05 Temmuz 2020 Pazar Saat:
01:07
06-02-2020
  

Nebi - Yemeye, Çalışmaya, Evlere Dair III. Bölüm

yemek için öldürmek, susuzluğunuzu gidermek için yeni doğandan ana sütünü çalmak zorundasınız, o halde yiyip içmenizi bir tapınma eylemine çevirin...

Facebook da Paylaş

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Yemeye ve İçmeye Dair

 

Sonra yaşlı bir adam, bir hancı, dedi ki: Bize Yemekten ve İçmekten Söz Et. O da dedi ki: Keşke toprağın rayihasıyla yaşayıp, yerin üstündeki bitkiler gibi ışıkla beslenebilseydiniz.

 

Fakat değil mi ki yemek için öldürmek, susuzluğunuzu gidermek için yeni doğandan ana sütünü çalmak zorundasınız, o halde yiyip içmenizi bir tapınma eylemine çevirin.

 

Sofranız ormanların ve ovaların saf ve masumlarının, insanda daha saf ve daha da masum olana kurban edildiği bir sunak olsun.

 

Bir hayvanı öldürdüğünüz zaman gönlünüzde ona deyin ki: “Seni öldüren o güç beni de öldürendir ve ben de tükenip gideceğim.

 

Çünkü seni benim elime teslim eden yasa, beni de daha güçlü bir ele teslim edecek. Senin kanın ve benim kanım cennet ağacını besleyen özsudan başka bir şey değildir.”

 

Dişlerinizle bir elmayı çiğnerken ona gönlünüzde deyin ki: “Tohumların benim bedenimde yaşayacak ve geleceğinin tomurcukları benim yüreğimde çiçek açacak. Rayihan benim nefesim olacak, birlikte sevineceğiz bütün mevsimlerde.”

 

Sonbaharda bağlarınızı bozup cendere için üzüm toplarken, gönlünüzde deyin ki: “Ben de bir bağım ve benim meyvelerim de cendere için toplanacak ve taze şarap gibi sonsuzluk küplerinde saklanacağım.”

 

Kışın, şarap alırken, her tas için yüreğinizden bir şarkı geçsin.

 

Ve o şarkıda hazan günlerinin, bağın ve üzüm cenderesinin bir anısı olsun.

 

Çalışmaya Dair

 

Derken bir çiftçi dedi ki, bize Çalışmaktan Söz Et. O da yanıt verdi, dedi ki: Yeryüzüne ve yeryüzünün ruhuna ayak uydurabilmek için çalışırsınız.

 

Çünkü aylaklık, mevsimlere yabancı düşmek, heybetle ve mağrur bir teslimiyetle sonsuza yürüyen yaşam kafilesinin dışında kalmaktır.

 

Çalışırken ney olursunuz, saatlerin fısıltısı müziğe dönüşür neyin yüreğinde. Tüm varlıklar uyum içinde bir ağızdan şarkı söylerken, dilsiz ve sessiz bir kamış olmayı isteyen çıkar mı aranızda? Size hep işin bir lanet ve çalışmanın talihsizlik olduğu söylendi.

 

Fakat ben size diyorum ki, çalışırken yeryüzünün en ırak düşünün; daha o düş doğarken sizin payınıza düşmüş parçasını gerçekleştiriyorsunuz… Ve çalışmayı sürdürmekle, aslında hayatı sevmiş oluyorsunuz…

 

Hayatı çalışmak yoluyla sevmek hayatın en derin sırrına ermek demektir.

 

Fakat eğer ıstırap çekerken, doğduğunuz güne lanet edip bedeninizin yükünü taşımayı alnınızın kara yazısı sayıyorsanız, o zaman size cevabım şudur: Yazılanı silecek olan sadece alın terinizdir.

 

Size hayatın karanlık olduğu da söylendi ve siz de bezginlik içinde bezginler tarafından söylenenleri tekrarlıyorsunuz. Ben de diyorum ki bir dürtü olmadıkça hayat karanlıktır gerçekten ve bilgi olmadıkça tüm dürtüler kördür. İş olmadıkça tüm bilgiler boşunadır ve aşk olmadıkça tüm işler boştur…

 

Aşk ile çalışınca kendinizi nefsinize, birbirinize ve Tanrı’ya bağlarsınız.

 

Peki aşk ile çalışmak nedir?

 

Giysinin kumaşını yüreğinizden çekilmiş ipliklerle dokumaktır, giysiyi sevgiliniz giyecekmişçesine. Evi muhabbetle inşa etmektir, içinde sevgiliniz oturacakmışçasına.

 

Tohumları sevecenlikle ekmek ve hasadı sevinçle kaldırmaktır, meyveyi sevgiliniz yiyecekmişçesine. Yaptığınız her şeye kendi ruhunuzdan bir soluk katmak ve bütün kutlu ölülerin çevrenizde durup sizi izlediğini bilmektir.

 

Uykunuzda konuşur gibi şunları söylediğinizi çokça duydum: “Mermeri işleyen ve taşta kendi ruhunun şeklini yakalayan, toprağı sürenden daha soyludur. Gökkuşağını yakalayıp insanın suretinde kumaşa yerleştiren, ayağımıza giydiğimiz sandaletleri yapandan daha değerlidir.”

 

Fakat ben, uykuda değil, öğle vaktinin tüm uyanıklığı içinde derim ki: Rüzgâr, dev meşelerle en çelimsiz otlarla konuştuğundan daha tatlı bir dille konuşmaz ve aşkıyla rüzgârın sesini tatlı bir şarkı haline getirenden yücesi yoktur.

 

İş, görünür kılınmış aşktır. Eğer aşkla çalışamıyor ve çalışırken sadece hoşnutsuzluk duyuyorsanız, işinizi bırakıp tapınak kapısında oturmak ve sevinçle çalışanların sadakalarını almak yeğdir.

 

Çünkü gönülsüz pişirilen ekmek acı olur ve ancak yarısını giderir insanın açlığının. Eğer üzümleri istemeye istemeye ezerseniz, gönülsüzlüğünüz şaraba zehir katar. Eğer melekler gibi şarkı söyler ama şarkı söylemeyi sevmezseniz, insan kulağını günün ve gecenin seslerine kapatırsınız.

 

Sevinç ve Kedere Dair

 

Sonra bir kadın dedi ki, Bize Sevinçten ve Kederden Söz Et. O da yanıtladı: Sevinciniz maskesinden sıyrılmış kederinizdir. Şimdi kahkahalarınızın yükseldiği o kuyu, çokça zaman gözyaşlarınızla dolmuştu.

 

Başka nasıl olabilir ki? Keder varlığınızda ne kadar derin bir oyuk açarsa, taşıyabileceğiniz sevinç o kadar fazla olur.

 

Şarabınızı koyduğunuz şu tas, çömlekçinin fırınında pişirilen tasın ta kendisi değil mi? Ruhunuzu yatıştıran şu lavta, bıçaklarla oyulmuş ağacın ta kendisi değil midir?

 

Sevinçliyken yüreğinizin derinliklerine bakın göreceksiniz; sizi şimdi sevindiren, bir zamanlar üzenden başkası değildir.

 

Kederli olduğunuz zaman yine yüreğinize bakın göreceksiniz, aslında, bir zamanlar neşe kaynağınız olan için ağlamaktasınız.

 

Kimileriniz “Sevinç kederden büyüktür” derken, kimileriniz de “Hayır büyük olan kederdir” diyor. Oysa ben size diyorum ki, ikisi birbirinden ayrılmaz.

 

Sevinç ve keder birlikte gelir; biri sofranızda sizinle otururken, unutmayın, diğeri yatağınızda uyumaktadır.

 

Gerçekte kederiniz ve sevinciniz arasında askıdasınız terazi gibi.

 

Ancak kefeler boşken hareketsiz, dengede durursunuz. Hazinedar altınlarını ve gümüşlerini tartmak için kaldırdığında, ya sevinciniz ağır basar ya da kederiniz.

 

Evlere Dair

 

Derken bir duvarcı öne çıkıp, bize Evlerden Söz Et, dedi. O da cevap verdi ve dedi ki: Hayalinizde kırlara çardak kurun, kent surları içine bir ev inşa etmeden önce.

 

Çünkü hayatınızın günbatımında nasıl ilk yuvanıza kavuşmak isterseniz, içinizdeki o iflah olmaz münzevi ve mesafeli seyyah da aynı özlemle yanıp tutuşur.

 

Eviniz sizi kuşatan daha geniş bir bedendir adeta. Güneşte büyür ve gecenin dinginliğinde uyur; düş görmez de değildir. Eviniz düş görmez mi ve düşünde kenti bırakıp korulara ya da tepelere gitmez mi?

 

Evlerinizi avucuma toplayıp, tohum eker gibi ormanlara ve çayırlara serpebilmek isterdim. Vadiler caddeleriniz, yeşil patikalar dar sokaklarınız olsun isterdim, birbirinizi bağlar arasında arayıp giysileriniz mis gibi toprak kokarak gelin isterdim.

 

Ama daha o gün gelmedi.

 

Atalarınız korkularıyla sizleri fazlaca iç içe sokup bir araya topladılar. Bu korku daha bir süre devam edecek. Daha bir süre kentlerinizin surları, ocaklarınızı tarlalarınızdan ayıracak.

 

Söyleyin bana Orphalese halkı, bu evlerde neyiniz var? Kilitli kapılarla koruduğunuz nedir? Huzur, gücünüzü ortaya çıkaran o dingin kuvvet var mı bu evlerde? Anılar, zihnin dorukları arasında uzanan o ışıltılı kemerler var mı?

 

Güzellik var mı, yüreği ağaç ve taştan yaratılmış şeylerden alıp kutsal dağa götüren? Söyleyin bana, evlerinizde bunlar var mı?

 

Yoksa rahatlık ve rahatlık tutkusu; eve konuk olarak girip, sonra ev sahibi, daha da sonra efendi kesilen o sinsi şey mi var sadece?

 

Evet, bir kırbaç ve çengelle terbiyeci kesilir başınıza ve asıp daha büyük arzularınızın iplerine kuklaya çevirir sizi.

 

Elleri ipek gibi yumuşak olsa da, yüreği demirdendir. Sizi ninnileriyle uyutur, başucunuzda dikilip bedeninizin itibarını alaya almak için.

 

Sapasağlam duyularınıza gülüp geçer ve kırılgan çanaklar gibi devedikeni pamukları içine yerleştirir onları.

 

Gerçekte bedenin rahata düşkünlüğü ruhun tutkusunu öldürür, sonra da onun cenaze alayının ardından sırıtarak yürür.

 

Fakat siz evrenin çocukları, siz huzur içinde huzursuz olanlar, sizler tuzağa düşmeyecek, ehlileştirilmeyeceksiniz. Evleriniz gemi lengeri değil, yelken direği olacak. Eviniz yarayı örten parlak bir zar değil, gözü koruyan gözkapağı olacak.

 

Kapılardan geçebilmek için kanatlarınızı kapamayacak, tavana vurmasın diye başınızı eğmeyecek, duvarlar çatlayıp çöker diye nefes almaktan korkmayacaksınız.

 

Ölülerin diriler için yaptığı mezarlarda yaşamayacaksınız. Gösterişli ve görkemli olsa da, evleriniz gizlerinizin sahibi, özlemlerinizin barınağı olmayacak.

 

Çünkü sizin içinizde sınırsız olanın meskeni göklerin konağıdır; o konağın kapısı sabah pusu, pencereleri gecenin şarkıları ve sessizlikleridir.

 

Giysilere Dair

 

Dokumacı da dedi ki, bize Giysilerden Söz Et. O da yanıtladı: Giysileriniz güzelliğinizin büyük kısmını gizlemekte, ama güzel olmayanı gizlemekte değil. Giysilerde mahremiyetin özgürlüğü olsa da aradığınız, bulacağınız koşum ve zincir olabilir.

 

Keşke güneşe ve rüzgâra teninizi daha fazla açıp da onları daha az giysiyle kucaklayabilseydiniz. Çünkü hayatın soluğu gün ışığında, eli ise rüzgârdadır.

 

Bazılarınız der ki: “Sırtımızdaki giysileri dokuyan kuzey rüzgârıdır.” Ben de derim ki, evet, giysilerinizi kuzey rüzgârı dokudu. Ama tezgâhı utanç, ipliği ise güçsüzleşen kaslarıydı.

 

Ve işi bittiğinde ormanda güldü. Giyimde edep, ahlaksız olanın gözlerinden korunmak için bir kalkandır, unutmayın.

 

Ahlaksız diye bir şey kalmadığında ise giyimde edep prangadan ve zihin kirliliğinden başka nedir ki? Hem unutmayın, çıplak ayaklarınızı hissetmek haz verir toprağa ve rüzgârlar saçlarınızla oynamak özlemindedir.

 

 

 

Üçüncü Bölümün Sonu
 
 
 
 
 
 
 
Birinci Bölüm İçin Aşağıdaki Linke Tıklayın
 
 
 
İkinci Bölüm İçin Aşağıdaki Linke Tıklayın
 
Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler