01 Nisan 2020 Çarşamba Saat:
23:46
13-02-2020
  

Nebi - Suç, Yasalar, Akıl, Tutku, Acıya Dair IV. Bölüm

“Hakikati buldum” değil, “bir hakikat buldum” deyin. “Ruhun yolunu buldum” demeyin. “Kendi yolumda yürürken ruhla karşılaştım” deyin. Çünkü ruh her yolda yürür. Ruh ne bir hat üzerinde yürür, ne de saz gibi büyür. Ruh sayısız taç yapraklı lotus çiçeği gibi kat kat açılır.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Almaya ve Satmaya Dair

 

Bir tacir, bize Almaktan ve Satmaktan Söz Et, dedi. O da yanıt verdi ve dedi ki: Size meyvelerini vermekte yeryüzü, yokluk çekmemek içini avuçlarınızı nasıl dolduracağınızı bilmeniz gerek.

 

Bolluğu yeryüzünün armağanlarını birbirinize alıp vermekte bulacak, hoşnut olacaksınız. Ancak sevgiyle ve müşfik bir adaletle yapılmazsa bu alışveriş, kimilerini açgözlülüğe sürükler, kimilerini de açlığa.

 

Siz denizlerin, tarlaların ve bağların emekçileri, dokumacılarla, çömlekçilerle ve baharatçılarla pazaryerinde buluştuğunuz zaman… Çağırın işte o zaman yeryüzünün yüce ruhunu, aranıza katılıp değeri değere vuran terazileri ve hesapları kutsasın.

 

Elleri üretmekten aciz olanları işlerinize katıp sıkıntı çekmeyin, zira onlar sizin emeğinize karşılık laf satma peşinde olacaktır. Böylelerine şöyle deyin:

 

“Bizimle tarlaya gel ya da kardeşlerimizle denize gidip ağım at. Çünkü toprak ve deniz bize nasıl gösteriyorsa cömertliğini sana da gösterecektir.”

 

Şarkıcılar, dansçılar ve neyzenler gelirse pazaryerine, onların armağanlarından da satın alın. Çünkü onlar da meyve ve çam reçinesi toplar, ürünleri düşlerden yapılmış olsa da, ruhlarınızı giydirir ve besler.

 

Pazar yerinden ayrılmadan bakın etrafınıza, kimse oradan eli boş ayrılıp gitmemiştir yoluna. Çünkü yeryüzünün yüce ruhu huzur içinde uyumayacaktır rüzgârın sırtında, en düşkünlerinizin ihtiyaçları karşılanana kadar.

 

Suç ve Cezaya Dair

 

Derken kentin yargıçlarından biri öne çıktı ve bize Suç ve Cezadan Söz Et, dedi. O da yanıtladı ve dedi ki: Ruhunuz rüzgârın sırtında başıboş dolanmaya çıktığındadır, yalnız ve korumasızken, kusur işlemeniz başkalarına ve dolayısıyla kendinize karşı. İşlediğiniz bu kusur için kutsanmış kişilerin kapısını çalıp, esameniz okunmadan beklemeniz gerekecek bir süre.

 

Okyanus gibidir tanrı-özünüz; sonsuza kadar kirlenmeden kalır. Hava gibi ancak kanatlı olanları uçurur. Hatta güneş gibidir tanrı-özünüz; köstebeğin yollarını bilmez, yılanın deliklerini de aramaz. Ama tanrı-özünüz tek başına yaşamaz varlığınızdan içre.

 

İçinizde pek çok şey hâlâ insan ve pek çok şey henüz insan değil. Sadece şekilsiz bir cüce, kendi uyanışını arayarak siste uyurgezer yürüyen… Şimdi de içinizdeki insandan söz etmek istiyorum.

 

Çünkü odur bilen suçu ve suçun cezasını, yoksa ne tanrı-özünüz ne de sisteki cüce.

 

Kötülük yapan birinden, sizlerden biri değil de, size yabancı biriymiş, dünyanıza giren davetsiz bir misafirmiş gibi söz ettiğinizi sık sık duydum.

 

Fakat ben derim ki, evliyalar ve adil kişiler nasıl her birinizin içindeki en yüksekten daha yukarı çıkamazlarsa, kötüler ve zayıflar da, yine sizlerin içindeki o en alçak noktadan daha aşağıya inemezler.

 

Nasıl tek bir yaprak bile sararmazsa bütün ağacın sessiz bilgisi olmadan, kusur işleyen de hepinizin gizli iradesi dışında kusur işleyemez.

 

Hep birlikte bir tören alayı gibi yürürsünüz tanrı-özünüze doğru. Yol da sizsiniz yolcu da. Aranızdan biri düştüğünde, arkasındakiler için düşmüştür, taşa takılıp tökezlenmeye karşı bir uyarı…

 

Evet, hem de önündekiler için düşmüştür, ayaklarına daha tez ve sağlam oldukları halde, ayağa takılacak taşı kaldırmayanlar için.

 

Bir de, sözlerim ağır bir yük gibi çökse de yüreğinize, şunu söyleyeceğim: Öldürülenin hiç sorumluluğu yok değildir öldürülmesinde, soyulanın hiç suçu yok değildir soyulmasında.

 

Dürüst ve adil olan azade değildir kötünün ettiklerinden. Pirüpak olana bulaşmamış değildir mücrimin pisliği. Evet, suçlu mağdurun kurbanıdır çoğunlukla.

 

Daha da büyük bir çoğunlukla, suçtan ve suçlanmadan azade olanların yükünü taşır mahkûmlar. Haklıyı haksızdan ve iyiyi kötüden ayıramazsınız…

 

Çünkü birlikte dururlar güneşin altında, birlikte dokunan siyah ve beyaz iplikler gibi.

 

Koptuğunda siyah iplik, dokuyucu tümünü elden geçirir kumaşın ve tezgâhı da gözden geçirir hatta.

 

Eğer varsa aranızda sadakatsiz kadını yargılayacak olan, kocasının yüreğini de tartsın terazide ve ruhunu ölçülerle vursun ölçüye. İnciteni kınayacak olan varsa, incinenin de ruhuna baksın.

 

Eğer aranızda doğruluk adına cezalandıracak ve kötü ağaca baltayı vuracak olan varsa, köklerine baksın ağacın. Gerçekte iyi ile kötünün, meyve veren ile vermeyenin köklerini sarmaş dolaş görecektir toprağın sessiz bağrında.

 

Ve siz adil olmaya özenen yargıçlar. Cismen namuslu ama ruhen hırsız olana ne hüküm verirsiniz? Cismen katleden ama ruhen maktul olana ne ceza kesersiniz?

 

Eyleyişinde düzenbaz ve zalim olanı nasıl mahkûm edersiniz, aynı zamanda incinmiş ve haksızlığa uğramış ise? Ya pişmanlıkları yaptıkları yanlışları çoktan aşmış olanları nasıl cezalandırırsınız?

 

Pişmanlık değil midir, hizmete heves ettiğiniz o hukukla sağlanan adalet?

 

Ama yükleyemezsiniz pişmanlığı masumların yüreğine, suçlularınkinden de kaldıramazsınız. O çağrılmadan çalacaktır kapıları geceleri, insanlar uyanıp kendilerine baksın diye.

 

Ya siz adaleti kavramak isteyenler, nasıl yapacaksınız bunu tüm fiillere ışığın kusursuz aydınlığında bakmadan?

 

Ancak o zaman göreceksiniz dimdik ayakta olan ile düşmüşün aslında tek bir insan olduğunu ve durduğunu onun cüce-özünün gecesi ile tanrı-özünün gündüzü arasında, alacakaranlıkta ve tapınağın köşe taşının, temelin en dibindeki taştan daha üstte olmadığını.

 

Yasalara Dair

 

Sonra bir hukukçu dedi ki, Fakat ya Yasalarımız, üstat? O da yanıtladı:

 

Yasa koymaktan haz alıyorsunuz. Ama onları çiğnemekten aldığınız haz daha fazla. Okyanus kıyısında oynayan, durmaksızın kumdan kuleler yapıp, sonra da kahkahalar atarak onları yıkan çocuklar gibi.

 

Fakat sizler kumdan kulelerinizi yaparken okyanus kıyıya daha fazla kum taşıyor ve siz kuleleri yıkarken okyanus da sizlerle birlikte gülüyor.

 

Gerçekten de okyanus hep masumlarla birlikte güler. Fakat ya hayatı okyanus, insan yapımı yasaları da kumdan kuleler olarak görmeyenler, hayatı bir kaya ve yasayı da kayaya kendi suretlerini yontmak için kullandıkları bir keski olarak görenler? Ya dansçılardan nefret eden kötürüm? Ya ormanın rengeyikleriyle karacalarını doğru yoldan ayrılmış, serseri şeyler sayan, boyunduruğuna âşık öküz?

 

Ya derisini değiştiremeyip, herkese çıplak ve arlanmaz diyen kocamış yılan? Ya düğün şölenine erken gelen ve tıkabasa doyup yorgun düşünce bütün şölenleri kanunsuz ve şölene katılanları yasa bozucu ilan edip kendi yoluna giden?

 

Bunlar hakkında ne diyebilirim, onların da gün ışığında durduklarından, ama güneşe sırtlarını çevirdiklerinden başka? Sadece kendi gölgelerini görüyorlar ve gölgeleri de yasaları.

 

Onlar için güneş gölgeyi yaratandan başka ne ki? Yasaları kabul etmek de, toprağa düşen gölgelerinin izini eğilip çizmekten başka ne ki?

 

Fakat siz yüzlerini güneşe dönerek yürüyenler, toprağa çizili hangi imge sizi yolunuzdan alıkoyabilir? Siz rüzgârla yolculuk edenler, rotanızı çizebilecek rüzgârgülü var mıdır? Boyunduruğunuzu kırarsanız kimsenin hücresinin kapısına ilişmeden, hangi insan yasası sizi bağlayabilir?

 

Dans ederseniz kimsenin prangalarına takılmadan, çekinmeniz gereken bir yasa olabilir mi? Giysinizi yırtıp atar ama kimsenin yolu üzerine bırakmazsanız kim yargılayabilir sizi?

 

Orphalese halkı, davulun sesini boğabilir, lirin tellerini gevşetebilirsiniz ama tarlakuşuna şakımamasını kim buyurabilir?

 

Özgürlüğe Dair

 

Bir hatip, bize Özgürlükten Söz Et, dedi. O da yanıtladı: Kent kapısında ve ocağınızın başında, secdeye varıp kendi özgürlüğünüze tapındığınızı gördüm. Tıpkı kendilerini katleden tiranın önünde eğilip, ona övgüler düzen köleler gibi.

 

Evet, aranızda en özgür olanların tapınağın korusunda ve kalenin gölgesinde özgürlüklerini birer boyunduruk ve kelepçe gibi taşıdığını gördüm. Yüreğim kanadı; çünkü özgürlük peşinde koşma arzusu bile sizin için bir dizgin halini aldığında ve özgürlükten bir amaç, gerçekleşmiş bir şey olarak söz etmeyi bıraktığınızda özgür olabilirsiniz ancak.

 

Günleriniz dertsiz, geceleriniz eksiksiz ve hüzünsüz olduğu zaman değil. Tam tersine, bütün bunlar yaşamınızı kuşatmışken, çıplak ve tüm bağlardan kurtulmuş olarak hepsinin üzerine yükseldiğiniz zaman özgürsünüz gerçekten.

 

Günlerinizin ve gecelerinizin üzerine nasıl yükseleceksiniz henüz idrakinizin şafağında öğle saatlerinize vurduğunuz zincirleri kırmazsanız? Aslında özgürlük dediğiniz şey bu zincirlerin en sağlamıdır, halkaları güneşte parıldayıp gözlerinizi kamaştırsa da.

 

Özgür olabilmek için çıkarıp atacağınız kendi özünüzün parçalarından başka nedir ki? Kaldırmak istediğiniz adaletsiz bir yasaysa, o yasayı kendi alnınıza siz yazdınız kendi ellerinizle. Onu hukuk kitaplarınızı yakarak veya üzerlerine denizleri boca etseniz bile yargıçlarınızın alınlarını yıkayarak silemezsiniz.

 

Ve tahtından indirmek istediğiniz bir despotsa söz konusu olan, önce onun içinizde kurulu tahtını ortadan kaldırın. Bir zorba özgür ve gururlu olanlara nasıl hükmedebilir, eğer onların kendi özgürlüklerinde bir zorbalık, kendi gururlarında bir utanç yoksa? Ve üstünüzden atmak istediğiniz bir yükümlülükse söz konusu olan, bu yükümlülük size dayatılmadı, onu siz seçtiniz.

 

Defetmek istediğiniz bir korkuysa, o korku sizin yüreğinizi mesken tutmuş, korkulanın elini değil. Gerçekte her şey, arzulanan ve korkulan, iğrenç olan ve aziz tutulan, kovalanan ve kaçmak istediğiniz her şey, varlığınız içinde devinmekte, sürekli bir yarı kucaklaşma halinde. Bunlar içinizde birbirine yapışık ışık ve gölge çiftleri halinde devinir.

 

Gölge solduğu ve yok olduğu zaman, geride kalan ışık bir başka ışığın gölgesi olur. İşte böyle, prangalarından kurtulan özgürlüğünüz, daha büyük bir özgürlüğün prangası olur.

 

Akıl ve Tutkuya Dair

 

Sonra rahibe tekrar konuştu ve dedi ki: Bize Akıl ve Tutkudan Söz Et. O da yanıtladı ve dedi ki: Ruhunuz çoğu zaman bir savaş alanıdır, burada aklınız ve yargılama gücünüz, tutkunuz ve iştahınıza karşı savaşır.

 

Keşke ruhunuza barış getiren ben olabilseydim, elementleriniz arasındaki uyumsuzluk ve rekabeti tekliğe ve ezgiye dönüştürebilseydim. Ama sizler bizzat uzlaştırıcı olmadıkça ve bütün elementlerinizi sevmedikçe ben ne yapabilirim?

 

Aklınız ve tutkunuz denizlere açılmış ruhunuzun dümeni ve yelkenleridir. Yelkenleriniz ya da dümeniniz parçalanırsa, oraya buraya savrulup sürüklenmekten ya da denizin ortasında hareketsiz kalmaktan başka bir şey gelmez elinizden. Çünkü tek başına hükmeden akıl, kısıtlayıcı bir güçtür; başıboş bırakılmış tutku ise, kendisini yok edene kadar yanan alevdir.

 

Onun için, bırakın ruhunuz aklınızı tutkunun doruklarına yüceltsin şarkı söyleyebilmesi için. Bırakın ruhunuz tutkunuzu akılla yönlendirsin, tutkunuzun her gün yeniden dirilip Anka kuşu gibi kendi küllerinden doğabilmesi için.

 

Yargılama yeteneğinizi ve arzularınızı, evinize gelmiş sevilen iki konuk saymanızı isterim. Bir konuğa diğerinden fazla ihtimam göstermezsiniz kuşkusuz; çünkü birine daha fazla önem veren ikisinin de sevgisini ve güvenini yitirir.

 

Tepelerin arasında, akçakavakların serin gölgesinde oturur, uzak tarlaların ve çayırların huzur ve dinginliğini paylaşırken, yüreğiniz sessizce “Tanrı’nın yeri akıldır” desin.

 

Fırtına geldiğinde ve güçlü rüzgâr ormanı sarsıp, şimşek ve gök gürültüsü gökyüzünün görkemini orta ya koyduğunda, o zaman yüreğiniz huşu içinde “Tanrı tutkuyla devinir” desin.

 

Tanrı’nın evreninde bir soluk ve Tanrı’nın ormanında bir yaprak olduğunuz için, sizler de aklı mesken tutup, tutkuyla devinmelisiniz.

 

Acıya Dair

 

Bir kadın konuşarak, bize Acıdan Söz Et, dedi. O da dedi ki: Acınız idrakinizi saran kabuğun kırılmasıdır.

 

Nasıl meyvenin çekirdeği kırılmak zorundaysa, canevinin güneşin altında durması için, siz de acıyı tanımak zorundasınız. Eğer yüreklerinizi yaşamlarınızın gündelik mucizeleri karşısında hayretle dolu tutabilseydiniz, acınız da en az sevinciniz kadar harikulade görünürdü.

 

Yüreğinizin mevsimlerini kabullenirdiniz, tıpkı tarlalarınızdan geçen mevsimleri her zaman kabullendiğiniz gibi. Ve hüznünüzün kışlarını dinginlikle seyrederdiniz.

 

Acılarınızın çoğu kendi seçiminizdir. Acı, içinizdeki hekimin hasta nefsinizi sağaltmakta kullandığı acı iksirdir. Onun için hekime güvenin, ilacını sessizlik ve dinginlikle için: Çünkü eli ağır ve sert olsa da, Görünmeyen’in müşfik eliyle yönlendirilir. Uzattığı çanak dudaklarınızı yaksa da, Çömlekçi’nin Kendi kutsal gözyaşlarıyla ıslattığı kilden yapılmıştır.

 

Kendini Bilmeye Dair

 

Derken bir adam, bize Kendini Bilmekten Söz Et, dedi. O da yanıtladı ve dedi ki: Yürekleriniz sessizce bilir günlerin ve gecelerin gizlerini. Fakat yüreğinizdeki bilginin sesine susamıştır kulaklarınız.

 

Düşüncenizde hep bilmiş olduğunuz şeyi kelimelerle de bilmek istersiniz. Düşlerinizin çıplak bedenine parmaklarınızla dokunmak istersiniz. Doğrusu da bunu yapmanızdır.

 

Ruhunuzun saklı pınarı mutlaka yükselip denize koşmak ihtiyacındadır mırıldanarak; sonsuz derinliklerinizin hazinesi gözleriniz önüne serilecektir.

 

Ama terazilere vurmayın bilinmez hazinenizi; bilginizin derinliklerini sırıkla veya iskandil salvosuyla ölçmeye çalışmayın. Çünkü benlik sınırsız ve ölçüye gelmez bir denizdir.

 

“Hakikati buldum” değil, “bir hakikat buldum” deyin. “Ruhun yolunu buldum” demeyin. “Kendi yolumda yürürken ruhla karşılaştım” deyin. Çünkü ruh her yolda yürür. Ruh ne bir hat üzerinde yürür, ne de saz gibi büyür. Ruh sayısız taç yapraklı lotus çiçeği gibi kat kat açılır.

 

 

 

Dördüncü Bölümün Sonu
 
 
 
 
 
 
 
Birinci Bölüm İçin Aşağıdaki Linke Tıklayın
 
 
 
İkinci Bölüm İçin Aşağıdaki Linke Tıklayın
 

 

 
Üçüncü Bölüm İçin Aşağıdaki Linke Tıklayın
 
 
 
 
 
 
Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler