29 Eylül 2020 Salı Saat:
16:21

Mürtet Hükmünün Kur'an ve Sünnette Yeri ve Şartları (II)

19-03-2020 17:32


 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

Hadislerden Çıkarılan Şartlar

 

Makalemizin önceki kısmında belirttiğimiz idamı gerektiren dinden dönmenin şartları arasında aşağıdaki nükteler zikre şayandır:


1- İlimle birlikte olan cahd (gerçeği bile bile inkâr etmek) buna gerçeği tanıyacak veya yakin edecek bilgiye sahipken bildiğini inkâr etmek suretiyle haram bir hükmü kendisine helâl bilmesi dâhildir.

 

İmam Sadık (a.s) cuhud küfrünü iki kısım bilmiştir: Cuhûd küfrü ise, Rububiyeti inkâr etmektir. Bu "bir ilah yoktur, cennet ve cehennem yoktur" diyenlerin ve kendilerine Dehriyye denen zındık (Ateist) kimselerin inancıdır. Cuhud küfrünün ikinci şekli ise, tanıyarak ve marifetle inkâr etmektir. Bu manada ki, inkâr ettiği şeyin hakkaniyetini sabit bilir ve onun doğruluğunu öğrenmiştir. Allah-u Teâlâ bu konuda buyurmuştur ki:

 

"Zulüm ve büyüklenme sebebiyle, onu (bile bile) inkâr ettiler, oysaki onun doğruluğuna dair vicdanlarında yakine ermişlerdi.”[1]

 

İmam Ali (a.s) ve İmam Sadık'ın tefsir hadislerinde cuhud adındaki cahd küfrünün Kur’an ayetlerinde beyan edilmiş iki çeşidi olduğu geçer ki, bunların biri Allah'ın Rab olduğunu ateistlerin inkâr ettiği şekilde inkâr etmektir, diğeri ise bilgi ve marifete sahip olduğu hâlde inkâr etmektir. Ancak İmam Sadık’ın (a.s) kendisiyle tartışan ateistleri cezalandırmaya sevk etmemesi ve onların delillerini mantıkla çürütmesi böyle kimselere karşı da delil ikame edilmesi gerektiği görüşünün hiç de uzak bir ihtimâl olmadığını ve hadislerde geçen cahdın zikrettiğimiz iki çeşidin ikincisi olduğunu göstermektedir.

 

İmam Ali (a.s) ve İmam Sadık (a.s) eğer cahdın marifete rağmen inkâr etmek olduğunu buyuruyorsa, bazı mercilerin kadim bazı lügat âlimlerinin görüşlerine dayanarak bu kelimeyi inkâr ile eş anlamlı bilmesi şaşırtıcıdır. Oysa kuşkusuz Allah’ın kitabı Kur'an ve masumların sünnetinin beyanı, âlimlerin lügat ve ıstılahının beyanından önceliklidir. Zira şeriatta kendisine itibar edilen akıl Kur'an ve sünnete bağlı olan fıtrî akıldan gayrısı değildir.


2- Küfrün hafife almakla şartlandırılması:


Mürtet hükmünün geçerliliğini savunanlar şuna dikkat etmelidir ki, küfrün gereği sadece İslâm’dan çıkma ve inkâr değildir. Zira rivayetlerde küfrün gerçekleşmesi için istihfâf ve tehâvün sıfatlarının da şart olduğu geçmiştir. İbn-i Manzur[2] ve Cevheri[3] gibi lügat bilginlerinin zikrettiğine göre, bu ikisi tahkir, hafife almayı istemek ve ihanet anlamına gelmektedir. Kur'an'daki ifadeden alay etmenin de bunun bir mısdağı olduğunu anlayabiliriz. Yani böyle yapan bir kimse dine karşı savaş açmış olur ve hadisten anladığımıza göre böyle yapmadığı sürece idam hükmü uygulanmaz. Yani İmam Sadık (a.s) imandan dönmenin çeşitleri ile ilgili hadisinde mürtedin dinle muharebe etmesinin ne zamandan itibaren geçerli olduğunu beyan buyurmuştur. Elbette İslâm'dan başka bir dini benimseyen fıtrî mürtedin katlının vacip olduğunu beyan eden muhtelif hadislerin teyit ettiği üzere öldürmek için mücrimin sadece bile bile inkâr etmesi ile yetinme durumu kuvvetle muhtemeldir. Ancak İmam Ali'nin Kaderiye, Gulat ve Haricilere karşi tutumu zaruriyi inkâr edeni öldürmek için hüccetin itmamından sonra yine inkâr edilen hüküm hafife alındıktan sonra adım atmak gerektiğini teyit etmektedir.

 

3- Küfür ve irtidadın birbiriyle eşit olmaması:

 

Dikkate değerdir ki, rivayetlerde mürtetle kâfir arasında fark gözetilmiştir ve mürtedin katlının gerekliliği hakkında sebep olarak sadece inkârının gösterildiği bir rivayet bile yoktur. Eğer idam için tek şartı küfür olarak gösteren tek rivayeti kabul edersek, orada geçen küfre İmam Sadık'ın (a.s) hadisi uyarınca bile bile inkâr anlamının yüklenmesi gerekli olacaktır. Mürtet kâfirin bir çeşididir ve özel hükmü genel hükme yüklemek olmaz. Zira rivayetler mutlak manada sadece küfrü sebep göstermemektedirler.

4- Rivayetlerin zaruri ve gayr-i zaruriye şamil olması:

 

Mürtedin idam hükmünü açıklayanlar mürtet olmayı zaruri hükmün inkârına bağlı bilmişlerdir. Oysa rivayetlerde zaruri hükmü inkâr etmekten söz gitmemiştir. Sözgelimi, inkâr edilen hükmün zaruri olma şartını hadislerin içerisindeki ifadelerle değil, şayet zaruri olmayan konularda genellikle yakin sağlayacak düzeyde Kur’ânî veya mütevatir hadislere dayalı bir delil bulunmamasıyla açıklayabiliriz. Yani bu istidlal delil getirilecek hadislerin içeriğiyle değil, senedinin itibar ve tevatür derecesiyle yapılabilir.

Arapçada nimete nankörlük etmek anlamında cahdu’n-nimet tabiri kullanılır. Bu konuyu açıklayan bir ayet de şudur:

 

“Onlar, Allah’ın nimetini bilirler, sonra da inkâr ederler. Onların çoğu kâfirlerdir.”[4]

 

Bu ayetten rahatlıkla anlaşılıyor ki, nimeti inkâr ederken hakiki nankörlük, ancak nimet tanındıktan ve onun hakkında marifete sahip olunduktan sonra gerçekleşir. İnsan nankörlük ettiği nimetin nimet olduğunun ve kimden olduğunun farkında bile değilse, hakiki nankör değildir. Zira ayette ya'rifune, yani tanırlar tabirinden istifade olunmuştur.

 

Mürtedin tövbesinin genel olarak geçerli oluşu ile ilgili bazı beyanlar


İmam Ali (a.s) Sekûnî’nin muteber rivayetinde şöyle buyuruyor:


"İslâm’dan mürtet olan üç gün tövbeye davet edilir. Eğer tövbe eder ve Allah’ın işine dönerse iyi, aksi takdirde dördüncü gün öldürülür."[5]

 

Burada geçen üç günün misal olarak verilmesi veya en az verilecek mühlete delalet etmesi ihtimâl dâhilindedir. Gerçi bu rivayet muteber bilinse de senedi zayıftır ve sahih ve güvenilir rivayetler tövbe mühletini sınırlamamaktadırlar. Zira başka bir rivayette şöyle geçer:

 

"Muhakkak ki Ali (a.s) İslâm’dan dönüp kâfir olan bir kimseye bir ay tövbe için mühlet verdi. O tövbeden sakınınca ise onu öldürdü."[6]

 

Bu rivayetten anlaşıldığına göre, İmam Ali (a.s) mürtedin bile bile isyan edip etmediğinin kesinleşmesi için ona mühlet vermiştir. Mühlet şüphesinin giderilmesi için de olabilir. Dolayısıyla mürtede eğer bile bile ve inadına inkâr eden biri değilse, fıtrî mürtet birine dahi, müçtehitlerimizden Ayetullah Nasır Mekarim Şirazi'nin buyurduğu gibi, şüphelerini gidermek için mühlet ve imkân verilebilir. Allah'ın izniyle bunun rivayetlere dayandığını üçüncü bölümde belirteceğiz.


İmam Sadık’ın (a.s) muteber rivayetinde şöyle geçer: "Müslümanlardan bir kişi Hristiyan oldu ve İmam Ali (a.s) onu getirtip tövbeye davet etti..."[7]


Bu rivayetten ve onun Vesâilü’ş-Şia'da geçen devamından anlaşılacağı üzere Müslümanlardan Hristiyanlığa geçen bu adam gerçeğe marifeti olduğu hâlde onu inkâr eden inatçı ve bilinçli biri idi, fakat bunu açıkça belirtmemişti. Dolayısıyla İmam Ali'nin onu burada tövbeye davet etmesi inat ve tahkir ettiğinin ortaya çıkması için idi. Anlaşılacağı üzere Müminlerin Emiri (a.s) burada kendine verilen ihtiyarı kullanmıştır. O ihtiyar inadına inkâr eden İslâm üzere doğmuş fıtrî mürtede tövbe için hafife alıp almayacağı belli olana dek imkân tanımaktır. Rivayette bu Müslümanın önceden başka bir dine mensup olup olmadığı belirtilmediğinden mürtetler konusundaki diğer rivayetlerdeki ifadelerle karşılaştırınca onun aslen Müslüman olduğu net olarak anlaşılmaktadır.

 

İbn-i Mahbubun İmam Bakır’dan (a.s) naklettiği sahih hadiste şöyle geçer: "Mürtet tövbeye davet edilir ve etmezse öldürülür."[8]

 

Başka bir hadiste İmam Ali (a.s) dini bir öğretiyi inkâr eden Kaderiye fırkasının ilk önce tövbeye davet edilmesi gerektiğini buyurmaktadır:


"Onları tövbeye davet et, eğer etmezlerse onları öldürürüm."[9]

 

Bu hadisin tamamının içeriğinden, eğer İslami şeriat devleti mürtedi sorgulayıp tövbeye davet etmeye imkânı varsa, bunu yapmasının gerekli olduğu ve bunun toplu mürtetlerde de geçerli olduğu anlaşılıyor. İmam Ali’nin (a.s) ve İmam Sadık’ın (a.s) toplu harici ve zındıklara karşı davranış ve sirelerinden, eğer bu imkânları seferber etmek mümkün olmazsa, o türden kimselerin saptırmalarının önünü almanın mahkeme yoluyla sorguya çekilmeden münazara ve tebliğ yoluyla olabileceği anlaşılmaktadır.


İmam Sadık'ın bir rivayetinde Ben-i Salebe'den bir adam dinden döndüğünde İmam Ali'nin (a.s) ona bu şahitler ne diyor diye sorduğunda “doğru diyorlar ama İslâm'a dönüyorum” diye ondan cevap alması, sonunda İmamın bu şahitleri yalanlarsa kendisinin yalancı olduğunun ortaya çıkacağını ve bir daha bu işi yaparsa cezalandırılacağını buyurması[10] sözü edilen adamın İslâm üzere doğmuş olduğunu gösterir niteliktedir. Ancak İslam üzere doğmamış olması, irtidadını çok tekrarladığı için İmamın onu uyarmış olduğu daha mantıklıdır. Dolayısıyla fıtrî mürtet eğer tutuklansa bile yaptığı iş beyyine adı verilen, sözüne güvenilen ve günahla tanınmayan iki adil erkek şahit ile ispat edilmişse, bu şahitleri tasdik edip İslâm'a geri döndüğünü ilan ederse cezadan muaftır denebilir.Yahut irtidat cezası ashaptan bazısının naklettiği gibi iki veya üç seferde verilen mühletle sınırlandırılabilir. Ama ferdî bir mürtet eğer tövbeye davet edilir, kendisine fırsat verilir, fakat delillerin onu ikna etmesine rağmen inadına inkâra kalkışır, dini tahkir eder ve ihanet ederse, o vakit kesinlikle öldürülür. Zira imandan çıkan kimsenin hakiki manada kâfir olması için yukarıdaki hadislerden birinde inatla yalanlamak, hafife almak/tahkir ve itinasızlık şartı geçti. Böyle bir kimse hiç kuşkusuz dini hükümette bir muharip ve darbeci sayılır.

 

Amerikan sosyologlardan Yahudi kökenli Lewis Alfred Coser’in dediğine göre, mürtet kimse yeni girdiği dinle bile tatmin olmayan ve sadece girdiği yeni din yoluyla eski dinine hamle etmeyi ve darbe vurmayı hedefleyen olan kimsedir.[11] Bu sıfatlar, İmam Sadık’tan gelen hadise baktığımızda, bu sıfatları taşıyan biri için son derece doğru bir tanımlamadır.

 

Şehid-i Sânî'nin[12] savunduğu ve Cevahirü’l-Kelam’ın sahibi Şeyh Muhammed Hasan Necefî’nin de değindiği üzere[13] İslâm dini üzere doğup mürtet olan kimsenin tövbeye davet edilip edilmeyeceği ile ilgili birbirine zahiren uyuşmayan rivayetlerin tevilinde, tövbe davet edilmeyip öldürüleceğini ifade eden rivayetlerin inatçı ve bile bile inkâr edenleri kapsadığını söylemişlerdir.

 

Bu görüş, Kur'an’da Hz. Musa’nın (a.s) buzağıya tapan kavminin tövbesinin ancak öldürülecekleri durumda kabul olunacağı ile ilgili ayetlere de uyumludur. Zira buzağıya tapan İsrail oğulları yakin elde edecekleri delilleri (beyyinâtı) görmüşler, buna rağmen mürtet olmuşlardı. İşte bu sebeple, öldürülmeleri göz göre göre işledikleri bu büyük günahın kefareti sayılmıştı. Delil olarak İmam Ali’nin (a.s) Haricilere karşı tutumunu göstermişlerdir. Ebu Salâh Halebi’nin görüşlerinde dindeki zaruri bir hükmün asıl mahiyetini bilmeden kendisine mantıklı gelen delillerle küfre gidenin kâfir olduğunu, fakat mürtet sayılmadığını, yani ona ceza verilemeyeceğini demiştir.[14] Hariciler hususunda da bu tespit geçerlidir. Zira İmam Ali (a.s) onlarla münazara etmesi için İbn-i Abbas'ı göndererek ona onlara Kur'an'dan delil sunduğu takdirde onların da Kur'an'dan delil getireceğini buyurduğu nakledilmiştir. Dolayısıyla onlarla Peygamber’in sünnetinin muhkem bölümü üzerinden delil getirerek tartışmasını buyurmuştur.[15] Yani getirdiği istidlallerle dinin zaruri işi hakkında küfre saplanan kimsenin delilleri çürütülmedikçe ve ikna olmasına rağmen inkâr etmedikçe onu infaz etmemek gerekir.

 

Ayetullah Mekârim Şirazî Temmuz 1984 tarihinde İslâmî bir dergide yayınladığı üzere demiştir ki:

 

“Bazen bir kişi bilmeden ve sapkın tebliğcilerin vesveseleri veya mütalaa ederken yaptığı hatalar sonucunda, hiç bir kötü niyeti olmadan küfre doğru gitmektedir. Biz mürtedin katledilmesi ile ilgili rivayetlerin bile bile muhalefet yolundan gidenlere mahsus olduğuna ihtimâl vermekteyiz. Kesin olmayan durumlarda had hükümlerinin icrası kalktığı için rivayetleri bu şekilde cemetme ihtimâli kötü niyeti olmayan mürtetler için cezayı ertelememize ve onları sahih İslami tebliğ ile örterek geri dönmenin mantıklı ve delilli yolunu onlara açıp kendilerini ıslah etmelerine izin vermemiz için yeterlidir.”

 

Ayetullah Seyyid Abdülkerim Musevi Erdebilî[16] ve Şeyh Muhammed İshak Feyyaz da[17] mürtedin genel manada, ister fıtrî veya millî olsun tövbesinin zahirde de geçerliliğini savunmuştur.

 

Makalemizin sonraki kısmında bazı önemli hadislerin sıhhat derecesini belirtip mürtedin idam olunması ve bu idamın keyfiyeti ile ilgili görüşümüzü belirteceğiz.

 

 

 

İkinci Bölümün Sonu

 

 

 


[1] (Şerh-u Usul-u Kâfi c. 10 s. 66)

[2] (İbn-i Manzur Lisân ül-Arab c. 9 s. 80, c. 13 s. 438)

[3] (Cevheri, Sıhah ul-Lüğa c. 4 s. 1353 ve c. 6 s. 2218)

[4] Nahl/83

[5] (Müstedrek ul-Vesail c. 18 s. 548)

[6] (Muhammedi Reyşehri Mizan ul-Hikmet c. 4, irtidat babı)

[7] (El-Kâfi c. 7 s. 256)

[8] (Vesail üş-Şia c. 18 s. 547)

[9] (Vesail üş-Şia Gulat ve Kaderiye hükmü bâbında)

[10] (Et-Tehzib c. 10 s. 137)

[11] (The Age of the informer başlıklı İngilizce makalede)

[12] (Mesalik ül-Efham c. 2 yargıçlık kitabı)

[13] (Muhammed Hasan Necefî, Cevahir ul-Kelâm c. 6 s. 298)

[14] (El-Kâfî li’l-Halebî s. 311)

[15] (Bkz. Tam Nehc ül-Belağa)

[16] (Fıkh ul-Hudud ve't-Tazirat c. 2 s.151)

[17] (Tevzih ül-Mesâil Feyyâz Kâbulî, H. K. 1426 s. 626)

 

Mürtet Hükmünün Kur'an ve Sünnette Yeri ve Şartları adlı makalenin tüm sorumluluğu yazara aittir.

 
 
 
 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
  • Seyyid    20-03-2020 20:07

    Maşallah, çok güzel, çok açıklayıcı olmuş. Allâh kalemine güç versin. Farklı bakış açıları, düşünmediğimiz noktalara değinilmiş. Tebrikler..