdurrahim el-Kasir ibn-i Ruh Esedi’den, o İmam Sadık’tan (a.s)uzun bir hadiste şöyle buyurduğunu naklediyor:


"Bile bile inkâr etmek veya helâle şu haramdır demek ve harama şu helaldir demek suretiyle bunu kendine din edinmesi dışında bir şey onu küfre doğru götürmez. Bu durumda İslâm’dan ve imandan çıkar ve küfre girer."[13]

 

Bu rivayetin senedi sahihtir. Zira her ne kadar el-Kasir için güvenilir olduğunu direkt olarak diyen bir ifade yoksa da, İbn-i Ebu Umeyr ondan rivayet naklettiği için ona güvenilir. Yani bu rivayetten anlaşıldığı üzere dindeki zaruri bir şey olan helal ve haramı inkâr edip tersi bir görüşü savunmak, ancak bile bile inkâr olduğu takdirde İslâmî hükümette idama mahkûmdur.

 

Bilgisizlik veya şüphe sonucunda böyle yapanın ise aydınlatılması gerekir. Dinden çıkmanın da idamla yargılanması için aynı şartın olduğunu belirtmiştik. Zira makalenin ilk bölümünde geçen hadiste hafife almak ve umursamamak şartından önce inkârın bile bile olmasının şart olduğu geçmişti. İmam Sadık’ın (a.s) buyurduğu hadiste bu vasıflara şamil olan İslam dışı din mensuplarına kâfir demesi, buyurduğu şartların İslâm'dan din değiştirme yoluyla mürtet olanlara şamil olduğu görüşünü destekler.

 

 

Birinci Bölümün Sonu

 

 

 

 

 


[1] Bidâyet ül-Müctehid c. 2 s. 459

[2] Bakara/54

[3] Maşiyah

[4] Nisâ/66

[5] Nehcül-Belağa 1. Hutbe

[6] Hem muteber, hem gayr-i muteber birçok senetle nakledildiği için rivayetlerin hepsi olmasa da bir kısmının doğru olması gerektiği durumu.

[7] Bihâru’l Envâr c. 13 s. 232

[8] A’raf/50-51

[9] el-Kâfi c. 3 s. 399

[10] el-Vâfî, c. 15 s. 481

[11] Neml/14

[12] Tuhef ul-Ukul c. 1 s. 330

[13] Vesâilü’ş-Şia c. 18 s. 548

 

Mürtet Hükmünün Kur'an ve Sünnette Yeri ve Şartları adlı makalenin tüm sorumluluğu yazara aittir.

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !