08 Temmuz 2020 Çarşamba Saat:
14:29

Mürtet Hükmünün Kur'an ve Sünnette Yeri ve Şartları (III)

24-03-2020 15:10


 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

Hadis incelemesi

 

Makalemizin önceki kısımlarında İmam Sadık'ın hadisi ve Kur'an-ı Kerim'den İmamlarımızın tarif ettiği şekilde öldürülmesini buyurdukları mürtedin hakkı tanıdığı hâlde inkâr eden, dini alaya alan ve tövbeye itinasız olan kimse olduğunu belirttik. Şimdi bu konudaki hadislerden önemli olan bazılarını inceliyoruz.

 

1 - Fıtrî mürtedin tövbesinin kabulü

 

الْحَسَنُ بْنُ مَحْبُوبٍ عَنْ سَيْفِ بْنِ عَمِيرَةَ عَنْ أَبِي بَكْرٍ الْحَضْرَمِيِّ عَنْ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ ع قَالَ:إِنِ ارْتَدَّ الرَّجُلُ الْمُسْلِمُ عَنِ الْإِسْلَامِ- بَانَتْ مِنْهُ امْرَأَتُهُ كَمَا تَبِينُ الْمُطَلَّقَةُ ثَلَاثاً- وَ تَعْتَدُّ مِنْهُ كَمَا تَعْتَدُّ الْمُطَلَّقَةُ- فَإِنْ رَجَعَ إِلَى الْإِسْلَامِ- وَ تَابَ قَبْلَ أَنْ تَتَزَوَّجَ فَهُوَ خَاطِبٌ- وَ لَا عِدَّةَ عَلَيْهَا مِنْهُ لَهُ- وَ إِنَّمَا عَلَيْهَا الْعِدَّةُ لِغَيْرِهِ- فَإِنْ قُتِلَ أَوْ مَاتَ قَبْلَ انْقِضَاءِ الْعِدَّةِ- اعْتَدَّتْ مِنْهُ عِدَّةَ الْمُتَوَفَّى عَنْهَا زَوْجُهَا- وَ هِيَ تَرِثُهُ فِي الْعِدَّةِ- وَ لَا يَرِثُهَا إِنْ مَاتَتْ وَ هُوَ مُرْتَدٌّ عَنِ الْإِسْلَامِ

 

Hasan ibn-i Mahbub Seyf ibn-i Umeyre'den, o Ebubekir Hazremî'den, o İmam Sadık'tan nakleder ki:

 

"Müslüman erkek İslâm'dan dönerse, eşi ondan bain talakıyla üç talakla boşanan kadın boşanır ve boşanan kadın gibi ondan ayrılır. İslâm'a geri dönerse ve kadın evlenmeden tövbe ederse onu (geri) isteyebilir. Bu durumda kadının üzerine bundan dolayı bir iddet gelmez. Bunun dışında ise iddet vardır. Eğer iddet bitmeden katledilir veya ölürse bundan dolayı vefat iddeti bekler. Kadın iddet süresinde ondan miras alır, ancak kadın ölürse erkek İslam’dan mürtet olduğu takdirde ondan miras alamaz."[1]

 

Bu rivayet sahihtir. Çünkü araştırmalar Ebubekir Hazremî'nin güvenilirliğini göstermiştir. Seyf hakkında "İmami, güvenilir ve değerlidir" denmiştir.  Bu rivayette fıtrî mürtetle ilgili kullanılan tabirlerden olan "Müslüman erkek" tabiri vardır. Zira millî (Müslüman asıllı olmayan) mürtetler için nasrâniyyun esleme summe tenassara” (Müslüman olup sonra yeniden Hristiyan olan Hristiyan), fıtrî (Müslüman asıllı) mürtet olan için ise “Muslim” tabiri vardır. Dolayısıyla bu rivayet açıkça fıtrî mürtedin tövbesine ve tövbe için verilen müddetin üç günden çok daha fazla olabileceğine ve diğer bazı hadislerle karşılaştırılınca bile bile inkâr etmemişse, tövbesinin kabulüne delalet eder. Ancak burada vefat etmediği takdirde ondan dinen boşanmış sayılan eşinin ne türden bir iddet beklemesi gerektiği geçmemiştir. Bu yüzden öldüğü takdirde ölen kişinin iddetinin beklenmesi gerektiği anlaşılıyor.

 

2- Peygamberi bilerek yalanlayan ile İmamı bile bile yalanlayanın ve ona düşmanlık edenin farkı

 

مُحَمَّدُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ الْحُسَيْنِ بِإِسْنَادِهِ عَنِ الْحَسَنِ بْنِ مَحْبُوبٍ عَنْ أَبِي أَيُّوبَ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ مُسْلِمٍ عَنْ أَبِي جَعْفَرٍ ع فِي حَدِيثٍ قَالَ: وَ مَنْ جَحَدَ نَبِيّاً مُرْسَلًا نُبُوَّتَهُ وَ كَذَّبَهُ فَدَمُهُ مُبَاحٌ قَالَ فَقُلْتُ أَ رَأَيْتَ مَنْ جَحَدَ الْإِمَامَ مِنْكُمْ مَا حَالُهُ فَقَالَ مَنْ جَحَدَ إِمَاماً مِنَ اللَّهِ وَ بَرِئَ مِنْهُ وَ مِنْ دِينِهِ فَهُوَ كَافِرٌ مُرْتَدٌّ عَنِ الْإِسْلَامِ- لِأَنَّ الْإِمَامَ مِنَ اللَّهِ وَ دِينَهُ مِنْ دِينِ اللَّهِ وَ مَنْ بَرِئَ مِنْ دِينِ اللَّهِ فَهُوَ كَافِرٌ وَ دَمُهُ مُبَاحٌ فِي تِلْكَ الْحَالِ إِلَّا أَنْ يَرْجِعَ وَ يَتُوبَ إِلَى اللَّهِ مِمَّا قَالَ وَ قَالَ وَ مَنْ فَتَكَ بِمُؤْمِنٍ يُرِيدُ نَفْسَهُ وَ مَالَهُ فَدَمُهُ مُبَاحٌ لِلْمُؤْمِنِ فِي تِلْكَ الْحَالِ.

 

Men lâ Yahzuruh ul-Fakih'te Muhammed ibn-i Ali ibn-i Hüseyin Saduk (r.a) kendi senediyle Hasan ibn-i Mahbub'dan, o Muhammed ibn-i Müslim yoluyla İmam Ebu Cafer el-Bâkır'dan bir hadiste şöyle nakleder:

 

"...kim mürsel bir peygamberin nübüvvetini bile bile inkâr eder ve onu yalanlarsa kanı mubahtır."Diyor ki: dedim ki: "peki sizden olan İmamı bile bile inkâr eden kimsenin hâli nasıldır?" Buyurdu ki: "kim Allah'tan olan İmamı bile bile inkâr eder, ondan ve dininden teberrî ederse, kâfirdir ve İslâm'dan dönmüştür. Zira İmam Allah'tan ve dini Allah'tandır. Kim Allah'ın dininden teberrî ederse, o kâfirdir ve bu durumda dediği şeyden dönüp Allah'a doğru tövbe etmezse kanı mubahtır." Yine buyurdu ki: "Kim bir mümini yaralar ve canına ve malına kastederse bu durumda mümin için onun kanı mubahtır."

 

Bu hadis sahih senetlidir ve rivayetin ilk kısmında Mürsel peygamberleri bile bile inkâr edenler, ikinci kısmında İmam’ı bile bile inkâr eden ve ondan ve dininden teberrî eden, yani o ve dostlarına hakkaniyetlerini bildiği hâlde düşmanlık eden Nâsıbîler kastedilmiştir. Zira velayeti bile bile inkâr etmeyen Müslümanların hadislere göre bağışlanıp cennete girmesi mümkündür. Yani bile bile peygamberi inkâr eden ve yalanlayan kimsenin tövbesi kabul edilmez. Ancak İmam’ı bile bile inkâr eden ve ona düşman olanın tövbesi kabul edilir. İmam Ali'nin (a.s) Haricilerden taraftar sahibi İbn-i Kevva'ya karşı davranışı buna örnektir. Kanın mubah olması konusunda burada sözü ondan işitene mi, yoksa şer’i hâkime mi kanını dökmenin caiz olduğu geçmemiştir. Ancak işiten kimsenin öldürmesi, özel bir izin ve ifade gerektirdiğinden, şer’i hâkime bu iznin verildiğini gösterir.

 

3- Mürtedin genel anlamda tövbesinin ve kestiği etin hükmü

 

-وَ عَنْ عِدَّةٍ مِنْ أَصْحَابِنَا عَنْ سَهْلِ بْنِ زِيَادٍ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْحَسَنِ بْنِ شَمُّونٍ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنْ مِسْمَعِ بْنِ عَبْدِ الْمَلِكِ عَنْ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ ع قَالَ: قَالَ المرتد تُعْزَلُ عَنْهُ امْرَأَتُهُ وَ لَا تُؤْكَلُ ذَبِيحَتُهُ- وَ يُسْتَتَابُ (ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ فَإِنْ تَابَ إِلَّا قُتِلَ يَوْمَ الرَّابِعِ

 

Ashabımızdan bir kısımdan, onlar Sehl ibn-i Ziyad'dan, o Muhammed ibn-i Hasan ibn-i Şemmun'dan, o Abdullah ibn-i Abdurrahman'dan, o Mesma ibn-i Abdülmelik’ten, o Ebu Abdullah es-Sâdık'tan (a.s) nakleder:

 

"Mürtedin karısı ondan ayrılır, kestiği et yenmez, üç gün tövbeye davet edilir ve tövbe etmezse dördüncü gün öldürülür."[2]

 

Bu rivayetin senedi muteber değildir. Sehl ibn-i Ziyâd her ne kadar eski rical âlimleri tarafından zayıf olarak görülmüşse de, yeni dönem âlimleri onun güvenilirliğine delil ikame etmeye çalışmış ve birçok merci ve âlim sonradan onun güvenilirliğine kanaat getirmiştir. Ancak görüldüğü kadarıyla rivayetin senedinin zayıflığı başka ravilerden kaynaklanmaktadır. Eğer bir fakih bu rivayete uygun olarak "gerekli durumlarda zayıf rivayetler de fetva makamında kabul edilebilir" diyerek fetva verirse, bu konuda önerimiz şöyledir: Bu rivayette genel anlamda mürtet geçmiş ve millî ile fıtrî arasında bir fark  gözetilmemiştir.

 

Üç gün görüldüğü kadarıyla misal olarak verilmiş veya verilecek en az müddete delalet eder. Zira had hükümleri şüphe olması durumunda uygulanmaz ve mürtedin idamının had olup olmadığı münakaşalı olsa da, Kur'an ve Peygamber ve Ehl-i Beyt'inin sünneti, şüphesi olan ve kasıtlı olarak dinden döndüğü kesin olmayanın bu gibi durumlarda şüphelerini gidermekle bizi yükümlü kılmaktadır. Aynı şekilde mantıklı gördüğü bir delil getirerek dinden sapan kimse de aynıdır. Zira onunla münazara etmek, delilini çürütmek gerekir. Nitekim İmam Ali (a.s) Nasıbî sayılan  Haricilerle münazara için İbn-i Abbas'ı göndermiş, onlarla Kur'an'ın müteşabih ayetleri olduğu için, Kur'an'la değil, Peygamber'in sünnetinden muhkem delillerle münazara etmesini emretmiştir.

 

İmam Sadık'ın zındık (Ateist) kimselerle münazarası ve İslâmî adların sahibi olan bazılarını da dine geri döndürmesinden bunu anlayabiliriz. Eğer mücrimin cehaleti varsa, bu cehalet giderilmelidir. Bu rivayetteki genel ifadeden, diğer rivayetlerle karşılaştırırsak, inadına inkâr eden millî mürtede üç günlük süre tanımanın zorunlu, inatçı fıtrî mürtede ise bu mühletin tanınıp tanınmayacağının şer'î hâkimin ihtiyarında olduğunu anlıyoruz. Yani üç gün mühlet vermek inatçı kâfir olup hakkı bile bile ve kötü niyetle inkâra başvuranlar için geçerlidir diyebiliriz.

 

4- Fıtrî ve millî farkı koyan rivayet

 

-وَ عَنْهُ عَنِ الْعَمْرَكِيِّ بْنِ عَلِيٍّ عَنْ عَلِيِّ بْنِ جَعْفَرٍ عَنْ أَخِيهِ أَبِي الْحَسَنِ ع قَالَ: سَأَلْتُهُ عَنْ مُسْلِمٍ تَنَصَّرَ قَالَ يُقْتَلُ وَ لَا يُسْتَتَابُ- قُلْتُ فَنَصْرَانِيٌّ أَسْلَمَ ثُمَّ ارْتَدَّ- قَالَ يُسْتَتَابُ فَإِنْ رَجَعَ وَ إِلَّا قُتِلَ.

 

Amrekî ibn-i Alî'den, o Ali ibn-i Cafer'den, o kardeşi Ebul-Hasan el-Kâzım'dan (a.s) nakleder ki: ona Hristiyan olan Müslüman'ı sordum. Buyurdu ki: "öldürülür ve tövbesi istenmez." Dedim ki: "peki ya Hristiyanlıktan Müslümanlığa geçip sonra ondan dönen kimse?" Buyurdu ki: "tövbeye davet edilir, etmezse öldürülür."[3]

 

Bu rivayet muteber ve delaleti sağlamdır. Ancak bunun ardından getireceğimiz Ammar Sabati'nin rivayetinde geçen, bile bile inkâr edenin inkârını yaymaya çalıştığımeclislerden birinde öldürülmesi kastedilmiştir diyebiliriz. Yani tövbenin kabulüne dair rivayetlerin yanında bu rivayetin olması Ammar Sabati'ninve Muhammed ibn-i Müslim'in rivayetlerindeki şart olan inadına inkâr ile kayıtlandırılabilir ve bu böyle bir kimseyi sakındırmak için yeterlidir.  Yani gayr-i Müslim iken sonradan inkâr eden inadına inkâr etse bile ona fırsat tanımak gerekir. Zira Müslüman olduğu müddetçe ona diğer dindekilere tanınmayanMüslümanlardan miras alma ve Müslüman kadınla evlilik gibi imtiyazlara temayül edebilir ve geri dönebilir.

 

5- Mürtetliği bilinçli olarak tebliğ edip fitne yayanın hükmü

 

-وَ بِالْإِسْنَادِ عَنِ ابْنِ مَحْبُوبٍ عَنْ هِشَامِ بْنِ سَالِمٍ عَنْ عَمَّارٍ السَّابَاطِيِّ قَالَ سَمِعْتُ أَبَا عَبْدِ اللَّهِ ع يَقُولُ كُلُّ مُسْلِمٍ بَيْنَ مُسْلِمِينَ ارْتَدَّ عَنِ الْإِسْلَامِ- وَ جَحَدَ مُحَمَّداً ص نُبُوَّتَهُ وَ كَذَّبَهُ- فَإِنَّ دَمَهُ مُبَاحٌ لِمَنْ سَمِعَ ذَلِكَ مِنْهُ- وَ امْرَأَتُهُ بَائِنَةٌ مِنْهُ«5» (يَوْمَ ارْتَدَّ)- «6» وَ يُقْسَمُ مَالُهُ عَلَى وَرَثَتِهِ- وَ تَعْتَدُّ امْرَأَتُهُ عِدَّةَ الْمُتَوَفَّى عَنْهَا زَوْجُهَا- وَ عَلَى الْإِمَامِ أَنْ يَقْتُلَهُ وَ لَا يَسْتَتِيبُه.

 

Senetli şekilde İbn-i Mahbub'dan, o Hişam ibn-i Sâlim'den ve o Ammâr Sâbâtî vasıtasıyla şöyle nakleder: İmam Ebu Abdullah'ın (es-Sâdık) (a.s) şöyle buyurduğunu işittim: Müslümanlar arasında hangi Müslüman İslâm'dan döner, Muhammed'in (s.a.a) nübüvvetini bile bile inkâr eder ve onu yalanlarsa, onun kanı bunu ondan işiten kimseye mubahtır. Eşi ondan mürtet olduğu gün bain talakıyla ayrılır ve malı varisleri arasında bölüştürülür. Eşi vefat iddeti bekler ve İmam'ın vazifesidir ki, onu öldürsün ve  tövbeye davet etmesin.[4]

 

Bu rivayet muteber kabul edilmiştir. Yine de nadir de olsa Ammar-ı Sabati'yi muteber görmeyenler vardır. Ancak muteber görmemenin sebebi de, onun Şia olmadığına ihtimal verilmesindendir. Fakat müçtehitlerin genellikle savunduğu görüş, Şia olmayan güvenilir ravilerin de rivayetlerine amel edilebileceğidir. Rivayetin ortasıyla sonunda ise zıtlık vardır. Aynı zamanda rivayette vefat iddeti geçmiştir ve bu iddetin beklenmesi için ölmesi şartı geçmemiştir. Eğer beyne’l-müslimînden kasıt Müslümanların arasında irtidat eder olursa, bundan kasıt İslâm'ı baştan yakine erecek derecede araştırıp kabul eden, fakat sonradan onu inkâr edip dini umursamayan kimsedir. Ki bu görüş daha tutarlıdır. İşiten kimsenin onu öldürmesi ise dini küçümseyip inkâra başladığı mecliste fitne yayılmasını önlemek amacıyla onu öldürmesidir. O hâlde eğer rivayeti kabul edersek kasıt şu olabilir, eğer bile bile inkâr edip yalanlarsa, şer’i hakimin (-ki İmam kelimesi rivayetlerde adil şer’i hakim ve cemaat İmamı için de geçmiştir ve sadece masuma has değildir-) ona ulaşma imkânı yoksa, onun izniyle ve özel bir fetva ile bir oturumda toplumun sapıtmasınave fesada yol açacak fikirleri dile getirdiğinde, onu öldürebilirler. Bu rivayet ölen mürtedin ölümünden sonra karısının vefat iddeti beklemesinin şartlarına inatçı ve bilerek inkâr ettiği durumu da eklemektedir. Yani mehduruddem (kanı heder) olması için inat etmesi ve marifetine sahip olduğu şeyi inkâr etmesi gerekir.

 

Başka bir görüşe göre Müslümanlardan bir Müslüman, anlaşıldığı üzere Müslüman anne ve babadan doğan kimseden kinayedir. Çünkü Müslimîn kelimesi en az üç kişi için kullanılan çoğul kipidir. Yani üç Müslümandan biri demek istenmektedir. Ancak sorun şudur ki, İmamlarımızın rivayetlerinde nadiren işiten kimseye izin verilmişse de, İmamların hayatında bunun uygulandığı görülmemiş ve böyle bir izin sadece sıklıkla Peygamber'e iftira edenler ve  hakaret edenler hakkında geçmiştir. Dolayısıyla bu rivayetin bir çeşit sebbi kapsaması da muhtemeldir. Ancak Ali ibn-i Cafer'in muteber rivayetindeki "tövbeye davet edilmeyeceği" tabirini diğer hadislerdeki ifadelerle karşılaştırırsak, yine tövbe edememesi için bile bile inkâr etme şartı baki kalır. Rivayetteki tabir "Müslümanların arasında irtidad eden" olarak da okunabilir. Bunun teyidi "bunu ondan işiten herkes" tabirinde saklıdır. Yani bu hükümden maksat Müslümanları bilinçli bir şekilde, örneğin bir çıkar amacı güderek Peygamber Efendimizin (s.a.a) nübüvvetine inanmamaya sevk etmeye ve onu yalanlamaya çalışan kimsenin fitnesini önlemektir. Ancak bu rivayette geçen şartın İmam tarafından özel bir izinle olması ve bu iznin sebebinin devletin bu konuda adım atmakta gevşeklik göstermesi olabilir. Büyük ihtimalle de öyledir. Çünkü imamlarımızın hayatlarında mürtet kimsenin herkes tarafından öldürülmesine cevaz verdiğine rastlanmamıştır ve bu gibi kararlar onların hükümetinde de sadece mahkemeyle verilmiştir.

 

Eğer böyle bir şeye tecviz verilirse kargaşa çıkar ve her kimse önüne geleni mürtetlikle suçlayıp öldürebilir. Elbette Peygamber'e sebbetmek başka bir şeydir. İhtimâlen bu rivayetin bahsettiği mürtet de sebbedenler kapsamındadır.  Sebbi içeren makale yayınlamak ve kitap basmak da buna dahildir. Tıpkı şeytan kulu melun Salman Rüşdi'nin yayınladığı “Şeytan ayetleri” kitabının İmam Humeyni'nin (r.a) onun ölüm fetvasını vermesine sebep olduğu gibi. Her hâlükârda, eğer bu rivayete göre amel etmek için şart tayin edemiyorsak, onu terk ettiğimiz takdirde Ehl-i Beyt'in siresine uygun davranmış oluruz.

 

6- Tövbenin genel olarak geçerliliği ve mürtet olan kadının hükmü

 

مُحَمَّدُ بْنُ يَعْقُوبَ عَنْ عَلِيِّ بْنِ إِبْرَاهِيمَ عَنْ أَبِيهِ عَنِ ابْنِ مَحْبُوبٍ عَنْ غَيْرِ وَاحِدٍ مِنْ أَصْحَابِنَا عَنْ أَبِي جَعْفَرٍ وَ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ ع فِي الْمُرْتَدِّ يُسْتَتَابُ فَإِنْ تَابَ وَ إِلَّا قُتِلَ- وَ الْمَرْأَةِ إِذَا ارْتَدَّتْ عَنِ الْإِسْلَامِ اسْتُتِيبَتْ- فَإِنْ تَابَتْ«2» وَ إِلَّا خُلِّدَتْ فِي السِّجْنِ- وَ ضُيِّقَ عَلَيْهَا فِي حَبْسِهَا.

 

Muhammed ibn-i Yakup Kuleyni (r.a), Ali ibn-i İbrâhim’den, o babasından, o İbn-i Mahbub’dan, o birden fazla kimseden, onlar İmam Ebu Cafer el-Bâkır’dan (a.s) ve İmam Ebu Abdullah es-Sadık’tan (a.s) mürtet hakkında şöyle nakleder: "Tövbeye davet edilir tövbe etmediği takdirde öldürülür, kadın ise İslam’dan mürtet olduğunda tövbeye davet edilir. Tövbe etmediği takdirde hapiste saklanır ve hapiste imkanları daraltılır"[5]



Bu hadisin senedi sahihtir. Zira Hasan ibn-i Mahbub icmâ ashabındandır ve güvenilirler dışında kimseden rivayet  nakletmediği kendi yerinde sabittir. Ali ibn-i İbrahim’in babası İbrahim ibn-i Haşim de güvenilirdir. Bu hadiste İslam’dan doğan mürtede tövbe hakkı tanımayan iki muteber hadisin aksine mürtedin tövbesinin kabulüne dair genel bir ifade vardır. Dolayısıyla izlenmesi gereken yöntem bizce bu rivayeti o iki hadise göre  şartlandırmak değil, Müslüman anne babadan doğan mürtedin tövbesinin kabul olunmamasını diğer bazı rivayetlerde geçen bile bile inkâr ile  şartlandırmaktır. Zira İmam Ali’nin (a.s) bir hadisindeki İslam üzere doğanın tövbeye asla davet edilmeyeceğine delalet eden iki rivayet de zayıftır.

 

Öyle zayıf rivayetlerin Kur’an-ı Kerim’in genel beyanı ve Ehl-i Beyt’in (a.s) tövbenin makbul oluşunu genelleyici sahih hadislerinin ve sirelerinin karşısında duramayacağı açıktır. Bu İmam Ali’den (a.s) ve İmam Sadık’tan (a.s) elimize ulaşan muteber sireye de uygun gözükmektedir. İmam Sadık’ın (a.s) zındık İbn-i Ebi’l-Avcâ ve taraftarlarına karşı takındığı hidayet edici tavır ve Harici İbn-i Kevva ve taraftarlarına karşı İmam Ali’nin (a.s) istidlalcı tavrı da malumdur. Bu iki gruptan kimselerin içlerinde fıtrî mürtetlerin de bulunma ihtimâli hiç bulunmama ihtimâlinden yüksektir. Çünkü İmam Sadık (a.s) zamanında onunla tartışan zındıklar arasında Müslüman adına sahip olan ve tövbe edip İslam’a giren kimselerin bulunduğu kaynakları bilenlerce malumdur.

 

Abdülmelik adındaki Ebu Abdullah künyeli Mısırlı zındık şahıs buna örnektir.[6] Adı geçen mürtedin Mescid ül-Harâm bölgesine sorunsuzca girebilmesi, aksini diyen bir karine olmadığı takdirde, onun Müslüman asıllı olduğuna ve bunu oradaki topluma açıkça belirtmediğine delil olabilir. Ancak İmam Sadık (a.s) onun bu akidesini bildiği için bunu ona açıklamakta ve ona karşı istidlal etmektedir. Biz rivayetleri bu şekilde toparlıyoruz. Zira birbirinden farklı rivayetler öyle toparlanmalıdır ki, çıkan sonuçlar Kur’an ayetlerine, Ehl-i Beyt’in siresine ve hadislerinin nassına ters düşmesin. Bu rivayette ayrıca mürtet olan kadının da hükmü beyan edildiği için, onu anmayı da gerekli gördük.

 

Sonuç

 

Yazımızın ilk kısmında İslâm'dan sonra kâfir olmanın Kur’an ve Ehl-i Beyt ışığında ne zaman ceza mahiyetini taşıyacağını anlaşılır şekilde açıklamaya çalıştık. Bu konuda hükmü idam olan erkek mürtedi esas aldık ve ortaya koyduk ki, eğer dini bir hükümette ülkenin anayasasını belirleyen din yalanlanırsa, bu o ülkenin toplumunun izmihlâline yol açar. Zira inanç özgürlüğü İslâmî ülkelerde akli ve nakli delillere dayandıkça muteberdir ve bu özgürlük insan haklarından değildir. Zira insan hakları, yani hakkunnas, kul haklarıdır ve insanların birleriyle geçinmeleri için gerekli kanunları kapsar. Dolayısıyla kanun koyucu olan Allah'ın kendi dinini korumak adına insanların dinden çıkmalarını kontrol altına alıp gerektiğinde böyle bir kimseyi öldürme hakkına da sahiptir. Zira İslam mantık dinidir ve İslâmî itikadını araştırmayla sağlamlaştıran kimse, normalde dinden dönmez.

 

İkinci bölümde ise, bu hükmün hadislerinin bir kısmını vererek onların ışığında Şia alimleri arasında meşhur olan eski görüşün aksine, İslâm'dan dönen Müslüman evladının da tövbesinin batında olduğu gibi zahirde de kabul olunabileceğinin sağlam kanıtları olduğunu vurguladık. Bu konudaki hadislerin önceki kısımlarda zikrettiğimiz az ama önemli bir kısmından çıkan sonuç bize fıtrî mürtedin bile bile inkâr etmesi durumunda zahirî tövbe yolunun ona kapandığını göstermektedir.

 

Ayrıca İmam Sadık’ın (a.s) hadisinde zikredilen hafife almanın inadına inkârın kesinleşmesi için söylendiğini ve itinasızlığın tövbe davetine icabetin son ana kadar umursanmaması olduğunu anlıyoruz. Ancak fıtrî mürtede hafife alıncaya kadar mühlet verilip verilmeyeceği ile ilgili beyanda bulunan İmam Ali'nin böyle birini tövbe davet ettiğini ve onun İmam'a karşı kibir gösterdiğini belirten hadis dışında bir hadis görmedik. Bundan dolayı ihtiyatı elden vermemek daha iyidir. Dolayısıyla İmam Sadık’ın (a.s) buyurduğu bile bile inkâr şartı yerine geldiği takdirde bilinçli fıtrî mürtedin kanının heder olduğunu, hafife alıncaya dek mühlet vermenin onda zorunlu olmadığını, bile bile inkâr edip yalanlayan ve dini hafife alıp, hor sayıp bu durumda kalmakta direnen millî mürtedin ise seküler devletlerin tabiriyle İslami şeriat ülkesinde bir çeşit vatan haini olduğunu anlıyoruz.

 

Aynı şekilde eğer şüphesi varsa veya kendisine göre mantıklı olan bir şekilde delil getiriyor ve inkâr ettiğinin mantık ve delilini bilmiyorsa, İmam Ali'nin (a.s) ve İmam Sadık'ın (a.s) harici ve zındıklara karşı yöntemlerinin sadece mantıklı istidlal olması hasebiyle onu aydınlatmayı gerekli biliyoruz. Eğer mürtet zorunlu bir hükmü kabul etmiyor, fakat İslâm'ı kabul ediyorsa, Kaderiye hakkında İmam Ali'nin tövbe izni vermesi ve bilinçli Nasıbilerin de tövbesinin kabulüne değinildiğinden bilinçli inkâr durumunda kanın heder olmasını İslam’ın kendisini veya Peygamberlerden birini bile bile inkâr etmeye bağlı biliyoruz.Yani İslâm üzere doğmuş, fakat bilerek inkâr eden Müslümanın kanı hederdir,  İslami uyruğu olmayan bilinçli bir mürtede tövbe için tahkir edip etmediği belli olana dek mühlet verilmelidir. Üç gün tövbe mühletini sınırlayan hadislerin hiç biri sahih değildir. Dolayısıyla maslahat icabı tövbe davetini uzatmanın bir sakıncası yoktur. Kadınlarda ise durum farklıdır. Eğer şüpheleri varsa hapse atılmadan aydınlatılabilir, fakat bilinçli inkâr ederlerse Ehl-i Beyt'in buyruklarına esasen tövbe edinceye dek hapsedilmeleri ve imkânlarının daraltılması gerekir.  

 

Hanefi fıkhında da kadın mürtet için tövbe edinceye dek müebbet hapis geçerlidir. Eğer bir şeyi inkâr etmesi Peygamberlerden herhangi birinin peygamberliğini bile bile inkâr etmesine yol açacaksa, o zaman yine erkeğin kanı hederdir ve öldürülmesi gerekir. Eğer yaptığının farkında değilse aydınlatılabilir. Elbette İmam Ali'den (a.s) mutlak manada İslâm üzere doğan fıtrî mürtedin ölümüne delalet eden hadis varsa da o hadis muteber olmadığı için onu nakletmediğimizi belirtmek istiyoruz.

 

 

SON

 

 

 


[1] Vesail üş-Şia c. 26 s.28

[2]  El-Kâfi, c. 8 s. 396

[3] Vesail üş-Şia c. 28 s.325

[4] Vesail üş-Şia c. 28 s. 324

[5] Vesail üş-Şia c. 28 s. 332

[6] Zendegani-yi Çahardeh Masum s. 602

 

 

Mürtet Hükmünün Kur'an ve Sünnette Yeri ve Şartları adlı makalenin tüm sorumluluğu yazara aittir.

 
 
 
 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !