18 Haziran 2018 Pazartesi Saat:
02:47

Nefsin Hastalıklarını Teşhis Etmenin Yolları (I)

20-02-2017 12:06


 

 

Allah'a doğru çıkılan ilâhî yolculukta (sülûkta), çeşitli tehlikelerle dolu uzun seferde, muhtelif menzil ve merhalelerinde nefsanî ve şeytanî tuzak ve tehlikelerin çeşitli şekillerde insanı tehdit ettiği kıldan ince, kılıçtan keskin sırat-ı müstakîm yolculuğunda, nefsi ve özelliklerini bilmek, onu kötü huy ve sıfatlardan tezkiye etmek, temizlemek zorunludur. Çünkü insan ancak bu sayede yüce Allah'ın velâyeti altına girebilir; tehlikelerden, belâlardan, hüsrana uğramaktan ve ümitsizliğe düşmekten korunabilir; zaman zaman kaymalar olsa bile, daha büyük şeytanî ve nefsanî aldatmalara ve tuzaklara düşmekten kurtulabilir; ilâhî inayetlere mazhar olabilir.

 

Bu nedenle sâlik, her şeyden önce ayet ve rivayetlerde işaret edilen kötü ahlâk, huy ve sıfatlardan kendini arındırmak için mücahede etmeli, bunları kendi varlığından uzaklaştırmalı, kendini bunlardan temizleyip arındırmalı ve bu konuda asla gevşek davranmamalı, bunlara sahip olduğu sürece yüce Allah'a doğru çıktığı ilâhî yolculukta asla başarılı olamayacağını bilmelidir.

 

Bizler genel olarak kötü huyları, nefsanî ve ahlâkî hastalıkları tanımakta ve onların çirkinliğini bilmekteyiz. Ancak biz insanoğullarında şöyle bir kusur da var ki, diğerlerinde kötü bir ahlâk veya çirkin bir davranış gördüğümüzde onun çirkinliğini idrak ediyoruz; ama o çirkin özellik, hatta ondan daha kötüsü kendimizde olduğunda ondan gaflet ediyoruz. Hatta çoğu zaman yaptığımız kötü bir işi kesinlikle kötü bilmiyor, onu kendimiz için ahlâkî bir değer olarak da görebiliyoruz. Böyle bir özelliğe sahip olduğumuz için de hiçbir zaman kendimizi ıslâh etmeyi aklımızdan geçirmiyoruz. Zira hasta olan bir kimse, hasta olduğunun farkında olmazsa, kendini tedavi etmeyi aklından bile geçirmez. Biz de kendimizi hasta bilmediğimiz için onu tedavi etmeyi de düşünmüyor olabiliriz. İşte asıl problemimiz de budur zaten. Dolayısıyla, eğer kendi saadetimizi düşünüyorsak, bu problemimizi halletmek için çaba harcamalı ve mümkün olan her vesileyle nefsanî hastalıklarımızın çeşitlerini tanımak ve teşhis etmek için gayret göstermeliyiz. Şimdi bu bağlamda, Üstad Eminî'nin sözlerinden de yararlanarak faydalı olabilecek bazı hususlara değinmek istiyoruz:

 

1- Aklı Güçlendirmek

 

Akıl, insanı diğer mahlukattan ayıran, onun ulvî ve melekutî mertebesi ve varlığının en mükemmel noktasıdır.

 

Akıl, Kur'ân ve hadislerde özel bir yere sahip olup, hadislerde varlıkların en şereflisi; sorumluluğun, sevap ve cezanın kaynağı olarak tanıtılmıştır.

 

İnsan, aklı vasıtasıyla düşünür ve gerçekleri idrak eder, iyi ve kötüyü, yararlı ve zararlıyı ayırt eder. Allah'ı ve kendini akıl vasıtasıyla tanır, vazifelerini onunla teşhis eder. Eğer insanın aklı olmasaydı, onunla hayvanlar arasında bir fark kalmazdı. Bundan dolayı da Allah-u Tealâ, Kur'ân-ı Kerim'de düşünme, tefekkür etme ve araştırma yapma üzerinde önemle durmuş ve insandan aklını kullanmasını istemiştir.

 

İnsanın güzellikleri aklından kaynaklanır. İnsan aklı vasıtasıyla Allah'ı tanır, O'na  ibadet eder, ahirete iman eder ve onun için hazırlanır; peygamberleri kabul eder, onları dinler; ahlâkî değerleri ve erdemleri tanır, onları kazanmaya çalışır; rezaletleri ve erdemsizlikleri tanır, onlardan kaçınmaya gayret gösterir.

 

İmam Cafer Sadık (a.s); "Akıl nedir?" diye soran birine şu cevabı verir:

 

"Akıl, o güç ve yetenektir ki onunla Rahman'a kulluk edilir ve cennetler kazanılır."

 

Bir başka hadiste de şöyle buyurur:

 

"İnsanlar içinde aklen en olgun olanı, ahlâken en güzel olanıdır."

 

İmam Musa Kâzım (a.s) da Hişam b. Hakem'e yaptığı uzun tavsiyenin bir bölümünde şöyle buyurur:

 

"Malsız zenginlik, kıskançlıktan kurtulmuş huzurlu kalp, dinde esenlik ve sağlamlık isteyen kimse, kendisine olgun ve eksiksiz bir akıl vermesi için Allah-u Tealâ'ya yalvarıp yakarmalıdır. Çünkü akleden insan, kendisine yetene kanaat eder. Kendisine yeterli olana kanaat eden de, kendisini başkasına muhtaç görmez. Ama kendisine yeterli olana kanaat etmeyen, ebediyen zenginlik bulamaz."

 

"Ey Hişam! Emir'ül-Müminin (Ali b. Ebu Talip aleyhisselâm) şöyle derdi: 'Allah'a akıldan daha üstün bir şeyle ibadet edilmiş değildir.' Şu hasletlere sahip olmadıkça, bir insanın aklı tamamlanmış olmaz: Küfür ve kötülükten yana ondan emin olunur. Ondan hayır ve doğruluk umulur. Malının fazlasını dağıtır. Sözünün fazlasını içinde tutar. Dünyadan payı ise sadece beslenmektir. Yaşamı boyunca kesinlikle ilme doymaz. Allah ile beraberken zelil olmak, onun için başkalarının yanında aziz olmaktan daha iyidir. Tevazu, ona göre şereften daha iyidir. Başkasının sergilediği az miktardaki iyilikleri çok görür, kendisinin sergilediği çok miktardaki iyilikleri ise azımsar. Bütün insanları kendisinden daha iyi görür. Kendi yanında kendini, insanların en kötüsü olarak düşünür… İşte bu, dinin özüdür."

 

Yine İmam Sadık'tan (a.s) şöyle nakledilir:

 

"İnsan kişiliğinin dayanağı akıldır. Anlayış, kavrayış, hafıza ve bilgi, akıldan kaynaklanır. İnsan, akıl ile olgunlaşır. Akıl, insanın kılavuzudur; insan onunla görür. Her işin anahtarı akıldır. İnsanın aklı nur ile desteklenince, anlayışlı ve kavrayışlı olur; onun sayesinde "nasılı", "ne içini", "neredeyi" bilir.

Kendine öğüt vereni ve kötülüğünü isteyeni birbirinden ayırt edebilir. Tekliği Allah'a özgü kılar, Allah'a itaati benimser…"

 

Bu hadislerden, aklın değerini ve onun marifet ve bilgi edinmede, Allah'a tapınmada, ahlâkî değerlerden yararlanmada, günah ve rezaletlerden kaçınmadaki önemli rolü anlaşılmaktadır. Burada şu noktayı hemen belirtmek gerekir ki, bu hedeflere ulaşmak için sırf aklın varlığı yeterli değildir; buna ilâve olarak aklı kullanmak ve ondan yararlanmak da şarttır. Akıl vücut âleminde, adil ve işinin ehli bir hâkim gibidir. Ancak akıl, kendisi için emniyetli bir ortam hazırlanıp hâkimiyeti kabul edildiği durumda hâkimliğini iyi bir şekilde yapabilir. O, bilgili, güçlü, tedbirli ve iyiliksever bir hâkim gibidir, ancak onun hâkimiyetinin güçlendirilip teyit edilmesi de şarttır. O, kendisiyle meşveret edilen bilgili, güvenilir ve iyiliksever bir kimse gibidir; ancak kendisiyle meşveret edilmesi ve sözlerinin dinlenilmesi de gerekir...

 

Akıl vücuda hâkim olur da nefsanî güdü ve eğilimleri kontrolüne geçirirse, ülkesini (vücudu) en güzel şekilde idare eder. Eğilimlerle diğer güç ve kuvvetler arasında denge kurarak, insanı Allah'a doğru hareket ettirir. Ama ne var ki hayvanî eğilim ve istekler, o kadar kolay bir şekilde aklın hâkimiyetini kabul edip onun emirleri karşısında teslim olmazlar. Nefsanî eğilimler, aklı saf dışı etmek için ellerinden geldiği kadar bozgunculuk yapar, fitne çıkarırlar. Bunun tek kurtuluş yolu ise, aklı güçlendirmektir. Zira akıl ne kadar güçlü ve etkili olursa, iç düşmanlarını o kadar iyi tanır, onları dizginlemekte daha başarılı olur. O hâlde, aklımızı güçlendirip sağlamlaştırmak için çaba harcamak da bize düşer.

 

2- Bir İşe Girişmeden Önce Etraflıca Düşünmek

 

Aklı güçlendirmek için, bir işi yapmadan önce onun hakkında etraflıca düşünmek, dünyevî ve uhrevî sonuç ve etkilerini iyice incelemek gerekir. Tedricî ve aşamalı düşünmeye ve ileriyi görmeye alışmak için de bir işin sonunu etraflıca düşünmeden hiçbir zaman o işi yapmaya karar vermemeliyiz. İslâm bizi tefekkür etmeye ve ileriyi görmeye davet etmektedir. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurur:

 

"Tefekkür (düşünmek) basiretli kalbin hayatıdır…"

 

Yine o Hazret'ten şöyle nakledilir:

 

"Bir işe girişmeden önce o işin sonucunu düşünmek, seni pişman olmaktan sakındırır."

 

Bir kişi Resulullah (s.a.a)’in huzuruna giderek: "Ya Resulullah! bana bir tavsiyede bulun." der. Resulullah (s.a.a); "Benim tavsiyeme uyacak mısın?" buyurur. O adam; "Evet, Ya Resulullah!" cevabını verince, Resulullah (s.a.a) şu tavsiyede bulunur: "Bir işe girişmek istediğin zaman ilk önce onun sonucunu düşünmeni, eğer iyiyse yapmanı ve eğer kötüyse onu yapmaktan kaçınmanı tavsiye ediyorum (sana)."

 

Yine Resulullah'tan (s.a.a) şöyle nakledilir:

 

"İşlerde acele etmek, halkı helâk etti. Eğer insanlar işlerini düşünerek yapsalardı, hiç kimse helâk olmazdı."

 

Başka bir yerde ise şöyle buyurur:

 

"Sabırlı olmak ve ileriyi düşünmek Rahmanî; acele etmek ise şeytanîdir."

 

Masum İmamlardan (a.s) gelen bir hadiste şöyle denir:

 

"Tefekkür, senin iyi ve kötü yönlerini gösteren bir ayna gibidir."

 

Mevlâna da bu hususta şöyle der Mesnevî'sinde:

 

"Ey kardeş! Sen ancak bir düşünceden ibaretsin. / Bundan başka neyin varsa kemiktir, ettir.

Eğer düşüncen gül ise, sen de gül bahçesisin. / Diken ise, külhana atılacak odun gibisin."

 

Hayvanlar, eylemlerinde içgüdülerine ve nefsanî isteklerine bağlı olduklarından düşünerek hareket etmezler. Ancak insan, akıl nimetine sahip olduğu için işlerinde düşünmeli ve ilerisini görmelidir. İnsan da aynı güdüler ve hayvanî eğilimlere sahiptir. Bu nedenle hayvanî bir istekle karşılaşır karşılaşmaz, bu güdüler hemen tahrik olur ve aklın harekete geçip önlem almasına engel olmaya çalışırlar. Fakat eğer biz bir işe girişmeden önce kendimizi iyice düşünmeye alıştırırsak, aklın yolunu açmış, harekete geçmesi için ona fırsat vermiş oluruz.

 

Eğer akıl düşünmeye ve tefekkür etmeye alıştırılarak güçlendirilirse, gerçek yarar ve zararlarımızı idrak eder, hayvanî istek ve eğilimler arasında denge kurar ve bizi insanî tekâmülün doğru yoluna hidayet eder. Akıl güçlenir de beden ülkesinde hâkimiyet kurarsa, insaniyetin iç düşmanlarını ve kendi içindeki nefsanî hastalıkları tanıyarak onları tedavi ve bertaraf eder. İşte bu nedenle Kur'ân-ı Kerim'de ve hadislerde tefekkür etme, düşünme, inceleme ve araştırma hakkında birçok tavsiye varit olmuş ve konunun önemi vurgulanmıştır. Zira insanın insaniyetinin bağlı olduğu akıl bu vesileyle güçlenir, hayvanî eğilimler bu yolla eğitilir.

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !