13 Aralık 2018 Perşembe Saat:
08:36

Ne Olacak Bu Memleketin Hali?

23-04-2016 12:02



Okurlarla buluşmak, dertleşmek, meselelere nasıl baktıklarını anlamak için yurtiçinde ve yurtdışında söyleşilere gidiyorum.

Bu vesileyle her kesimden insanla tartışma, sohbet etme imkanım oluyor. Onların meselelere nasıl baktığını görüyorum. Ne yapmak istediklerini, nasıl bir Türkiye’de yaşamak istediklerini anlamaya çalışıyorum. Dilim döndükçe söylenmesi gerekenleri filtresiz, taraf tutmadan söylemeye çalışıyorum.

Konferanslara sadece okurları anlamak, onlara bir şeyler anlatmak için gitmiyorum. Kendim için de gidiyorum.

Bu sohbetler, hepimizi insanlıktan çıkaran kutuplaşmanın, ötekileştirici siyasetin, iletişimsizliğin etkisinden kurtulup insan olma veyahut insan kalma çabama katkı sağlıyor. Çünkü farklı kesimlerden insanlarla konuşmayı, duygu birliği kurmayı öğreniyorum. Sözlerime gelen itirazlarla, bana yöneltilen eleştirilerle, nerede yanlış yaptığımı görüyorum. İnsanların hassasiyetlerini, nelerden incindiklerini, nelerden mutlu olduklarını, nelere önem verdiklerini, nelere ihtiyaç duyduklarını gözlemliyorum.

Bu gözlemler empati duygumun gelişmesini sağlıyor. Bazen, ideolojik fanatizmle bana yapılan akıl almaz ithamlara karşı sabırlı olmayı, sakince cevap vermeyi öğreniyorum.
Her kesimde iki tür insan var

Son olarak salı günü Dersim’deydim (Tunceli değil Dersim diyorum, çünkü o ilde yaşayan insanlar Dersim diyor, ben de bu tercihe saygı duyuyorum).

Dersim’e üniversite öğrencisi gençlerin daveti üzerine gittim. Büyük bir katılım oldu.

Ben onları eleştirdim. Onlar da beni eleştirdiler. Zaten konuşmama başlarken, “Ben sizi eleştirmeye geldim. Siz de beni dilediğiniz gibi eleştirebilirsiniz” demiştim. Öyle de oldu.

Çünkü birbirimizi eleştirerek canlı kalabilir, doğru yaklaşımları ancak böyle bulabiliriz.

Eğer isteseydim o salondakilerin tamamını mest edecek cümleler kurar, onları göklere çıkarabilirdim. Eminim ki onlar da bana aynısını yapabilirlerdi. Ama böyle yapmanın, birbirimizi pohpohlamanın hiçbirimize bir faydası yok.

Dersim’deki konferansta çok canlı, çok ilgili, çok misafirperver bir topluluk vardı. Benim için çok öğretici oldu.

Çünkü yıllardır aramıza örülen duvarlar nedeniyle diyalog kurmayı ihmal ettiğimiz insanları görme, tanıma fırsatım oldu.

Gittiğim bütün şehirlerde dikkatimi en çok çeken durum şu: Atatürkçüler, Kürtler, milliyetçiler, solcular, Aleviler, dindar muhafazakarlar… Her kesimde iki tür insan var. Demokrat, eşitlikçi, özgürlükçü, “Artık bırakalım bu inanç, mezhep, etnik köken tartışmalarını da ülkemizin durumuna, eğitime, bilme, sanata yoksulluğa, şehirlerimize… bu alanlardaki geri kalmışlığımıza bakalım” diyenler, bir de tüm bu yaşananlara rağmen hâlâ kendi doğrularını tek doğru gören, ülkenin buna göre şekil almasını isteyen, mezhep, inanç, etnik köken kavgası vermekten vazgeçmemiş insanlar var.

“Artık geleceği konuşalım” diyenler de var. Geçmişi diline dolayıp haklılığını, ideolojik üstünlüğünü ispat etmek için kavgayı sürdürmek isteyenler de var.

Türkiye’nin ne olacağı bu iki gruptan hangisinin daha fazla büyüyeceğiyle, etkinliğini artıracağıyla alakalı.

Demokrasi, özgürlük, hukuk, eşitlik ve liyakat gibi değerler etrafında “Bırakalım bu etnik, inanç, mezhep kavgalarını, el ele verip bu ülkeyi herkes için yaşanabilir kılalım” diyenler mi çoğalacak, yoksa hayatımızı, ülkemizi felakete sürükleyen bu anlamsız kavgaları sürdürmek isteyenler mi?

Ne yazık ki siyasi irade, siyasi aktörler ikinci grubu büyütme çabasında. Çünkü varlıklarını onlara borçlular.

İş bize düşüyor

Gittiğim her şehirde insanlar büyük bir endişeyle şu soruları yöneltiyorlar: “Ne olacak ülkemizin hali? Sizce bu işler nereye gidecek böyle?”

Şöyle cevaplar veriyorum:

Kendimizi değil de başkasını düzeltmeye çalışırsak, ideolojik üstünlük kurma çabasından vazgeçmezsek, ‘öteki’nin de haklı yönlerinin olabileceğini hesaba katmazsak insan gibi yaşam sürebileceğimiz bir ülkeyi hiçbir zaman yaratamayacağız. Berbat hayatlar sürüp ölüp gideceğiz.

Türkiye’nin sadece bizim gibi, yani bizim inancımızdan, bizim mezhebimizden, bizim etnik kökenimizden, ideolojimizden insanlardan oluşmadığını, ancak bu farklı kesimlerin, parçaların bir araya gelmesiyle oluştuğunu kavramazsak, hiçbir sorunumuzu çözemeyiz. Bunlardan biri olmadığında ülkenin eksik kalacağı duygusuna ulaşmazsak bir toplum olamayız. Bu kesimlerden biri huzursuz olursa milletçe huzurlu bir yaşam kuramayacağımızı anlamamız gerek. Farklılıklarımızın sorun olmadığını, tam tersine bir tat, bir zenginlik, bir renklilik olduğunu görmezsek aydınlık bir gelecek kuramayız.

Siyasi tercihlerimizi belirlerken liyakati, insan kalitesini, yeterliliği değil de ‘bizden olan’ veyahut ‘dava ortaklığı’ gibi yüzeysel, sahte olguları esas alırsak bir arpa boyu yol alamayız. “Biz” dediğimizde sadece bize benzeyenleri, bizim gibi düşünenleri değil, bütün Türkiye’yi kapsayan bir ‘biz’ anlayışını benimsemezsek güçlü bir toplum olamayız. Güçlü bir toplum olmadan da siyasetin elinde ne yazık ki oyuncak oluruz.

Farkındayım, insanları disipline eden, iyiye yönelten, ortak değerler etrafında toplayan esas güç siyasi iradedir, entelektüel iradedir, bağımsız medya iradesidir.

Ne yazık ki hiçbiri bu işlevini yerine getiremiyor. Getirmiyor.

Hal böyleyken iş bize düşüyor. Hepimize. “Ben bu ülkeden başka yerde yaşayamam” diyen herkese.

Tek bir kesimin bugün altında kaldığımız enkazı kaldırmaya artık gücü yetmez. El birliği gerekiyor.  Güç birlikteliği gerekiyor.

Her kesimden iyi yetişmiş, liyakat sahibi, çalışkan, demokrat, özgürlükçü, eşitlikçi insanların bir araya gelmesi gerekiyor.

Eğer bunu başaramazsak, çöp evine dönmüş bu ülkede berbat hayatlar süreceğiz.

Tercih bizim.

 

LEVENT GÜLTEKİN

[email protected]

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !