09 Nisan 2020 Perşembe Saat:
10:10
25-03-2020
  

Nefsin İsteklerine Boyun Eğmemek

Düşmanlarının içerisinde en büyük düşman senin iki tarafının tam ortasında olan nefsindir...

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Üstad Muhammed Taki Misbah

 

 

Yüce Allah miraçta Peygamber'e (s.a.a) şöyle buyurmaktadır:

 

"Ey Ahmet! Kendini güzel elbise, leziz yemek ve yumuşak yatakla süsleme; çünkü nefis şerlerin sığınağı ve her türlü kötülüğün arkadaşıdır. Sen onu Allah'a itaat etmeye çağırırken o da seni sürekli günaha çağırır. Allah'ın sevdiği şeyleri yapmanda sürekli sana karşı gelir ve Allah'ın sevmediği işleri yapmak istediğindeyse hemen sana itaat eder. Doyduğun tuğyan eder, aç olduğunda sızlanmaya başlar, yoksulluk anında öfkeli, zengin olduğun zamanda pek gururludur, büyüdüğünde unutur, emniyete kavuştuğunda gaflet eder. şunu bil ki nefis şeytanın en yakın arkadaşıdır. Nefis çok yiyen ama uçamayan deve kuşu, birde rengi güzel ama tadı açı olan karpuza benzer."

 

Burada Yüce Allah, Hz. Resulullah'ı (s.a.a) nefsine tâbi olup, ona itaat etmekten sakındırmaktadır. Bilindiği gibi peygamberler masumdurlar, hiçbir zaman günah işlemez ve nefislerinin dediklerini asla yapmazlar. Allah, burada Peygamber'ine hitap ederken aslında insanlara bu emri vermektedir. Peygamberlerin ismeti sürekli onlarla beraberdir, Allah'ın onlara vermiş olduğu ilhamlar, vahiy ve ilâhî bilgi sayesinde masumdurlar, eğer bunlar bahşedilmeseydi kendilerinden bir şeyleri olmazdı. Bu yüzden Allah'ın yukarıda buyurmuş olduğu emir ve yasaklar, gerçekte başkalarının eğitimi içindir, güya Allah bütün asırlardaki insanları muhatap alarak, gelişimleri için gerekli olan bu tavsiyeleri buyurmuştur.

 

Hadisin bu bölümü daha çok nefse itaat etmeme üzerinde durulmaktadır. Bir hadiste Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmaktadır:

 

"Düşmanlarının içerisinde en büyük düşman senin iki tarafının tam ortasında olan nefsindir."[1]

 

Peki, bu nefis nedir? Nefis eşanlamlı bir sözcüktür. Felsefedeki manası her insanda bulunan ruhtur, ahlak ilmindeyse bu anlamda kullanılmamaktadır, çünkü ruh değişik yönelişlerde, akıl ise ulvî yönelişlerdedir. İlâhî fıtrat onun bir parçasıdır, ruhun Allah'a mensup olması [2] hasebiyle ruh çok saygın ve şeriftir. Demek ki, yerilen bu nefis insanda bulunan ruh değildir. Nefis sürekli akılla savaşan onun karşıtıdır.

 

Ahlak kitaplarında nefisle akıl arasında olan savaştan söz edilmektedir, âlimlerin de belirttiği üzere insan bazen aklın bazen de nefsin taraftarı olmaktadır, ikisi de ruhta bulunmaktadır. Ruh hayvanî istek ve maddiyata yöneldi mi buna nefis denilir, ama eğer Allah'a yaklaşıp, yüce değerler peşinde olup, mükemmel bir şekilde insanî özellikleri kendinde toplama yönelişinde olursa buna da akıl denilir. Lakin şunu da unutmayalım ki, bu akıl felsefede kullanılan akıl kavramından farklıdır.

 

Velhâsıl nefisten maksat; insanın Allah'a yaklaşmasına mani olan içsel isteklerdir. Allah insan ruhunu hem en yüksek derecelere ulaşacak ve hem de en alçak seviyelere düşecek şekilde yaratmıştır, nefse uymak ruhu alçaltır, akla uymaksa ruhu yüceltir.

 

Ahlak ve rivayetlerde kullanılan nefis kavramı; insanın değerini düşüren, kötü ve beğenilmeyen sıfatları onda yerleştiren bir etkendir. Nefsin karşısında bulunan ve onun aksine insanı yüceltip, Allah'a yaklaştıran, ruhu melekûta doğru uçuran etkense akıldır. Bu tanım üzere insan nefsine hâkim olup, onu kontrol altına almalı ve sürekli onunla savaşmalıdır.

 

Bütün insanlar yaratılışlarında bulunan fıtratı gereği mükemmel olma peşindedirler, bunu akıl da onaylamaktadır. çyleyse nefisle mücadeleyi ilâhî bir hüküm kabul edip, Allah'a ulaşmaya çalışmalı ve insanı bu hedeften alıkoyan, insanlık makamından düşüren her türlü istekle de savaşmalıdır. Eğer insan nefsanî isteklere izin verirse yani; pahalı elbiseler, lezzetli yemekler, lükse düşkünlük, dünyevî süsler için çabalama vb. istekler peşinde olmak zamanla bu tür istekleri güçlendirecektir. Ne kadar bunlara cevap verirsen gitgide daha da çoğalacaktır, daha da seni kendisine bağlayacaktır. Bunu Ramazan ayında hepimiz tecrübe etmekteyiz, oruç tutan birisi gün geçtikçe yemeğe karşı kendisinde bir isteksizlik duymaktadır, artık yemek onun için çok da önemli değildir, ama Ramazan ayı bittikten sonra yine sürekli yemek yedikçe zamanla yeme ve içmeye olan isteği de çoğalmaktadır.

 

Bu durum nefsanî şehvetler ve cinsel istekler için de aynıdır. Mümin bir genç evlenmeden önce kesin bir karar aldıktan sonra cinsel isteklerinin önünü alabilmektedir ve alışmadığı için bu durum ona kolay gelir, ama evlendikten sonra daha çok günaha düşme ihtimali bulunmaktadır. Bu yüzden yeni evlenenler tamamen bu sorunun üstesinden geldiklerini sanmasınlar, "Biz evlendik, helal yolla bu ihtiyacımızı gideriyoruz" deyip, onlar için bir tehlikenin kalmadığını sanmasınlar ve daha çok dikkatli olmalıdırlar; çünkü helal bir şekilde o zevki tattıklarından, şeytan da sürekli vesveseleriyle bu isteği çoğaltmaktadır. Hepimizin tecrübeyle bildiği gibi nefsin isteklerine müspet cevap vererek her dediğini yapmak insanın ona karşı olan isteğini çoğaltmaktadır.

 

Bu durum manevî istekler içinde aynıdır. İlk başta gece namazına kalkmak insana zor gelir, çalar saat kurmuşsa kapatır yeniden yatar, eğer kalksa bile istemeyerek kılar, lakin bunu düzenli bir şekilde birkaç defa tekrarladıktan sonra, gece namazı kılmak onun için çok kolay olur, öyle ki bir süre sonra tat almaya başlar, hatta eğer bir gece kılamazsa çok üzülür, değerli bir şeyi kaybetmiş gibi olur.

 

Öyleyse iradeyi güçlendirmek ve nefsin doğru olmayan isteklerini yerine getirmemek için uygulanması gerekilen istekleri yapmamaktır. Bu alıştırmalar yavaş yavaş kolaydan başlayarak yapılmalıdır, çünkü eğer ağırdan başlanılırsa bu zor olur ve bir süre sonra insanın bırakmasına neden olacaktır. Eğer ilk başta normal ve sıradan isteklere cevap verilmezse insan zamanla bütün hayvanî isteklerinin karşısında durabilir.

 

Bu yüzden de yüce Allah, Peygamber'ine nefsin bütün isteklerini yerine getirmeme emrini vermektedir. çok lezzetli yemekler yeme, çok yumuşak yatakta uyuma, çok güzel elbiseler giyme; zira bunlara alışmak zamanla insanı harama düşürecektir. Helal nimetlerin fazla peşinde olmak, zamanla insanı mekruha sonra da harama çeker. Şöyle denilmiştir: "Uçurumun kenarında yürüyen birisinin ayağının kayıp düşmesi çok yakındır, öyleyse uzaklaş."[3]

 

Birçok rivayette, müstehapların insanı vaciplere sürüklediği söylenilmiştir, yani eğer vaciplerin terk edilmesini istemiyorsan bazı müstehap amelleri de yapman gerekir. Mekruhlar da öyledir, günaha düşmemek için bazı mekruhların yapılmaması gerekir. Mekruhlar insanla günah arasında bir engeldir, Allah mekruhları koyarak insanın günaha düşmesinin önünü almıştır. Mekruhları yapmayan haramları da yapmaz, müstehapları yapan da vacipleri terk etmez.

 

İnsan Ve Nefsanî İstekler

 

İnsanlar, nefsanî istekler karşısında üç gruba ayrılmaktadırlar:

 

Birinci grup: Bazı insanlar canlarının istediği gibi davranırlar, hiçbir engel ve sınır tanımazlar. Bunlar sürekli maddî lezzetlerin peşinde koşmakta ve dünya yaşamını ahirete tercih etmektedirler. Kuran-ı Kerim bu grup hakkında şöyle buyurmaktadır;

 

"…şiddetli azaptan dolayı kâfirlerin vay haline! Onlar, o kimselerdir ki dünya hayatını ahirete tercih ederler…" [4]

 

İnsanın sürekli canın istediğinin, maddî lezzetlerin peşinde olması ve onlara kopamayacak şekilde bağlanması küfrün sebebidir. Din insana şöyle der: "Bu isteklerinden vazgeç”, insan da vazgeçmek istemediğinden bu sefer dini reddetmekte, her istediğini rahatça yapabilmek için dini inkâr etmektedir. Öyleyse bir grup insan nefsinin esiridir ve onun her istediğini yapmaktadır. Allah Kuran'da şöyle buyuruyor:

 

"Fakat insan gelecek günlerinde de sürekli günah işleyerek nefsinin isteklerini yapmak ister." [5]

 

İkinci grup: Nefsanî istekleri için bir sınır koymuş olan kimselerdir, bunlar canlarının istediği haram işlerden uzak durmaya çalışmakta, ama mekruhlar, şüpheli şeyler ve helâlardan uzak durmamaktadırlar. Bu kesim de kendi arasında birkaç gruba ayrılmaktadır, bazıları büyük günahları yapmazlar fakat küçük günahlardan da çekinmezler, bazılarıysa büyük günahları da işlerler. Bunlardan bazıları günah işledi mi hemen pişman olup tövbe eder, bazılarıysa tövbe etmez ve yine o günahı işlemeye devam eder. Ama hepsinin ortak özelliği nefislerinin dediğini yapmamaya çalışmaları ve kendilerini günahtan sakındırmak için çabalamalarıdır.

 

Üçüncü grup: Bazıları büyük bir kararlılıkla nefsin her ne türlü isteği olursa olsun yapmamaya çalışırlar. Sadece Allah'ın rızası eğer nefsin isteğiyle uyuşursa o zaman yaparlar, yaptıklarında da nefis istedi diye değil, sırf Allah'ın rızası onda olduğu için. Bu insanların yaşamlarındaki en büyük amaç; canlarının her istediğini yapmamak ve Allah'ın istediği her şeyi yapmaktır. Elbette bunlar da kendi aralarında değişik derecelerdedirler, hatta aralarındaki farklılıkların sonsuz derecede olduğunu söyleye biliriz.

 

Peygamberlerin ilk amaçları insanları birinci grupta olmaktan kurtarmaktır. Eğer insan nefsinin esiri olmaktan kurtulamazsa hiçbir şekilde peygamberlerin ilâhî öğretilerini de kabul etmeyecektir. Öyleyse insan genel olarak kendisi için bir sınır koyması gerektiğini kabul etmeli ve isteklerini kontrol etmesini bilmelidir. Tabii ki bu aşamayla, her şeyi sadece Allah'ın rızası ve onun izniyle yapma aşaması arasında çok fark bulunmaktadır.

 

Müminler imanlarının derecesine göre bu iki aşama arasında hareket etmektedirler ve bu aradaki aşamalarda sayılamayacak kadar çoktur. Hatta peygamberler bile farklı derecelerdedirler, hepsinin içinde en üstün olanı peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammet Mustafa (s.a.a) ve Hz. Fatıma Zehra (s.a) ile on iki imam (a.s) gelmektedirler. Diğer peygamberlerde bunlardan sonra gelmektedirler. On dört masum hepsi tek bir nurdur, yaratılmışların içerisinde en üstün olanlar ve bütün insanî kemalleri kendisinde toplayanlardır.

 

Müminler kendilerini aşağı derecelerden, yukarı derecelere ulaştırmaya çalışmalıdırlar, bu da insanın gayretine ve ilâhî tevfike bağlıdır. Kimin sonunun ne olacağı belli değildir, kimse de başkasının akıbetini bilemez; bazıları sıfırdan başlayarak en üstün mertebelere ulaşmakta, bazıları ise en üstün mertebelerden düşerek aşağılık bir insan olmaktadır. Elbette en üst derecedekinin düşmesiyle aşağı derecedekinin düşmesi aynı değildir, üst derecelerdekiler için bir yanlışlık anında yok eder, ama aşağı derecedeki düştü mü ufak bir kırık ve çıkıkla atlatır.

 

İnsan iki şey arasında seçim yapmak zorundadır, ya Allah'a itaat etmesi gerekir ya da nefsinin isteklerine. Bu ikisi hiçbir şekilde birlikte olmaz. Masumların buyurmuş olduğu ahlaki nasihatler insanı ne kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu göstermek içindir. Bu büyük tehlike de insanın nefsanî isteklerine uyması ve dolayısıyla da Allah'tan uzaklaşmasıdır. İnsan ne kadar canının istediği gibi davranırsa o kadar Allah'tan uzaklaşacak, ne kadar da nefsinin dediğine uymazsa o kadar Allah'a yaklaşacaktır.

 

Bazıları nefsanî isteklere uymuyor, fakat bunların uymamasının nedeni başka bir nefsanî istektir. Örneğin kendilerini dünyaya düşkün olmayan birisiymiş gibi gösterirler; az yer, az içer, değersiz elbiseler giyer, hakir bir evde yaşar, dünyanın makam ve mevkilerini kabul etmez. Her nefsin istediği bu gibi şeylerden kendilerini uzak tutar. Fakat bunlar Allah'a yaklaşmak için değil, kendilerini toplumda zahit göstermek için böyle yaparlar. Belki de nefislerinin onlara nasıl bir tuzak kurduklarından bile habersizdirler ve kendilerinin iyi, imanlı, mümin bir insan olduklarını zannederler. Kendilerince ibadet ehli, takvalı, sürekli zikir edenlerdir ve hep ileri derecelere ulaştıklarını düşünürler. İşte bu düşünce onların helâk olmalarının nedenidir; gurur, kendini beğenmişlik ve insanın kendisini başkalarından üstün görmesi insanı helâk olmaya sürükler. Bunlar herkesten daha çok zarar görenlerdir, çünkü diğerleri nefislerinin isteklerine uysalar bile hiç olmazsa dünyada birkaç gün dünya lezzetlerini tatmışlardır, oysa bunlar hem dünya ve hem de ahiret lezzetlerini kaybedenlerdir. Kuran-ı Kerim bu hususta şöyle buyuruyor:

 

"De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? Onlar fani dünyada ömürlerini boşa harcayan ve kendileri de iyi iş yaptıklarını sanan kimseleri?" [6]

 

İnsanın nefsine kanmasından Allah'a sığınırız, eğer kendisinin iyi birisi olduğu fikrine kapılmaya başlarsa şeytanın tuzağına düşecek ve işte o onda onun sözünü dinleme başlayacaktır. Bu yüzden kim salih bir kulsa, kendisini daha değersiz görür. Masum İmam (a.s) "Allah'ım benden daha kötü kim var?"[7] diye buyuruyorsa, peki diğer insanlar ne demelidir? Eğer bu mekteple tanışıp, masumların yolunu izleyecek olursak öylesine durumumuz değişecektir ki, bizler de onlar gibi bu sözleri söyleye bileceğiz.

 

Lakin Ehli Beyt öğretilerinden uzak olanlar gibi, bazen insan o kadar kendisini üstün görmektedir ki; bir türlü kendisinin değersiz bir varlık ve başkalarından daha aşağı olduğuna inanmamaktadır. Kendi kendisine; "Ben ki kötü hiçbir iş yapmıyorum, adam öldürmedim, hırsızlık yapmadım, zina etmedim… Ben iyi birisiyim" der. Oysa bu insan, herkesten daha kötüdür; çünkü kibirlidir ve bu kibir onun herkesten daha aşağı yapar. Böyle insanlar genelde toplumdaki ayrılıkların, ihtilâfların ve gruplaşmaların nedenidirler, zira kendilerini iyi insan olarak gördükleri için başkalarını da etraflarına toplarlar, oysa asıl amaçları bir makama ulaşıp meşhur olmaktır. Bunlar için bir makama ulaşmak diğer günahlardan daha önemlidir.

 

Nefsin hilekârlığı normal insanlara göre âlim ve bilgili kimselerde daha çoktur. Normal insanlar nefislerinin hilesi zayıf olduğu için hemen anlarlar ve çabucak pişman olup kendilerini nefsin elinden kurtara bilirler. Ama âlimin nefsi öyle değil, bir musallat oldu mu ondan kurtulmak çok zordur, bilgili insan çok daha fazla dikkatli olmalıdır. Hiç şüphesiz bu sözler, ilim öğrenmememiz anlamında değildir, bu da şeytanın hilelerinden biridir, o sürekli insanı kemalden alı koyma peşindedir, bunun için de ilim peşinde koşmalıyız, âlim olmaya çalışmalıyız, fakat tüm bu çabamızla birlikte Allah'tan da yardım dilemeliyiz. Allah kendisine doğru gelenlere başkalarından daha çok yardım etmektedir. Kutsi bir hadiste şöyle nakledilmiştir:

 

"Bana bir adım yaklaşana ben on adım yaklaşırım."[8]

 

Allah insana yardım etti mi, nefisle mücadele edip ona karşı gelmek ilk başlarda zor olsa bile sonrasında bütün zorluklarıyla birlikte kolay olacaktır. Kim nefsiyle mücadeleden bıkmaz ve Allah'tan da yardım isterse yavaş yavaş nefisle mücadele kolaylaşır öyle ki; eğer bir ibadeti veya hayırlı bir işi yapmayacak olursa sanki bir şeyini kaybetmiş gibi huzursuz olacaktır.

 

Velhâsıl nefsin ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu anlatmaya çalıştık; ama bütün bunlar, nefsin yenilmez olduğu anlamına gelmez. Güçlü olsa bile sonuçta bizim irademize bağlı olan içimizdeki duygulardır, kontrol edebiliriz.

 

"Allah'ın sevdiği şeyleri yapmanda sürekli sana karşı gelir ve Allah'ın sevmediği işleri yapmak istediğindeyse hemen sana itaat eder."

 

Eğer Allah'ın yasakladığı ve sevmediği bir işi yapmak istersen nefis hemen bütün gücüyle sana yardım etmeye çalışır. Ama bir de namaz kılmak istedin mi nefis bir türlü seni bırakmaz, kıldığın zaman da bin bir hayal ve düşünceyle seni tamamen Allah'tan koparmaya çalışır, ne kadar kafanı toparlamaya çalışsan bile o direnerek, sana sürekli başka şeyleri düşündürmeye çalışır.

 

"Doyduğun da tuğyan eder, aç olduğunda sızlanmaya başlar."

 

Nefsin özelliklerinden biri de aç olduğunda sürekli sızlanıp, inlemek, doyduğunda da tuğyan etmektir. Eğer canının her istediğine ve nefsinin arzularına uydunsa bil ki nefis yabanî bir at gibi seni peşinden sürükleyecektir ve hiçbir şekilde onu kontrol edemez olursun. Ehil etmek için biraz aç bırakman gerekir, dediğini yapmadın mı o zamanla sana itaat etmeye başlar, bu şekilde kontrolü ele geçirir ve onu gerekli olan yereler de kullana bilirsin, nefsin denetimini eline aldığın da ibadet, Allah'a itaat, münacat için istediğin şekilde kullana bilirsin ve böylelikle nefis aklının esiri olacaktır.

 

"Yoksulluk anında öfkeli, zengin olduğun zamanda pek gururludur."

 

Paralar kazanıp, zengin olduğunda kendisini herkesten üstün görüp, böbürlenmeye başlar. Birden iflas edip, her şeyini kaybetti mi de herkes hakkında kötü düşünür; devlete, arkadaşa, komşuya velhâsıl herkese karşı asabi ve sinirli olur. Artık onun yaşamında sabır ve tahammül gibi bir kavram bulunmaz, bütün âlem onun için çekilmez olur.

 

"Büyüdüğünde unutur, emniyete kavuştuğunda gaflet eder."

 

Nefis korku ve endişeye kapıldığında kendisini o kötü durumdan kurtarma peşindedir; ama rahatlığa, emniyete ve huzura kavuştuğunda ise gafil olur. Belalar geldiğinde, sürekli savaş uçakları başında uçtuğunda, şehri füzelerle bombaladığında nefis kendisini toparlar, tövbe edip, Allah'la münacat etmeye başlar. Her gün tevessül duası, aşura ziyareti okur. Ancak savaş bittikten ve o sıkıntılar geride kaldıktan sonra ne tövbe eder ve ne de Allah'ın dergâhına kapanarak dua eder. Tevessül duası ve aşura ziyareti de eski özelliğini, içtenliğini kaybeder. Evet, bu nefsin en belirgin özelliklerinden biridir; huzura kavuştu mu Allah'ı unutur, sanki Allah, azap, kıyamet ve mahşer yokmuş gibi davranır.

 

"Nefis şeytanın en yakın arkadaşıdır."

 

Bu nefis bütün insanları yoldan çıkarıp, bedbaht etmek isteyen şeytanın en yakın dostudur;

 

"İblis: Senin mutlak kudretine andolsun ki, onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların hariç dedi." [9]

 

Şeytan nefis yoluyla insanı kandırıp, cehenneme doğru çekmektedir ve şeytana yol açan, insanın onun peşinden gitmesine sebep olan bu nefistir. Öyleyse çok dikkat etmeli, böyle bir nefsin dediklerine mi bakmamalı ve sürekli ona karşı gelinmelidir.

 

"Nefis çok yiyen ama uçamayan deve kuşuna benzer."

 

Nefse; ders oku, ibadet et, tam bir yönelişle namazını kıl dendiğinde o da şöyle der: "Canımın sıkılıyor, rahatsızım, sinirlerim bozuk, kafam karışık, bir türlü kendimi toparlayamıyorum." Ama birden televizyonda bir film başladı mı hemen kendisini toparlar, pür dikkat, hiçbir sahneyi kaçırmadan sonuna kadar izler. Namaza gelince de tembel olur, "Dikkatimi toparlayamıyorum" der.

 

"Rengi güzel ama tadı açı olan karpuza benzer."

 

Nefsin işlerine dıştan bakınca güzel gözükür, hemen insanın hoşuna gider ve kandırır, ama aslında içerisi zehir doludur. Görünürde takva, ilim ve züht elbisesi giymiştir, ama Allah bilir kafasında nasıl bin bir şeytanî fikirler taşımaktadır. Konuşmaya başladı mı konuşması insanı cezp eder, hep dinlemek istersin, lakin insanı hak/doğru yoldan uzaklaştıracak şeyler söyler. Böyle insanların toplantılarına katılanların sonu ne olur kimse bilemez.

 

İlk başta ibadetten, Allah'a itaatten ve irfandan konuşur, lâkin bir süre sonra, namaza karşı ilgisiz olur, ibadetin onun için hiçbir önemi kalmaz, eğer namazı kazaya bile kalsa hiç üzülmez. Her şeyi önemsiz ve her bilgiyi de göreceli kabul ettiklerinden inançları zayıftır, doğal olarak böyle insanlar namaza, maneviyata ve Allah'a yönelişe karşıda duyarsız olurlar.

 

 


1- Bihar'ül Envar, c:70,s:64.

2- "… ona ruhumdan üflediğim zaman.." Hicr, 29.

3- Bihar'ül Envar, c:73,s:29.

4- İbrahim,2- 3.

5- Kıyamet,5.

6- Kehf,103-104.

7- İmam Seccad'ın (a.s) seher duası, Bihar'ül Envar, c:98,s:89.

8- Bihar'ül Envar, c:87,s:19.

9- Sad,82- 83.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler